Aile Dramı

Geç Kalmış Bir İstanbul Sabahı

8 dakikalık okuma · 1296 kelime

Yıllar sonra bir taksinin arka koltuğunda, Kadıköy vapur iskelesini arkamda bırakırken, Can’ın adını tekrar bu kadar net duyacağım hiç aklıma gelmezdi. Telefonumdaki arayan numara tanıdık değildi ama ses Can’dı. Uzun zamandır yutulmuş, boğazda takılı kalmış kelimeler gibiydi. “Elif, Defne… Defne iyi değil.” O an, o kısa cümle, tüm İstanbul’u ve hatta benim inşa ettiğim yeni hayatımı üzerime yıkmak için yeterliydi. Kalbim göğüs kafesimde çaresizce çırpınırken, taksiciye yönünü acilen Acıbadem’e çevirmesini söyledim. Kızımın adı her zaman içimde bir sızı, bir vicdan azabı olmuştu ama bu sızı şimdi, kanayan bir yaraya dönüşmüştü.

Telefonu kapattıktan sonra titreyen ellerimle cama yaslandım. Geçmiş, sisli bir İstanbul sabahı gibi önümde beliriyordu. Defne altı yaşındayken, hayatımın en büyük hatasını yapmıştım. Mimarlık kariyerimde yakaladığım, yıllarca hayalini kurduğum o uluslararası proje, beni bir seçim yapmaya zorlamıştı. Ya hayallerim ya da ailem. Gençliğin verdiği bir hırsla, belki de biraz bencillikle, “İkisini de hallederim,” diye düşünmüştüm. İki yıl sürecek bir proje için Londra’ya gitmiş, Can’ı ve küçük Defne’yi ardımda bırakmıştım. İki yıl, üç yıl, dört yıl… Telefon konuşmaları, görüntülü aramalar, yılbaşı ve yaz tatilleri… Sonunda Can, bu yarım hayatın ne bana ne Defne’ye iyi gelmediğini söylemiş, boşanma davasını açmıştı. Gözlerindeki kırgınlığı, sesindeki donukluğu hâlâ unutamam. Ben dönmeyi düşündüğümde, köprüler çoktan atılmıştı. Defne’nin annesiydim ama Can, onun her şeyiydi. Ben de İzmir’e yerleşmiş, kendi firmamı kurmuş, hayata sıfırdan başlamıştım. Ama bir yanım hep eksik, hep suçlulukla doluydu.

Acıbadem Hastanesi’nin önünde taksiden inerken, bacaklarımın titrediğini hissettim. İçeriye girdiğimde, yıllar sonra ilk defa bu kadar çaresizdim. Koridorda, omuzları çökmüş, yıpranmış ama hâlâ o tanıdık, güçlü duruşuyla Can’ı gördüm. Ona doğru attığım her adım, geçmişten kopan bir anıyı getiriyordu. İlk görüşmemiz, ilk randevumuz, Defne’nin doğumu… Şimdi ise, tek ortak noktamız olan kızımızın yaşam mücadelesiyle buradaydık.

Beni fark ettiğinde başını kaldırdı. Gözlerinde ne bir öfke, ne bir kin, sadece tarifsiz bir yorgunluk ve endişe vardı. “Elif,” dedi, sesi fısıltı gibiydi. “İyi misin?” diye soran oydu, oysa paramparça olan bendim. Birbirimize sarılmak için uzanmadık, elimi omzuna koymak için dahi cesaretim yoktu. Aramızdaki görünmez duvar, yılların birikimiyle daha da kalınlaşmıştı.

“Defne nerede? Ne oldu ona?” Nefes nefese sordum.

Can, gözlerini kısarak bir an yere baktı. “Ani bir böbrek yetmezliği. Çok hızlı gelişti. Doktorlar… nakil diyor.”

Kelime beynimde yankılandı: “Nakil.” Yutkundum. Dünyam başıma yıkılmıştı. Benim pırıl pırıl, hayata bağlı, mimarlık okuyan Defne’m, o benim hatamın en saf eseri, şimdi bir yatağa bağlı mıydı?

Defne’nin odasına girdiğimde, uyuyordu. Solgun yüzü, incecik bilekleri… Yıllardır görmediğim bu manzarayı, bir daha asla görmek istemeyeceğim bir şekilde görüyordum. Kızıma yaklaştım, saçlarını okşadım. Gözlerimden yaşlar akmaya başlamıştı bile. “Annem burada,” diye fısıldadım. Yanında, bir sandalyeye oturmuş, elini tutan Can’ı fark ettim. O, benim yokluğumda Defne’ye hem annelik hem babalık yapmıştı.

Sonraki günler, hastane koridorlarında, doktor odalarında ve Defne’nin yatağının başında geçti. Can ve ben, yıllar sonra ilk defa bu kadar uzun süre yan yana duruyorduk. Aramızda konuşulan her kelime, Defne’nin sağlık durumu hakkındaydı. Gündüzleri doktorlarla görüşüyor, geceleri Defne’nin soluk alışverişini izliyorduk. Birbirimize çarptıkça, yılların birikmiş öfkesi, kırgınlığı değil, çaresiz bir acı ve korku hissediyorduk.

Nakil süreci uzundu, karmaşıktı. Doktorlar, aile içinde uygun donör arayışına girdi. İlk testleri yaptıran Can’dı. Sonuç negatif. Sonra sıra bana geldi. İçimde bir umut, bir korku büyüyordu. Ya ben de olamazsam? Bu son şansımı da mı kaybedecektim? Eğer Defne’ye hayat verebilirsem, belki o yıllarca taşıdığım yükten kurtulabilirdim. Belki bu, geçmişi telafi etme şansıydı.

Sonuçlar gelmeden önceki gece, hastanenin kafeteryasında, Can’la oturuyorduk. Gecenin o geç saatinde sadece biz vardık. Sessizliği bozan Can oldu. “Biliyorum, bu kadar yıl sonra senin için zor olmuştur buraya gelmek,” dedi, gözlerini fincanından ayırmadan.

“Asıl senin için zor olmalı Can,” dedim, sesim çatlamıştı. “Beni burada görmek. Benimle aynı havayı solumak.”

Can başını kaldırdı. Gözlerinde tarifsiz bir hüzün vardı. “Ne kadar değişmişsin, Elif. Ama gözlerindeki o hırs, o ışık hâlâ orada.”

“O ışık artık sadece Defne için parlıyor,” diye yanıtladım. “O hırs da yerini kocaman bir pişmanlığa bıraktı.” Yıllardır içimde sakladığım her şey, bir anda dökülmeye başlamıştı. “Ben bir hata yaptım, Can. En büyük hatayı. Seni, Defne’yi, bizi bıraktım. Bir kariyer uğruna. Ve her gün bunun acısını çektim. Defne’nin her doğum gününde, her okul gösterisinde, her anneler gününde, içimde bir yer kanadı.” Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyordu. “Benim onu ne kadar sevdiğimi biliyor musun? O benim her şeyim. Sensiz, o yokken, ben nefes alamıyorum. Benim yanımda değilken, ben onun için yaşıyorum. Lütfen beni affet Can. Lütfen…”

Can, yerinden kalktı ve yanıma oturdu. Elini uzatıp titreyen elimi tuttu. İlk defa, yıllar sonra, fiziksel olarak bu kadar yakınlaşmıştık. “Ben seni affettim Elif,” dedi sesi alçak ve samimiydi. “Çok uzun zaman önce. Belki sana hiç söyleyemedim ama kin tutmadım. Sadece kırıldım. Çok kırıldım. Ve Defne’ye karşı haksızlık ettiğini düşündüm. Ama anladım ki sen de bedelini ödedin. Tek başına.”

“Ama asla senin kadar ödemedim,” dedim. “Defne’ye verdiğin emeği, sevgiyi hiçbir şeyle ödeyemem. Sen harika bir babasın.”

“Sen de harika bir annesin,” dedi. “Sadece bazen… kayboldun.”

O gece sabaha kadar konuştuk. Geçmişi, pişmanlıkları, ayrı geçirdiğimiz yılları, Defne’yi… Aramızdaki buzlar, sanki koca bir buzdağı gibi, yavaş yavaş eriyordu. Can’ın sözlerindeki sıcaklık, içimdeki yıllanmış acıyı yatıştırmıştı. O an anladım ki, ikinci şans sadece romantik bir geri dönüş anlamına gelmiyordu. İkinci şans, affetmek, affedilmek, geçmişi kabullenmek ve geleceğe umutla bakabilmek demekti.

Ertesi sabah, test sonuçlarım geldi. Doktordan gelen telefon, kalbimin ağzımda atmasına sebep oldu. Donör olarak yüzde yüz uyumluydum. Gözlerimden mutluluk ve şükürle yaşlar akarken, Can’a baktım. O da bana gülümsüyordu. İlk defa, uzun zamandır ikimizin yüzünde de gerçek bir gülümseme vardı. Bu, bir nefes alma, bir kurtuluş anıydı. Belki de bu, hayatta bana sunulan en büyük ikinci şanstı.

Ameliyat günü geldiğinde, içimde bir korku ve aynı zamanda büyük bir huzur vardı. Kızıma yeniden hayat verecektim. Hem biyolojik olarak hem de belki duygusal olarak. Ameliyattan önce Defne’nin yanına gittim. Uyanıktı. “Annem,” dedi, sesi zayıftı. “Teşekkür ederim.”

Gözlerinden süzülen bir damla yaş, benim de gözlerimi doldurdu. “Sen benim her şeyimsin Defne. Anneler çocukları için ne gerekiyorsa yapar.”

Can, kapıda durmuş bizi izliyordu. Göz göze geldiğimizde, bakışlarında geçmişten gelen bir anlayış, bir sevgi pırıltısı gördüm. Artık aramızda aşılmaz duvarlar yoktu. Yerini ince bir cam duvara bırakmıştı. Şeffaf ama kırılgan.

Ameliyat başarılı geçti. Günler, Defne’nin iyileşme süreciyle hastane odasında, ardından evde geçti. Benim böbreğim Defne’nin vücudunda yeni bir hayat bulurken, benim ruhum da Can’ın ve Defne’nin affıyla yeniden doğmuştu. İzmir’deki işlerimi devretmiş, İstanbul’da küçük bir ofis tutmuştum. Defne’ye yakın olmak, onunla kaybettiğim yılları telafi etmek istiyordum.

Akşamları Can’la bazen Defne’nin odasında, bazen de salonda, sessizce oturup çay içiyorduk. Konuşmalarımız artık geçmişten değil, Defne’nin geleceğinden, yeni tasarladığım projelerden, hayatın sıradan detaylarından oluşuyordu. Bir gün, Defne’nin tamamen iyileştiği, üniversiteye geri döndüğü, gülüşünün yeniden eski canlılığına kavuştuğu bir öğleden sonra, Can’la sahilde yürüyorduk. Güneş batarken, Boğaz’ın üzerinde turuncudan mora çalan renkler dans ediyordu.

Can durdu ve bana döndü. “Elif,” dedi, sesi o kadar huzurluydu ki. “Yıllar önce bu sahilde seninle yürürken, hayatımın böyle bir dönemeç alacağını asla düşünmezdim.”

“Ben de,” diye fısıldadım. “Ama bazen hayat, en büyük dersleri en acı yollarla öğretir. Ve en büyük hediyeleri de.”

Elimi tuttu. Bu sefer titrek değil, kendinden emin bir tutuştu. “Bizim için… bizim için bir ikinci şans var mı Elif? Geçmişi unutmadan, ama geleceğe umutla bakarak, yeniden bir başlangıç yapabilir miyiz?”

Gözlerinin içine baktım. O gözlerdeki yorgunluk gitmiş, yerine yıllar önceki o tanıdık sıcaklık ve umut gelmişti. Kalbim, uzun zaman sonra ilk defa gerçek bir huzurla doldu. İkinci şans, bir peri masalı değildi. İkinci şans, hataları kabul etmek, sorumluluk almak, affetmek ve yeniden inşa etmek için gösterilen çabaydı. Bu, bizim geç kalmış bir İstanbul sabahı gibi, yeni, temiz bir başlangıcımız olabilirdi.

“Evet Can,” dedim, gözlerimden bir damla yaş süzülürken. Bu seferki mutluluktan, umuttan dökülen bir yaştı. “Evet, yapabiliriz. Ama bu sefer, her adımı birlikte atarak.”

Başını hafifçe yana eğip gülümsedi. “Bu sefer her adımı,” diye onayladı. Boğaz’ın hafif esintisi saçlarımızı okşarken, uzun zaman sonra ilk defa ait olduğum yerde, ait olduğum kişiyle, yeni bir hayata doğru adımlarımı atmaya hazırdım. Bu, sıfırdan başlayan bir aşk hikayesi değil, küllerinden doğan, olgunlaşmış ve gerçek bir hayat hikayesiydi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top