Aile Draması

Geç Kalmış Bir Veda

8 dakikalık okuma · 1472 kelime

Elif, gökdelenlerin soğuk cam cephelerinden sızan öğle güneşinin ofisindeki cilalı masasına yansımasını izlerken, içindeki boşluğun ne kadar gerçek olduğunu bir kez daha hissetti. Dışarıdan bakıldığında kusursuz bir hayatı vardı: İstanbul’un en prestijli mimarlık ofislerinden birinde ortak, iyi bir eş, maddi refah. Ama bu kusursuzluk, her gün biraz daha solan bir çiçeğin yalandan tazeliği gibiydi. Parmakları, masanın köşesindeki pirinç çerçeveli aile fotoğrafına değdi. Kocası Murat, o her zamanki mesafeli gülümsemesiyle bakıyordu. Bu evliliğin mimarisi mükemmeldi, ama ruhu yoktu.

Füsun, elinde bir zarfla içeri girdi. “Elifciğim, bak bu geldi. Mezuniyetimizin yirminci yılı… Lise yemeği.”

Elif zarfı isteksizce aldı. Üzerindeki memleketinin posta damgası, içini cız ettirdi. Bursa’daki küçük ilçeleri, çocukluğunu, en önemlisi de Can’ı hatırlatan bir acıyla yüreği burkuldu. “Gitmesek olmaz mı, Füsun?”

Füsun, gür kahkahasıyla Elif’in omuzuna vurdu. “Olmaz tabii ki! Koca şirket kurduk, iki ortak, nasıl gitmeyiz? Hem eski günleri yad ederiz, moralimiz yerine gelir. Çoktan rezervasyon yaptırdım bile.”

Elif, Füsun’un bu coşkusuna karşı koyamadı. Yıllar önce kaçtığı yere geri dönmek… Can’la bir daha karşılaşma ihtimali, kalbinde hem korkuyu hem de bastırılmış bir umudu uyandırdı. Bu ihtimal, içindeki o boşluğu doldurur muydu, yoksa daha da mı derinleştirirdi?

Otobüs, Bursa’nın yeşil yamaçlarını tırmanırken, Elif pencereden dışarı bakıyordu. Her dönemeç, her ağaç, hafızasındaki tozlu kapıları aralıyordu. Lise yıllarına geri dönüyordu. Can’la ilk karşılaştığı o bahar günü… O, okulun en asi, en yakışıklı delikanlısıydı. Elif ise çalışkan, gözlüklü, geleceğe dair büyük hayalleri olan, çekingen bir kızdı. Ama Can’ın gözlerinde, sadece ders kitaplarında okuduğu bir tutku vardı.

İlk buluşmaları, okulun arkasındaki o eski çınar ağacının altındaydı. Ellerinin ilk kez birbirine değdiği an, Elif’in kalbi göğsünü patlatacak gibi olmuştu. Can, onun hayatına giren ilk büyük aşktı. Geleceğe dair hayaller kurmuşlardı. Elif, mimar olup şehre göçmek isterken, Can doğduğu topraklara bağlı kalıp kendi marangoz atölyesini kurmak, ağaçlara ruh vermek istiyordu. İki farklı dünyanın insanı gibiydiler ama ruhları birbirine kenetlenmişti. Can, Elif’i her zaman cesaretlendirmiş, onun en büyük destekçisi olmuştu. “Senin hayallerin büyük, Elif. Bırak ben bu topraklarda kök salayım, sen göğe uzan. Ama unutma, o kökler hep seni bekleyecek.”

Mezuniyet yemeği, eski lisenin bahçesindeki geniş bir çadırda düzenlenmişti. Elif, çadıra girdiğinde tanıdık yüzler aradı. Gözleri istemsizce Can’ı arıyordu. Ve işte oradaydı. Köşedeki bir masada, eşi ve çocuklarıyla oturuyordu. Yıllar, Can’ı daha da olgunlaştırmış, o asi ruhuna derin bir bilgelik katmıştı. Saçlarına düşen aklar, yüzündeki çizgiler, ona ayrı bir karizma katıyordu. Eşi zarif bir kadındı, çocukları neşeyle gülüşüyordu. Can, onlara bakarken gözlerinden fışkıran sevgi, Elif’in boğazına bir yumru oturttu.

Göz göze geldiler. Bir an, dünya durdu. Can’ın gözlerinde tanıdık bir parıltı vardı, ama aynı zamanda derin bir mesafe. Başını hafifçe sallayarak selam verdi. Elif de aynı şekilde karşılık verdi. İçindeki fırtınayı dışarıya yansıtmamaya çalışarak arkadaşlarının yanına ilerledi.

Gece boyunca Can’dan uzak durmaya çalıştı. Ancak kaçınılmazdı. Ortak arkadaşlar sayesinde, kısa bir süre sonra aynı masada buldular kendilerini. Sohbetler havadan sudan, mesafeliydi. Can’ın eşi, sıcakkanlı bir kadındı. Elif’e gülümsedi, çocuklarından bahsetti. Can, arada bir Elif’e bakıyor, ama bu bakışlarda ne bir suçlama ne de bir davet vardı. Sadece… yılların yorgunluğu ve belki de kabullenmişlik. Elif, Can’ın bu yeni halini gördükçe, kendi hayatının ne kadar boş olduğunu daha derinden hissetti. Can, kendi elleriyle bir dünya kurmuştu. Elif ise annesinin, babasının, toplumun “doğru” diye dayattığı dünyada, kocasının lüks ama ruhsuz evinde yaşamıştı.

Ertesi gün, Elif memleketinde kalmaya karar verdi. Füsun’u İstanbul’a gönderdi, bahaneler uydurdu. Ayşe Hanım, yani annesi, Elif’in eve gelmesine çok sevinmişti. Her zamanki gibi, komşulara gösteriş yapma derdindeydi. “Bakın, kızım Elif de geldi, koca şehirde mimar oldu, ne başarılı!”

O akşam, eski bir komşunun cenaze evinde Ayşe Hanım, Elif’i kolundan çekiştirdi. “Şu yandaki kız, Can’ın karısı değil mi? Ne kadar da değişmiş. Ah, Elif’im, neyse ki sen zamanında aklını başına topladın. O Can da, zavallı, o zamanlar ne olacağı belirsiz bir garibandı. Şimdi görsen, ne biçim evler, ne biçim arabalar… Ama sen yine de iyi ki vazgeçtin. Bak, Murat Bey gibi bir eşin var, rahatın yerinde.”

Annesinin sözleri, Elif’in beyninde yankılandı. “İyi ki vazgeçtin.” Bu sözler, yıllardır zihninde bastırmaya çalıştığı o anıyı yüzeye çıkardı. Üniversitenin son yılıydı. Can, küçük bir atölye kiralamış, kendi ahşap tasarımlarını yapmaya başlamıştı. Geleceğe dair umut doluydu. Elif’i de hep yanında hayal ediyordu. Ama Ayşe Hanım, Elif için zengin bir ailenin oğlu olan Murat’ı bulmuştu. “Kızım, Can kim? Yarın bir gün ne olacağı belli değil. Sen mimar olacaksın, büyük bir şehirde yaşayacaksın. Bu adam sana ne verebilir ki? Murat Bey’in ailesi köklü, senin geleceğin garanti olur.”

Elif, o zamanlar yirmi yaşının başında, annesinin baskısı altında ezildi. Can’ın “garantisiz” görünen geleceği, annesinin kışkırtmaları, kendi içindeki korkular… Bütün bunlar birleşince, Elif’in cesareti kırıldı. Can’la sözleşmişlerdi, onun hayalleri Elif’in hayalleriydi. Ama Elif, o sözü tutamadı. Bir mektup yazdı, titrek ellerle. “Can, ben yapamıyorum. Bu ilişkiyi bitirmek zorundayım. Benim için en iyisi bu.” Ne bir açıklama, ne bir veda… Sadece kuru, acımasız bir bitiş.

Can, o mektubun ardından defalarca kapısına gelmiş, Elif’le konuşmak istemişti. Ama Elif, annesinin “Sakın dışarı çıkma, onunla konuşma” direktifleri ve kendi korkaklığı yüzünden yüzleşmekten kaçınmıştı. Can’ın çaresiz bakışları, o günden sonra Elif’in ruhuna kazınmıştı. Ve Elif, o günden sonra bir daha asla gerçek anlamda mutlu olamamıştı. Başarısı, zenginliği, evliliği… Hepsi bir maskeydi.

Gece yatağında dönerken, annesinin sözleri ve Can’ın dünkü masadaki mesafeli gülümsemesi, Elif’i delirtmek üzereydi. Kalktı, sessizce evden çıktı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, Can’ın atölyesinin yolunu tuttu. Kalbi küt küt atıyordu. Ne söyleyecekti? Neden şimdi?

Atölye, küçük bir sanayi sitesindeydi. Kapısı açıktı. İçerideki ahşap kokusu, Elif’in burnuna dolduğunda, bir zamanlar Can’la kurdukları o hayallere geri döndü. Can, bir tezgahın başında oyma yapıyordu. O kadar odaklanmıştı ki, Elif’in geldiğini fark etmedi. Elif, birkaç saniye onu izledi. O kaslı kolları, yılların ustalığını gösteren zarif hareketleri… Can’ın yaptığı işe duyduğu tutku, her hareketinden okunuyordu.

“Can?”

Sesini duyan Can, başını kaldırdı. Gözlerinde ilk önce şaşkınlık, sonra o eski mesafe belirdi. Aletini kenara bırakıp elindeki talaşları sildi. “Elif? Hayrola?”

Elif’in boğazı kurudu. “Ben… ben seninle konuşmak istedim.”

Can, başını yavaşça salladı. “Konuşalım.” İçerideki küçük ofise geçtiler. Can, Elif’e bir fincan çay ikram etti. Elif’in elleri titriyordu.

“Can,” diye başladı, sesi çatallıydı. “Biliyorum, çok geç. Yirmi yıl geçti. Ama bunu sana söylemek zorundayım. O zamanlar… çok korkaktım. Annemin baskısı, geleceğin belirsizliği… Seni bırakmak zorunda hissettim kendimi.” Gözleri dolmuştu. “Sana yazdığım o mektup, bir veda bile değildi. Bir kaçıştı. Beni affetmeni beklemiyorum. Sadece… sana bir açıklama borçluydum. Yıllardır vicdan azabıyla yaşıyorum.”

Can, fincanını masaya bıraktı. Gözlerinde hüzün ve kırgınlık vardı. “Aylarca kapına geldim, Elif. Sana ne olduğunu anlamak istedim. Neden bir mektupla hayatımı bitirdin? Bizim hayallerimiz vardı, söz vermiştik birbirimize. Sen sanki hiç yaşanmamış gibi çekip gittin. O günden sonra kimseye güvenemedim kolay kolay.” Sesi, içindeki derin yarayı fısıldıyordu. “Çok acı çektim, Elif. Yıllarca nedenini bilmediğim bir boşlukla yaşadım. Sonra kabullendim. Hayat devam ediyor. Kendime yeni bir yol çizdim. Ama o boşluk hep bir yerlerde kaldı.”

Elif’in gözlerinden yaşlar akmaya başladı. “Biliyorum, her şey için çok geç. Sana bu acıyı yaşattığım için kendimi hiç affedemedim. Ama senin ne kadar başarılı olduğunu, ne kadar güzel bir ailen olduğunu görünce… bir nebze olsun içim rahatladı. En azından sen mutlusun. Bu benim için de bir teselli oldu.”

Can, Elif’e uzun uzun baktı. O eski Elif’i, o gözlüklü, çalışkan, hayalleri olan kızı arar gibiydi bakışları. Sonra derin bir nefes aldı. “Gerçekten de, her şey için çok geç Elif. Ama… en azından şimdi bir ‘neden’ var. Yıllarca kalbime ağır gelen o belirsizlik kalktı. Bu… iyi hissettiriyor.” Gözlerinde acıyla karışık bir kabullenmişlik vardı. “Ben seni affettim Elif. O günkü genç kızın korkularını anlıyorum. Ama o günkü genç Can’ın kalbini de unutamam.”

Elif, başını öne eğdi. Onun bir “ikinci şans” beklemediğini biliyordu. Can’ın hayatı, kendi elleriyle ördüğü sağlam bir duvar gibiydi. O duvara kendi mutsuzluğuyla çarpmak istemiyordu. “Ben de senden af dilemek için gelmedim Can. Sadece vicdanımı rahatlatmak istedim. Sana hak ettiğin açıklamayı yapmak istedim. Senin mutlu olduğunu görmek, benim için de bir tür huzur.”

Kısa bir sessizlik oldu. Atölyenin dışından gelen şehrin uğultusu, içeri sızan tek sesti. Can, fincanını alıp ayağa kalktı. “Hayat hepimiz için zorlu seçimler sunuyor Elif. Sen o zaman bir seçim yaptın. Ben de başka bir seçim yaptım. Ve ikimiz de bu seçimlerin sonuçlarıyla yaşıyoruz.”

Elif, ayağa kalktı. “Teşekkür ederim Can. Beni dinlediğin için. Ve… mutlu olduğun için.”

Can, hafifçe gülümsedi. O eski Can’ın sıcaklığı, o gülümsemenin köşelerinde bir an için belirdi. “Güle güle Elif. Umarım sen de hayatında huzuru bulursun.”

Elif, atölyeden ayrılırken, omuzlarından büyük bir yükün kalktığını hissetti. Hava her zamankinden daha hafif, gökyüzü daha mavi görünüyordu. Can’la bir “ikinci şans”ları olmamıştı. O, kendi hayatını yeniden inşa etmişti ve Elif’in bu inşaatta yeri yoktu. Ama Elif’in kendisi için bir “ikinci şansı” vardı. Geçmişiyle yüzleşmenin getirdiği cesaretle, kendi mutsuz evliliğini de, yıllarca başkalarının beklentilerine göre yaşadığı hayatı da gözden geçirecekti.

Elif, otobüs terminaline doğru yürürken, cebindeki telefonu çıkardı. Murat’ın numarasını buldu. Parmağı arama tuşunun üzerindeyken duraksadı. Bu arama, sadece bir başlangıçtı. Belki de yıllarca sustuğu her şeyi konuşacak, kendi hayatının iplerini sonunda eline alacaktı. Can’la olan hikâyesi kapanmıştı, ama Elif’in kendi hikâyesinde yepyeni bir sayfa açılıyordu. Bu, kendisi için bir “ikinci şans”tı. Ve bu kez, korkmayacaktı.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık