yasak aşk
Geç Kalmış Bir İlkbahar
Elif, o sabah uyandığında, yatağın soğuk tarafının kendi payına düştüğünü bir kez daha fark etti. Can’ın yeri çoktan boşalmıştı; muhtemelen saatin beşinde kalkmış, her zamanki gibi sporunu yapıp, ardından ofise gitmişti. On altı yıllık evlilikleri, yıllar geçtikçe daha çok bir otobüs terminalinin kalkış saatleri panosuna dönmüştü: düzenli, öngörülebilir ve her zaman bir sonraki durağa odaklı. Aşk, tutku, hatta samimi bir sohbet bile, zaman tünelinde geride kalmış eski istasyonlar gibiydi.
Kırk iki yaşındaydı Elif. Bir peyzaj mimarı olarak kendi küçük ofisi vardı ve İstanbul’un beton yığınları arasına yeşil nefesler katmaya çalışıyordu. İşini seviyordu ama son zamanlarda ruhu, tasarladığı o bitkisiz, çorak araziler gibi hissediyordu. Aynadaki yansımasına baktı: Solgun bir ten, göz altlarında hafif morluklar ve yorgun ama hâlâ güzel hatlar. Saçlarındaki beyazlar çoğalmıştı. Kimsenin görmediği, kimsenin fark etmediği bir iç çekişle gülümsedi kendine.
Kızı Defne, on beş yaşındaydı ve ergenliğin tüm rüzgarlarıyla savruluyordu. Kendi dünyasında, kendi müziği ve sosyal medyasıyla kaybolmuştu. Elif’in bir zamanlar tutkuyla sarıldığı annelik rolü bile, artık sadece günlük bir sorumluluğa dönüşmüştü. Defne’yi seviyordu elbette, ama bu sevgi, içinde bir yerlerde yatan boşluğu doldurmaya yetmiyordu.
Günler, haftalar birbirini kovalarken Elif, belediyenin açtığı büyük bir park projesi ihalesini kazandı. Bu, onun için hem mesleki bir başarı hem de rutinini kıracak yeni bir başlangıç olabilirdi. Proje ekibiyle ilk toplantısında Onur’la tanıştı. Onur, inşaat firmasının proje yöneticisiydi. Otuz sekiz yaşlarındaydı, Elif’ten biraz daha genç görünüyordu. Güler yüzlü, enerjik ve gözlerinin içi parlayan bir adamdı. İlk bakışta fark edilen bir şeyler vardı onda; bir samimiyet, bir sıcaklık. Elif, uzun zamandır bir erkekte görmeyi unuttuğu türden bir canlılık.
İlk başlarda ilişkileri tamamen profesyoneldi. Şantiye ziyaretleri, toplantılar, e-postalar… Ama Onur, diğer meslektaşlarından farklıydı. Elif’in çizimlerine gerçekten ilgi duyuyor, bitki seçimlerinin felsefesini soruyor, detaylara takılıyordu. Bir öğleden sonra, güneş batarken, şantiye alanında, toprağın ve yeni dikilmiş fidanların kokusu eşliğinde bir saatten fazla sohbet ettiler. Konu işten çıktı, hayallere, yaşanmışlıklara geldi. Onur, Elif’in gözlerinin derinindeki melankoliyi fark etmiş gibiydi. “Siz hep bu kadar derinlere mi inersiniz Elif Hanım?” diye sordu, hafifçe gülümseyerek. Elif, ne cevap vereceğini bilemedi. Bu soru, yıllardır kimsenin ona sormadığı bir soruydu.
O günden sonra Onur’la aralarındaki bağ, farkında olmadan başka bir boyuta taşındı. İşle ilgili bahanelerle daha sık görüşmeye başladılar. Kahve molaları uzadı, öğle yemekleri sohbetlerle doldu. Onur, Elif’in sevdiği kitaplardan, dinlediği müziklerden bahsediyor, onunla ilgili küçük detayları aklında tutuyordu. Elif, yıllardır kimsenin ona hediye etmediği bir duyguyla tanıştı: görüldüğünü hissetmek. Dinlendiğini, anlaşıldığını. Can’ın gözlerinde bile artık kaybolan bir ilgiyle, Onur ona bakıyordu.
Evde ise durum değişmiyordu. Can, her akşam yorgun gelip yemek yiyor, haberleri izliyor, ardından ya laptopuna gömülüyor ya da erken yatıyordu. Cinsel hayatları, bir zamanlar var olduğunu bile unuttuğu kadar rutin ve soğuktu. Elif, bazen Can’a dokunmak istiyor, bir sıcaklık arıyordu, ama bulduğu hep aynı buzdan duvardı. “İyiyim,” demeye alışmıştı. “Yorgunum.” Bu kelimeler, aralarındaki tüm köprüleri yıkmıştı.
Bir yağmurlu öğleden sonra, şantiyede fırtına çıkmıştı. Herkes kaçışırken, Elif ve Onur bir sığınağa koştular. Küçük bir konteyner ofisinde, yağmurun cama vuran sesiyle birlikte, havada elektrik yüklü bir sessizlik oluştu. Onur, Elif’in titreyen elini tuttu. Elif’in kalbi deli gibi çarpıyordu. Yıllardır hissetmediği bir şeydi bu; bir arzu, bir uyanış. Gözlerinde kayboldu, o an zaman durdu. Onur, Elif’in yüzünü avuçlarının arasına aldı ve onu öptü. Yumuşak, çekingen, ama tutku dolu bir öpücüktü. Elif, bu öpücüğün kendisini ne kadar ileri götüreceğini düşünmeden, karşılık verdi. İçindeki boşluk, o an sanki dolmuştu.
O günden sonra hayatı bir labirente döndü. Gizli randevular, çalınan dakikalar, telefonda fısıltılar… Onur, ona yeniden yaşadığını hissettiriyordu. Onunla birlikteyken, kırk iki yaşında bir kadın değil, yeniden yirmili yaşlarının başında, hayata yeni başlamış genç bir kız gibi hissediyordu. Aynadaki yansımasında, gözlerinin içinde parlayan o ışığı yeniden görüyordu.
Ama bu ışığın bir bedeli vardı: Suçluluk. Her akşam Defne’nin masum yüzüne baktığında, Can’ın yorgun gözlerini gördüğünde içini bir hançer kesiyordu. Annelik içgüdüsü ile kadınlık arzusu arasında sıkışıp kalmıştı. Yalanlar, hayatının bir parçası olmuştu. Can’a iş toplantıları, arkadaş ziyaretleri bahane ediyordu. Ama Can, o kadar kendi dünyasındaydı ki, Elif’in hayatındaki bu ani değişimi fark edemiyordu. Ya da fark etmek istemiyordu.
Defne ise daha sezgiliydi. Annesindeki bu değişimi hissediyordu. Elif’in daha neşeli, daha enerjik olduğunu, ama aynı zamanda daha dalgın ve sık sık telefonuna baktığını görüyordu. “Anne, bugün yine mi geç kalacaksın?” ya da “Kiminle mesajlaşıyorsun o kadar?” gibi masum soruları, Elif’in kalbine birer ok gibi saplanıyordu.
Bir akşam, Elif, Onur’la geçirdiği tutku dolu birkaç saatten sonra eve döndü. Kapıdan girdiğinde salonun ışıklarının açık olduğunu gördü. Can koltukta oturmuş, elinde bir gazete, ama gözleri gazetede değil, kapıdaydı. Yüzünde garip bir ifade vardı; öfke, hayal kırıklığı ve tarifsiz bir acı.
“Neredeydin Elif?” Sesi buz gibiydi.
Elif’in boğazı düğümlendi. “İş toplantım uzadı Can. Sen uyudun sandım.”
Can, yavaşça yerinden kalktı. Elindeki gazeteyi sehpanın üzerine bıraktı. “Elif, yıllardır bu evlilikte varız. Ne kadar değiştiğini görmediğimi mi sanıyorsun?”
Elif’in kalbi göğüs kafesini zorluyordu. “Ne değişmiş ki Can? Her şey aynı. Sen de aynısın, ben de.”
Can’ın gözleri doldu. “Aynı mı? Eskiden gece yarılarına kadar konuştuğumuz günler vardı. Birbirimize dokunduğumuzda hissettiğimiz bir şeyler vardı. Şimdi ise sen, gözlerimin içine bakmadan yalan söylüyorsun.”
Elif’in eli ayağı titremeye başladı. “Ben yalan söylemiyorum.”
“Öyle mi?” Can, cebinden bir telefon çıkardı. Bu Elif’in eski telefonu gibiydi, yedek olarak duruyordu. “Geçen hafta senin çantanı toplarken düştü, ekranı kırıktı, ben de tamire verdim. Bugün aldım, baktım ki WhatsApp hesabın hâlâ açık kalmış. Merak ettim, kimlerle bu kadar konuşuyorsun diye…” Can, telefonu Elif’e uzattı. Ekranda Onur’la olan mesajlaşmaları açıkça görünüyordu. Kalpler, öpücük emojileri, “seni seviyorum” kelimeleri…
Elif, telefonun elinden kayıp düşmesine izin verdi. Kırık ekran şimdi hayatının da kırık parçalarını yansıtıyordu. Boğazından hıçkırıklar yükseldi. İnkar etmenin anlamı yoktu. Her şey ortadaydı.
“Can, ben…” Kelimeler boğazında tıkandı.
Can, gözyaşları içinde başını iki yana salladı. “Bana nasıl bunu yaparsın Elif? Bu evliliğe, Defne’ye nasıl bunu yaparsın?”
O an, içeriden bir ses duyuldu. Defne, uyanmıştı. Meraklı gözlerle salona geldi. Uyku mahmurluğundaki yüzü, annesiyle babasının bu gergin hâlini görünce şaşkınlıkla doldu. “Ne oluyor burada?” diye sordu, sesi titreyerek.
Elif, kızına baktı. Onun masumiyetine, her şeyden habersizliğine. Bir an içinde Onur’la yaşadığı tüm o tutku dolu anlar, tüm o mutluluklar gözünün önünden geçti. Ama şimdi, Defne’nin gözlerindeki o kırılgan ifade, her şeyi gölgede bırakmıştı. Kendi bencilliği, kendi arzuları, şimdi en çok sevdiği varlığa zarar veriyordu.
“Hiçbir şey Defneciğim,” dedi Can, sesi hırıltılı çıkıyordu. Ama yalan söylemekte iyi değildi. Defne, annesinin yüzündeki ifadeyi, babasının gözlerindeki acıyı gördü. Yere düşen telefonu gördü.
Elif dizlerinin üzerine çöktü. Gözyaşları durmaksızın akıyordu. Defne’ye uzanmak istedi ama yapamadı. Kendini o kadar kirli hissediyordu ki, kızına dokunmaya bile cesaret edemedi. “Kızım…” fısıltısı, odanın içinde boğuldu.
Defne, annesine yaklaştı, ama sonra durdu. Bir anlığına şaşkınlık, yerini öfkeye ve hayal kırıklığına bıraktı. “Anne, sen… Ne yaptın?” Gözlerinde Elif’in yıllardır görmediği bir acı vardı.
Elif’in boğazında bir yumruk vardı. Suskunluk, her şeyi anlatıyordu. Can, arkasını dönüp odadan çıktı. Kapı sesiyle birlikte Defne de Elif’ten uzaklaştı. Koşarak kendi odasına kapandı.
Elif, yerde öylece kaldı. Hıçkırıkları salonun soğuk duvarlarında yankılanıyordu. Onur’la yaşadığı aşk, bir ilkbahar gibi gelmiş, çorak ruhunda çiçekler açtırmıştı. Ama bu ilkbahar, ardında yıkım ve küller bırakarak gitmişti. Şimdi geriye sadece ağır bir pişmanlık, dağılmış bir aile ve parçalanmış bir ruh kalmıştı. Belki de bazı çiçekler, açtıkları toprağa ait değildir. Belki de bazı ilkbaharlar, çok geç kalınmıştır. Ve o an, Elif, kendini hayatında hiç olmadığı kadar yalnız hissetti. Ne Can’a gidebilirdi, ne Defne’ye, ne de Onur’a. O artık, kendi yıkıntısının ortasında, yeniden yeşerecek bir yer arayan, çorak bir topraktı. Hayatının yeniden inşası, artık sadece kendisine bağlıydı. Ama nereden başlayacaktı? Bilmiyordu. Sadece acıyordu. Her yeri. Sonsuz bir acıyla.
