Aile dramı

Geciken Bahar

8 dakikalık okuma · 1348 kelime

Her sabah, o tek bir anın soğuk yankısıyla uyanıyordu Elif. On yıl önce, Şeker Bayramı’nın coşkun kalabalığında, Mısır Çarşısı’nın baharat kokulu koridorlarında, elinden kayıp giden o minik elin anısıyla… Can’ı, beş yaşındaki tek evladı, bir anda buhar olup uçmuştu. O günden sonra dünya Elif için yedi kat karardı. Güneş, yalnızca onu unutturmamak için doğuyor, her gece, Can’sız geçen bir gün daha bitiyordu.

Duvarındaki çerçevelenmiş fotoğraflar, Can’ın o muzip gülüşünü, gözlerindeki ışıltıyı dondurmuştu. Ama artık dokunamıyor, öpemiyordu. Kocası Cem, bu tarifsiz acıya dayanamamış, ilk yılın sonunda sessizce çekip gitmişti. “Senin Can’ın var, benim neyim kaldı ki?” demişti giderken, sanki Elif’in acısı onunkinden daha azdı. Oysa Elif, hem oğlunu hem de kocasını kaybetmişti. Geriye kalan tek şey, çaresiz bir umut ve İstanbul’un her köşesinde onu arayan yorgun bir ruhtu. Küçük, kuytu bir mahallede, daracık bir sokakta açtığı el yapımı sabun dükkanı, onun dünyaya açılan penceresiydi. Kokulu sabunlar, lavantalar, yaseminler… Belki bir gün Can’ın kokusunu da yeniden bulabilirdi.

O yaz günü, her zamankinden farksız başladı. Elif, dükkanının önünü süpürürken, ileriden gelen tanıdık bir melodi duydu. Genç bir ses, hafifçe mırıldanarak geçiyordu. Gencecik bir delikanlıydı, on beş, on altı yaşlarında gösteriyordu. Elinde bir kova, karşıdaki manava sebze taşıyordu. Omuzunda yırtık bir tişört vardı ve sol kolunun iç kısmında, dirseğinin hemen altında, minicik, kahverengi bir doğum lekesi seçiliyordu. Elif’in elindeki süpürge yere düştü. Kalbi göğsünü delip geçecek gibi çarptı. O leke… Can’ın sol kolunda da vardı. Minik bir kahve damlası gibi. Düştüğü yerden süpürgeyi almak için eğildiğinde, genç adam da onunla aynı anda eğildi. Göz göze geldiler. Gencin gözlerinde tanıdık bir ifade, sanki bir anlığına Elif’in Can’ına aitmiş gibi bir bakış… Sonra genç adam hızla doğruldu, utangaç bir tebessümle “Yardım edebilir miyim?” diye sordu. Elif başını iki yana salladı, kekeledi: “Yok, yok, sağ ol… Sadece… Sadece dalmışım.” Genç adam tebessümünü yineledi ve yoluna devam etti. Elif arkasından donakalmış bir şekilde bakarken, kalbi hala deli gibi atıyordu. “Bu olamaz,” diye fısıldadı kendi kendine. “Sadece bir benzerlik… Bir yanılsama…” Ama o kahve damlası gibi doğum lekesi… O kadar belirgindi ki.

Elif, günlerce dükkanından çıkmak istemedi. Her gün aynı saatte, aynı genç, aynı melodiyle manava sebze taşıyordu. Elif penceresinden onu gizlice izliyordu. Gencin yürüyüşü, saçlarını geriye atışı, hatta bazen kaşlarını çatışı bile Can’ın eski hallerine benziyordu. Can’ın ne kadar büyüdüğünü hiç görememişti. Gözlerinin önünde büyüyen bu genç, Can olsaydı nasıl olurdu? Adı neydi? Kimdi? Elif’in içine bir kurt düşmüştü. Bu kurt, yıllardır kalbinin en kuytu köşesinde uyuyan umut kırıntısını yemeye başlamıştı.

Bir öğleden sonra, genç adam manavda işlerini bitirmiş, köşedeki parka doğru yöneliyordu. Elif, daha fazla dayanamadı. Dükkanın kapısını kilitleyip peşine düştü. Genç parktaki banka oturdu, elindeki sandviçi yemeye başladı. Elif, birkaç bank ötesine oturdu, nefes nefese. Yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Bir yanlışlık ihtimali, onu paramparça edebilirdi. Genci incelerken, onun cebinden eski, yıpranmış bir oyuncak çıkardığını fark etti. Küçük, ahşap bir kuş… Elif’in kalbi tekledi. O kuş… Can’a beşinci yaş gününde kendi elleriyle oyduğu ahşap kuş… Kanatları hafifçe kırık, gagası zamanla aşınmış, ama kesinlikle oydu. Dünyası başına yıkıldı. Bu artık bir tesadüf olamazdı.

Elif, ertesi gün manava gitti. Genç adama yardım eden manav çırağının adını sordu. “Emre,” dedi manav. “İyi çocuktur, yetimhaneden alındı. Ayşe Teyze ile Ahmet Amca büyüttü.” Yetimhane… Bu, Can’ın kayboluşuyla nasıl bağdaşırdı? Elif’in kafası karmakarışıktı. Emre’nin evini sordu, adresi aldı. Akşamüstü elinde bir kutu sabunla, Ayşe Teyze’nin kapısını çaldı.

Kapıyı yaşlı, kırışık yüzlü, şefkatli bakışlı bir kadın açtı. “Buyurun hanım kızım,” dedi gülümseyerek. Elif, Ayşe Teyze olduğunu anlayınca, boğazı düğümlendi. “Komşu dükkan sahibiyim, hoş geldiniz faslında… sabun hediye etmek istedim.” Ayşe Teyze, Elif’i içeri buyur etti. Ev sade ama sıcaktı. Duvarlarda eski püskü çerçevelerde aile fotoğrafları. Ve fotoğraflardan birinde, Can… Yani Emre… Çekingen bir şekilde gülümsüyordu. Küçük bir çocukluk fotoğrafı. Elif, bakışlarını o fotoğrafa kenetledi. Ayşe Teyze’nin sesi uzaktan geliyordu: “Ahmet Amca içeride uyuyor, rahatsız etmeyelim.”

Elif, kalbindeki fırtınayla oturduğu yerde terlemeye başladı. Çayı uzatırken Ayşe Teyze, “Emre bugün biraz yorgun, erkenden uzandı. Bazen böyle suskun olur,” dedi. Elif, cesaretini toplayıp sordu: “Çok güzel bir genç. Torununuz mu?” Ayşe Teyze’nin yüzündeki gülümseme soldu. Gözleri hafifçe daldı. “Kader diyelim kızım. Onu bize Allah bağışladı.”

Elif, soluksuz bekledi. Ayşe Teyze iç çekti: “On yıl önceydi… Bir akşamüstü, Eminönü’nden dönüyorduk, çarşıda bir panik olmuş, bir kargaşa… Herkes koşuşturuyordu. Bir köşede, küçücük bir çocuk, tir tir titriyordu. Annesini kaybetmiş, kimsesiz kalmış… Sorduk soruşturduk, kimse bulamadık. Polise verdik, gazeteye ilan verdik… Ama kimse çıkmadı. Bizim de çocuğumuz olmadı hiç… Öyle sevdik, öyle bağlandık ki. Beş yaşlarındaydı. Gözleri yaşlı, bir ahşap kuş tutuyordu elinde. ‘Annem yaptı,’ dedi. O kuşu hiç yanından ayırmadı. Adının Can olduğunu söylemişti, ama yeni bir hayat, yeni bir başlangıç olsun istedik… Emre koyduk adını.”

Elif, Ayşe Teyze’nin sözlerini beyninde tartarken, gözünden yaşlar akmaya başlamıştı. Her kelime, kalbine bir bıçak gibi saplanıyordu. Bu oydu. Can’ıydı. Buradaydı. Ayşe Teyze’nin endişeli bakışları Elif’in üzerindeydi. “Ne oldu hanım kızım? Ağlıyor musun?”

Elif başını kaldırdı, gözyaşları içindeki yüzüyle Ayşe Teyze’ye baktı. Sesi titriyordu: “Ayşe Teyze… Ben… Ben o çocuğun annesiyim. Ben Elif’im. Can’ımın annesiyim.”

Odanın havası bir anda buz kesti. Ayşe Teyze’nin yüzü bembeyaz oldu, elindeki çay bardağı tabağa çarptı. “Ne… Ne diyorsunuz? Saçmalamayın! O bizim Emre’miz!”

“Kolundaki doğum lekesi… O ahşap kuş… Can’a ben yapmıştım. Mısır Çarşısı’nda kayboldu. O panik anında… On yıldır onu arıyorum, her yerde. O benim Can’ım!” Elif, yerinden fırlayıp Ayşe Teyze’nin elini tuttu. “Lütfen… Lütfen inan bana.”

Ayşe Teyze donakalmıştı. O an, odadan boğuk bir ses geldi. “Ne oluyor burada?” Emre, uykulu gözlerle odanın kapısındaydı. Yüzünde şaşkın bir ifade vardı. Elif, oğluna baktı. Gözyaşları yanaklarından sel olup akıyordu. “Can’ım… Benim oğlum…”

Emre, annesinin yabancı bir kadının ağzından dökülen kelimeleriyle şaşkınlıkla Ayşe Teyze’ye baktı. Ayşe Teyze, titreyen sesiyle “Evladım… Yok bir şey… Misafir geldi,” demeye çalışsa da sesi çaresizdi. Elif, oğluna doğru yürüdü. “Can’ım… Beni hatırlıyor musun? Annendim ben senin. Benim Elif’in.” Emre bir adım geri attı, kafası karışmıştı. “Siz kimsiniz?”

Elif cebinden eski, yıpranmış bir fotoğraf çıkardı. Beş yaşındaki Can, elinde o ahşap kuşla gülümsüyordu. “Bu sensin oğlum. Bu kuş… Ben sana yapmıştım. Sağ kolunda küçük bir çizik izi vardır. Bisikletten düştüğünde olmuştu. Hatırlıyor musun? Ve sol kolunda o kahve lekesi…”

Emre, fotoğrafı alıp baktı. Yüzündeki ifade yavaşça değişti. Bir anlığına gözleri daldı, sanki çok uzaktan, sisler içinden bir şeyler hatırlamaya çalışıyor gibiydi. Kolunu sıyırdı, bahsettiği leke oradaydı. Ahşap kuşu cebinden çıkardı. İkisini de elinde tuttu. “Ben… Ben bunu hiç atmadım. Hep yanımda taşıdım.” Sonra yavaşça, “Annem… Annem bana bir şarkı söylerdi. Yağmur yağdığında… Bir ninni…”

Elif’in nefesi kesildi. O şarkı… Onu yalnızca Can’a söylerdi. İçten gelen bir melodiydi, sözleri anlamsız ama melodisi huzur vericiydi. Elif, titrek bir sesle mırıldanmaya başladı: “Uyur musun, gözlerinde bahar… Rüyalarında kelebekler uçar…”

Emre’nin gözleri doldu. Gözünden bir damla yaş süzüldü. Yüzünde acı ve tanıma karışımı bir ifade vardı. Ayşe Teyze, sessizce duvarın kenarına çökmüş, dizlerini dövüyordu. Ahmet Amca, sese uyanmış, kapıda dikiliyordu, olana bitene anlam vermeye çalışarak.

Dakikalar süren o korkunç sessizlik, nihayet Emre’nin hıçkırıklarıyla bozuldu. Annesini tanıyan, ama on yıldır annesi bildiği insanlara da haksızlık edemeyen bir çocuğun hıçkırıkları… “Ben… Ben ne yapacağım?” diye sordu Elif’e bakarak. “Siz benim annem misiniz? Peki Ayşe Teyze… Onlar beni büyüttüler…”

Elif, oğlunun çaresizliğine dayanamadı. Gidip Ayşe Teyze’nin yanına diz çöktü. Yaşlı kadının elini tuttu. “Ayşe Teyze… Ahmet Amca… Ben size minnettarım. Siz benim oğluma hayat verdiniz, onu büyüttünüz. Ona anne babalık yaptınız. Ben size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Ama o benim evladım. Benim Can’ım.”

Ahmet Amca, gözleri dolu dolu, Ayşe Teyze’nin yanına geldi. Yavaşça Ayşe Teyze’nin omzunu okşadı. “Ayşe… Kader bu. Ne desek boş. Oğlanın asıl annesi gelmiş.” Ayşe Teyze hıçkırarak Elif’in elini sıkıca tuttu. “Biz onu canımızdan çok sevdik. Nasıl bırakırız ki şimdi?”

Elif, kalkıp Emre’ye sarıldı. Yılların hasreti, yılların acısı, gözyaşlarına karıştı. Oğlunun kokusunu yeniden içine çekti. Büyümüştü, kocaman bir delikanlı olmuştu. Ama hala onun Can’ıydı. “Bırakmayacağız canım. Hiçbirimiz birbirimizi bırakmayacağız. Biz şimdi kocaman bir aile olacağız. Senin iki annen, iki baban olacak.”

Geciken bahar, nihayet Elif’in yüreğinde açmıştı. Ancak bu bahar, sadece sevinç değil, aynı zamanda yılların getirdiği karmaşık duyguları, paylaşılan acıları ve yeni bir başlangıcın belirsizliğini de taşıyordu. Can, artık Emre, iki dünyanın arasında köprü olacaktı. Ve Elif biliyordu ki, yeniden kavuşmak, sadece bir son değil, çok daha büyük, çok daha zorlu, ama umut dolu bir başlangıçtı. Önlerinde uzun bir yol, birlikte örmeleri gereken yeni bir hayat vardı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top