aile draması

Geciken Bahar

9 dakikalık okuma · 1638 kelime

Ayşe, mutfak masasına düşen ay ışığının gölgelerle dansını izlerken, kocasının günden güne daha da uzayan gölgesinin tüm hayatlarını kapladığını hissetti. Can, son aylarda eve hep geç geliyor, telefonuna her zamankinden daha sık bakıyor, gözleri eskisi gibi parlamıyordu. Yılların verdiği alışkanlıkla her sabah kahvaltısını hazırlıyor, akşam yemeği için kapıyı açıyor, ama aralarındaki görünmez duvarın her geçen gün biraz daha yükseldiğini hissediyordu. Bir zamanlar kahkahalarla çınlayan evleri, şimdi fısıltılarla dolu, tedirgin bir sessizliğe bürünmüştü.

“Yine mi geç kalacaksın, Can?” diye sordu bir akşam, sesi kendi kulağına bile fazlaca kırılgan gelmişti. Deniz, on iki yaşındaki kızları, odasından gelen çizgi film sesleriyle kendi dünyasındaydı.

Can, ceketini askıya asarken başını çevirdi. Yorgun mu, yoksa bıkkın mı olduğunu çözemediği bir ifade vardı yüzünde. “Yoğunluk Ayşe. Projeler üst üste geldi. Ne yapayım, ekmek parası.”

Ekmek parası… Bu sözcük, son zamanlarda aralarındaki her açıklamanın bahanesi olmuştu. Ayşe, ortaokul öğretmeniydi. Sabah erkenden kalkar, Deniz’i hazırlar, okula gider, döner dönmez de evin işleriyle ilgilenirdi. Can’ın “ekmek parası” getirmesi, onun bütün bu düzenin tek mimarı olduğu anlamına mı geliyordu? Ayşe, eskiden severek yaptığı yemeğin tadına bakmak için tencerenin kapağını kaldırdığında, yorgun bir iç çekti. Taze fasulye kokusu mutfağı sararken, içi bomboştu.

Günler, haftaları kovalarken, Ayşe’nin içine düşen şüphe tohumu büyümeye başladı. Can’ın gömleğinde hissettiği yabancı bir parfüm kokusu, arabada bulduğu ama kendisine ait olmayan bir saç tokası, cebinden düşen, tanımadığı bir kafenin fişi… Küçük detaylar, bir yapbozun parçaları gibi zihnine üşüşüyor, ama o, bu resmi bir araya getirmekten korkuyordu. Evlilikleri on beş yıldır devam ediyordu. On beş yıl, bir ömrün üçte biri demekti. Nasıl olurdu da her şey bir anda bu kadar değişirdi?

En yakın arkadaşı Zeynep’le içtiği kahvede, Zeynep’in meraklı bakışlarını hissetti. “Ayşe, iyi misin sen? Yüzün solmuş. Can’la bir sorun mu var?”

Ayşe, kupasını sıkıca tuttu. “Yok canım, ne olsun? Yoğunluk işte. Can da çok yorgun oluyor, ben de…”

Zeynep, sıcak bir gülümsemeyle elini Ayşe’nin elinin üzerine koydu. “Ayşe’ciğim, beni tanırsın. Yalan söyleme bana. Gözlerinin içi gülmüyor. Sanki bir şeylerden kaçıyorsun.”

Ayşe’nin gözleri doldu. Bir süredir içinde biriken ne varsa, bir sel gibi akmak için can atıyordu. “Bilmiyorum, Zeynep. Can… Değişti sanki. Artık eskisi gibi değiliz. Sanki aramızda buzdan bir duvar var. Onu tanımıyorum artık. Ya da o beni tanımıyor.”

“Başka biri mi var diye düşünüyorsun?” Zeynep’in sorusu buz gibi bir hava estirdi aralarında. Ayşe, başını iki yana salladı, ama bu hareket kendini ikna etmek içindi, Zeynep’i değil.

“Hayır, hayır! Can yapmaz öyle bir şey. Bizim evliliğimiz, Deniz… Olmaz öyle şey.”

Zeynep sessizce Ayşe’ye baktı. Yılların dostuydu, Ayşe’yi ezbere bilirdi. “Ayşe’ciğim, bazen inanmak istediğimizle gerçek çok farklı olur. Gözlerini aç, etrafına bak. Detaylara dikkat et.”

Zeynep’in sözleri, Ayşe’nin zihninde yankılandı. Detaylar… Evet, detaylar. Can’ın telefonunu hep eliyle kapatması, mesai sonrası ofiste kalma bahaneleri, anlamsız iş gezileri… Kalbi hızla çarpmaya başladı. Ya Zeynep haklıysa?

İçindeki kurda dur diyemedi. Bir sonraki akşam Can duş alırken, onun telefonunu sessizce aldı. Eli titriyordu. Parmağını ekranda gezdirdi. Mesajlar… Whatsapp… Rehber… Gözleri bir isme takıldı: “Selin.” Daha önce hiç duymadığı bir isim. Mesajlaşmaları okumaya başladı. İlk başta iş içerikli gibi görünen cümleler, sonra incelikli iltifatlara dönüştü, gecenin geç saatlerinde atılmış mesajlar, “Seni özledim,” “Bu gece rüyamda seni gördüm” gibi ifadeler… Ayşe’nin midesi kasıldı. Her bir kelime, kalbine saplanan bir hançer gibiydi. Boğazı düğümlendi, gözlerinden yaşlar sicim gibi akmaya başladı. Nefes alamıyordu. On beş yıllık evliliği, bir anda bir kağıt parçası gibi buruşup çöpe atılmıştı. Dünya başına yıkılıyordu.

Can banyodan çıktığında Ayşe’nin sesini duydu. “Ne yapıyorsun?” Ayşe, telefon elinde, gözleri kıpkırmızı, donmuş bir şekilde duruyordu. Can’ın yüzündeki kan çekildi. “Ayşe, bu… bu benim işimle ilgili.”

“İş mi?” diye bağırdı Ayşe, sesi yırtıcı bir çığlığa dönüştü. “İş mi bu, Can? ‘Seni özledim’ mi yazıyor iş mesajlarında? Rüyamda seni gördüm mü yazıyor?” Telefonu ona doğru fırlattı. Telefon duvara çarpmadan yere düştü, ekranı paramparça oldu. Can bir an duraksadı, sonra Ayşe’ye yaklaştı.

“Ayşe, lütfen dinle beni. Bu sandığın gibi değil. Yanlış anlıyorsun.”

“Yanlış mı anlıyorum?” Ayşe, hıçkırıklarla boğuşuyordu. “Peki ne anlıyorum, Can? Bana açıkla o zaman! Kocamın başka bir kadınla aşk mesajlaşmalarını ne diye anlayayım ben?”

Can’ın yüzündeki inkâr ifadesi yavaşça dağıldı. Yere baktı, omuzları çöktü. “Evet, Selin… O benim yeni proje koordinatörüm. Yakınlaştık, evet. Ama…”

“Ama ne, Can? Ama evli bir adam olduğunu unuttun mu? Ama bir kızımız olduğunu unuttun mu? Ama bana verdiğin sözleri unuttun mu?” Ayşe, her kelimede biraz daha güçleniyordu, öfkesi acısının önüne geçiyordu. “Bana nasıl yaparsın bunu? Nasıl? On beş yıl… Bizim bir hayatımız vardı, Can! Bir ailemiz vardı! Her şey yalan mıydı?”

Can başını kaldırdı, gözleri kızarmıştı. “Ayşe, ben… Ben çok sıkıştım. İşler çok zordu. Selin… O bana çok iyi geldi. Bana inandırdı, yanımda oldu. Anlayışlıydı.”

“Ben mi anlayışlı değildim?” Ayşe’nin sesi ince bir çığlığa dönüştü. “Ben mi yanında değildim? Gecenin kaçında gelirse gel beklemedim mi? Her sabah sıcacık kahvaltını hazırlamadım mı? Senin yorgunluğunu, stresini paylaşmadım mı? Nankörsün sen, Can! Nankörün tekisin!”

Deniz, odasından sesleri duyup kapının eşiğine gelmişti. Minik yüzü uykulu, gözleri şaşkınlıkla açılmıştı. “Anne, baba… Ne oluyor?”

Deniz’in sesi, sanki odanın ortasına atılan bir bomba gibi patladı. Ayşe ve Can bir anda donakaldılar. İkisi de kızlarına baktı. Ayşe’nin kalbi paramparça oldu. Bu yıkımın içinde en çok Deniz’in etkilenmesinden korkuyordu.

“Bir şey yok kızım,” dedi Can, sesi titriyordu. “Biz… Biz sadece biraz tartışıyoruz.”

Ayşe, Can’a öyle bir baktı ki, o bakışta tüm öfkesi, tüm hayal kırıklığı ve sonsuz bir acı vardı. “Evet Deniz,” dedi, sesi Can’a göre daha sakin ama bıçak gibi keskin. “Annenle baban biraz tartışıyor. Şimdi sen odana git, uyumaya çalış güzelim.”

Deniz, annesinin yüzündeki ifadeyi anlamasa da, odadaki gerilimi sezmiş gibi geri döndü odasına. Kapı kapandığında, Ayşe dizlerinin üzerine çöktü. Hıçkırıkları tüm evi doldurdu. Can yanına çömeldi, ona dokunmak istedi, ama Ayşe’nin gözleri onu itti.

“Dokunma bana!” diye inledi. “Dokunma bana bir daha!”

Can, ellerini havaya kaldırdı. Çaresiz, pişman ve utanç dolu bir ifade vardı yüzünde. “Ayşe, ne olur… Ne olur affet beni. Ben aptallık ettim. Ben çok pişmanım. Yemin ederim bitireceğim. Onu bir daha görmeyeceğim. Bizim evliliğimiz, Deniz, her şeyimiz…”

Ayşe, başını kaldırdı. Gözleri yaşlarla ıslak, ama artık ağlamıyordu. Bakışları Can’ın ruhunu deliyordu. “Bizim evliliğimiz mi, Can? Sen mi? Biz mi? Sen, benim yüzüme bakıp aylarca yalan söyledin. Başka bir kadınla hayat kurarken, ben burada senin için, Deniz için bir yuva kurmaya çalıştım. Sen benim hayatıma ihanet ettin. Bana değil, bize ihanet ettin.”

O gece uyumadı Ayşe. Gözleri tavandaki çatlakları saydı. Her bir çatlak, kalbindeki yeni bir yarığı temsil ediyordu sanki. Can, sabaha karşı yatağın ucunda uyuya kalmıştı. Horlamaları bile Ayşe’ye yabancı geliyordu. Ne yapacaktı? On beş yıllık hayatını nasıl bir kalemde silecekti? Deniz… En çok Deniz için endişeleniyordu.

Sabah oldu. Ayşe kalktı, Deniz’i uyandırdı, kahvaltı hazırladı. Her şeyi otomatik olarak yapıyordu, bir robot gibi. Can da kalktı, masaya oturdu. Aralarında buzdan bir dağ vardı. Deniz, sessizce kahvaltısını yapıyordu, havayı hissediyordu.

Okula bıraktıktan sonra Ayşe, Can’a döndü. “Bu böyle gitmez, Can. Konuşmamız lazım. Her şeyi konuşmamız lazım.”

Can başını salladı. “Nereye istersen gidelim. Ne istersen konuşalım. Ben hazırım Ayşe. Ne gerekiyorsa yapacağım.”

Bir hafta sonra, Zeynep’in ısrarıyla bir kafede buluştular. Ayşe, Can’la yüzleşmesinden, o geceki kavgalarından ve Can’ın pişmanlığından bahsetti. Zeynep, Ayşe’yi dinlerken gözleri doldu.

“Ne yapacaksın şimdi?” diye sordu.

Ayşe, derin bir nefes aldı. “Bilmiyorum, Zeynep. ‘Affet’ diyor. ‘Pişmanım’ diyor. Ama o güven… Bir kez kırıldı mı, bir daha nasıl yerine gelir?”

“Gelmez Ayşe,” dedi Zeynep acı bir gerçeklikle. “Gelir gibi görünür, ama hep bir çatlak kalır. Sen bu çatlağın üzerine bir hayat inşa edebilir misin? Her yağmurda yeniden sızacağını bile bile?”

Ayşe eve döndüğünde Can’ın odasında, yatağın üzerinde oturmuş, başı ellerinin arasında buldu. Deniz, arkadaşında kalmaya gitmişti.

“Can,” dedi Ayşe, sesi soğuktu. “Konuşmamız gerekenleri düşündüm.”

Can başını kaldırdı, gözleri umutla doluydu. “Evet Ayşe. Ben de düşündüm. Sana söz veriyorum, bir daha asla böyle bir şey olmayacak. Onu tamamen hayatımdan çıkaracağım. İşimden bile ayrılmaya hazırım, yeter ki bana bir şans ver.”

Ayşe, yatağın ucuna oturdu, ama Can’dan bir kol mesafesi uzakta. “Konu sadece Selin değil, Can. Konu senin aylarca bana yaşattığın yalanlar. Konu benim sana olan güvenimin tamamen yıkılması. Ve en önemlisi, konu Deniz’e yaşattıklarımız. O gece bizim kavgamızı duydu. Onun gözündeki o korkuyu, o şaşkınlığı ömrüm boyunca unutamayacağım.”

Can’ın gözleri doldu. “Deniz’i bu duruma soktuğum için kendimi asla affetmeyeceğim. Ben bir hata yaptım Ayşe, büyük bir hata.”

“Hata mı?” Ayşe gülümsedi acıyla. “Bir kez yanlış bir şey söylemek hatadır, Can. Aylarca süren, gizli saklı bir ilişki hata değildir. O bir seçimdir. Sen seçimini yaptın. Ve o seçimin sonuçları oldu.”

Sessizlik, odanın duvarlarını sardı. Ayşe, derin bir nefes alıp, sanki içindeki tüm zehri dışarı atmak ister gibi yavaşça verdi. “Ben sana bir şans daha vermeyeceğim, Can.”

Can’ın yüzündeki umut ifadesi bir anda dondu. “Ne demek istiyorsun, Ayşe? Boşanacak mıyız?”

Ayşe, Can’ın gözlerinin içine baktı. Gözlerinde ne öfke ne de ağlama isteği vardı artık. Sadece yorgun bir kararlılık. “Sen bize ihanet ettin, Can. Ama ben kendime ihanet etmeyeceğim. Benim senin yanında, bu şekilde bir hayat sürmem, kendime, değerlerime ve en önemlisi Deniz’e yapacağım en büyük ihanet olur. Ben bir kadın olarak, bir anne olarak, bunu kaldıramam.”

“Ama Deniz ne olacak?” diye sordu Can, sesi kısıktı. “O babasız mı büyüyecek?”

“Deniz’in babası hep sen olacaksın,” dedi Ayşe. “Ama biz artık bir aile olamayız. Seninle evli kalamam. Deniz’i korumak, onu sağlıklı bir ortamda büyütmek benim en büyük görevim. Ve bu ortam seninle artık mümkün değil.”

Can, sanki tüm vücudundaki kan çekilmiş gibi bembeyaz oldu. Ayşe ise oturduğu yerden kalktı. İçinde tarifsiz bir acı vardı, ama aynı zamanda uzun zaman sonra hissettiği bir hafiflik de. Sırtındaki tonlarca yük kalkmış gibiydi. Bu karar kolay değildi, acı vericiydi, ama doğruydu. Gecikmiş bir bahar gibiydi bu karar; soğuk ve karanlık bir kışın ardından gelen, her ne kadar fırtınalarla dolu olsa da yeni bir başlangıcın habercisi.

Ayşe, odadan çıktı. Kapıyı arkasından yavaşça kapattı. Ardında bıraktığı sadece bir evlilik değil, aynı zamanda eski Ayşe’ydi. Şimdi, yeni Ayşe’nin yolu, acı dolu olsa da, kendi adımlarını atacağı, yeni bir baharın eşiğindeydi. Bilmiyordu neler getirecekti bu bahar, ama biliyordu ki artık rüzgarı dürüstçe karşılayacaktı. Kırılmıştı, ama yıkılmamıştı. Ve bu, tüm ihanetlere rağmen, onun en büyük zaferi olacaktı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top