Aile Draması

Geç Kalan Ses

8 dakikalık okuma · 1563 kelime

Yıllar süren o kusursuz maske, lüks bir davetin uğultusu içinde, basit bir gazete manşetiyle tuzla buz olmuştu. Elif Demir, elinde şampanya kadehiyle, salonun köşesindeki dev ekranda yanıp sönen ekonomi haberlerine takıldı. Tekin Kara’nın yeni holdingleşme hamlesi, koca puntolarla parlıyordu. Herkes onu ayakta alkışlıyordu. Elif’in yüzündeki sahte gülümseme dondu, soğuk bir titreme iliklerine işledi. Aynı isim, aynı soyadı. O geceki kutlamanın sebebiydi Tekin Kara. Yıllarca Elif’in kâbuslarına sızan, adını dahi anmaktan çekindiği adam. Ve onunla birlikte, Elif’in gömdüğünü sandığı geçmiş de, tüm çirkinliğiyle tekrar canlanıvermişti.

Elif, başarı basamaklarını tırmanırken, ardında bıraktığı enkazı, gözlerini kapattığı her an görür olmuştu. Özellikle son zamanlarda, rüyaları daha bir gerçekçi, daha bir boğucuydu. Ter içinde uyanıyor, Mert’in, kocası Mert’in endişeli sorularına anlamsız yanıtlar veriyordu. “İş stresi hayatım, hepsi bu,” diyordu. Ama Mert’in gözlerindeki şüpheyi görüyordu. O şüphe, onun aynasıydı. Elif, kendisi de kendinden şüphe ediyordu.

Yedi yıl önceydi. Elif, Tekin Kara’nın finans departmanında genç, hırslı bir çalışandı. Gelecek vaat eden bir kariyer, parlak bir zeka. Ve Tekin Kara, o zamanlar bile gücünü zalimce kullanan, karanlık işlere bulaşmış bir patrondu. Bir gün, şirketin milyonlarca liralık bir yolsuzluk dosyası patlak verdi. Merkezdeki tüm oklar, Elif’in aynı departmanda çalıştığı, dürüstlüğü ve çalışkanlığıyla tanınan Cem Yılmaz’ı gösteriyordu. Cem, delillerle boğulmuştu. Bilgisayarındaki sahte belgeler, banka hesap hareketleri… Her şey onun aleyhindeydi. Ama Elif biliyordu. Cem’in bunu yapmayacağını biliyordu.

Tekin Kara’nın özel asistanı, Elif’i odasına çağırdığında, nefesi kesilmişti. “Elif Hanım, size bir ifade metni hazırladık. Sadece imzalayacak ve olanları unutup kariyerinize devam edeceksiniz. Yoksa… bu şirketin kapıları size de bir daha açılmaz. Hatta… malum, bu tip olaylarda istenmeyen tanıklar da olur.” Tehdit inceydi ama keskin. Gözleri Cem’e dikilmiş olan Elif’in içindeki genç kadın, korkudan titredi. Cem’le aralarında tarifi zor bir çekim vardı. Ona karşı hisleri vardı. Onu korumak istiyordu. Ama kendi geleceği… Kendi hayalleri… O günün gecesi uyuyamadı. Vicdanıyla cebelleşti. Sonunda, o ifadeyi imzaladı. “Cem Yılmaz’ın şüpheli davranışlarını fark ettiğini, bazı belgelerde sahtecilik yaptığından şüphelendiğini…” diyordu metin. Yalanın her kelimesi, Elif’in boğazına düğümlenmişti ama yine de mürekkebin kokusunu içine çekerek imzasını attı. O imza, Cem’in hayatını karartmakla kalmamış, Elif’in ruhuna da silinmez bir leke olarak mühürlenmişti. Tekin Kara’nın asistanı gülümsedi. “Doğru karar, Elif Hanım. Kariyeriniz şimdi başlıyor.” Ve başlamıştı da. Kısa sürede terfi etmiş, parlak bir finansçı olarak tanınmış, sonunda Mert gibi başarılı bir mühendisle evlenip bu lüks hayatı kurmuştu. Ama bedeli ağırdı.

Geçen ay, bir kafede otururken, televizyonda küçük bir haber dikkatini çekmişti. Cem Yılmaz’ın adı geçiyordu. “Yedi yıl önce karıştığı yolsuzluk davasından beraat eden Cem Yılmaz, uzun süreli tedavi gördüğü hastaneden taburcu edildi…” Elif’in elindeki kahve fincanı tabağına düşecek gibi oldu. Beraat mi? Kim beraat ettirmişti onu? Yeniden yargılama mı olmuştu? Beyni o kadar hızlı çalışıyordu ki, etrafındaki sesler uğultuya dönüşmüştü. Haberin detayları yoktu. Sadece kısa bir bilgiydi. Ama Elif’in içindeki fırtınayı koparmaya yetmişti. Cem. O iyi insan. Hapse girmiş, belki ailesi dağılmış, hayatı perişan olmuştu. Ve şimdi… beraat etmişti. Bu, Elif’in vicdan muhasebesinin yeniden, daha güçlü başlaması demekti.

O geceden sonra Elif, uyku düzenini tamamen yitirdi. Mert’in ısrarlı soruları karşısında daha da geriliyordu. “Gerçekten neyin var Elif? Hastaneye gidelim mi?” Elif, onun gözlerine bakıp “Beni rahat bırak biraz,” diyebilecek kadar sertleşmişti. Mert, şaşkınlıkla geri çekiliyordu. Elif’in ruhu, bir labirentte kaybolmuştu. Geçmişin hayaletleri koridorlarda yankılanıyordu. İnternette Cem’in adını arattı. Eskiden çıkan haberler, yeni beraat haberi. Yeni haberler çok kısıtlıydı. Sadece “yedi yıl süren hukuki mücadele sonunda beraat etti” yazıyordu. Ailesi? Eşi? Çocuğu? Hiçbir bilgi yoktu. Cem’in bir zamanlar oturduğu apartmanın adresini buldu. Eski bir dosyada kalmıştı. Bir öğleden sonra, iş çıkışı oraya gitti. Apartmanın önüne geldiğinde, kapının önünde oynayan küçük bir kız çocuğu gördü. Kirlenmiş kıyafetleri, yorgun gözleri ve zayıf bedeniyle dikkat çekiyordu. Bir teyze, kız çocuğunu azarlıyordu: “Ayşe, haydi kızım içeri. Baban daha gelmez, neden bekliyorsun kapıda?” Ayşe… Cem’in kızı. Elif’in kalbi sıkıştı. Demek ki hala buradalardı. Ama Cem… gelmez diyordu teyze. İçeride ağlayan bir bebek sesi geldi. Teyze, kız çocuğunu kolundan çekip içeri soktu. Kapı kapandı. Elif, kaldırımda bir heykel gibi kaldı. Cem, yoktu. Neredeydi? Ve neden kızı onu kapıda bekliyordu?

Vicdanının çığlığı artık sağır ediciydi. Mert’e, dostlarına, hatta terapistine bile anlatamayacağı bir sırrın yükü, omzundaki tonlarca ağırlık gibiydi. Tekin Kara’nın gücü ve nüfuzu her geçen gün artıyordu. Elif, onun bu yükselişine her tanık olduğunda, kendi sessizliğinden daha çok tiksiniyordu. Bu adam, insanları ezerek, hayatları karartarak zirveye çıkmıştı. Ve Elif, bu suçun ortağıydı.

Bir akşam, Mert uyuduktan sonra, Elif çalışma odasına geçti. Yıllardır sakladığı, Tekin Kara’nın şirketine ait eski defterleri, belgeleri çıkardı. İfadesini imzaladığı dosyayı buldu. İçi titreyerek okudu metni. Her kelime zehirli bir ok gibi saplanıyordu kalbine. Kendi imzası… Bir katilin imzası gibi geliyordu ona. Mert’le olan evliliğinin ne kadar gerçek olduğunu sorguladı. Onun sevgisini, Elif’in içindeki bu çürümüş sırrı bilseydi, ona bakar mıydı? Başarılı kariyeri, şimdi bir kumdan kale gibiydi. Her an yıkılmaya mahkum.

Birkaç gün sonra, eski bir meslektaşı Ayşe’ye ulaştı. Ayşe, Elif’le aynı dönemde Tekin Kara’nın şirketinde çalışmış, Cem’in durumuna o da şahit olmuştu. Ancak Ayşe de, Elif gibi, korkudan sinmiş, sessiz kalmıştı. Ayşe, bir çağrı merkezinde düşük ücretle çalışıyordu şimdi. Yıllar, onun üzerindeki izlerini acımasızca bırakmıştı. Yorgun, yıpranmış ve hala korkaktı.
“Ayşe, nasılsın?” diye sordu Elif, titrek bir sesle telefonda.
“Elif? Sen mi arıyorsun? Ne oldu?” Ayşe’nin sesinde şaşkınlık ve korku vardı.
Elif, doğrudan konuya girdi: “Cem… Onun beraat ettiğini duydun mu?”
Uzun bir sessizlik oldu. Sonra Ayşe hıçkırıklarla ağlamaya başladı. “Duydum… Televizyonda gördüm. Ama neye yarar ki Elif? Neye yarar… Her şey bitti artık.”
“Ne bitti Ayşe? Ne oldu Cem’e?” Elif’in kalbi yerinden fırlayacak gibiydi.
“Ah Elif… Keşke o gün konuşsaydık. Hepimiz. O kadar pişmanım ki. Cem… o mahvoldu. Hapse girdi, ailesi dağıldı. Eşi onu terk etti. Kızı, Ayşe… Bir başına kaldı annesiyle. Cem çıktıktan sonra da toparlanamadı. Hastalandı, tedavi gördü ama…”
Ayşe’nin sesi kesildi. Elif nefes alamıyordu. “Ama ne Ayşe? Konuş lütfen!”
“Cem… o beraat etmeden altı ay önce vefat etti Elif. Kalp krizi… Kahrından öldü dediler. O kadar yıpranmıştı ki…”
Elif’in telefonu elinden kayıp yere düştü. Ekran paramparça oldu. Ayşe’nin sesi uzaktan, bir uğultu gibi geliyordu. Cem… ölmüştü. Beraat etmeden önce. O küçük kızın neden “baban gelmez” dediği şimdi acı bir netlikle zihnine kazındı. Beraat… Boşuna. Hukuki mücadele… Boşuna. Yıllar süren o çile… Boşuna. Her şey boşunaydı.

O gece Elif, Mert’e her şeyi anlattı. Kelimeler boğazına düğümleniyor, nefesi kesiliyor, ama yine de konuşuyordu. Mert, karısının karşısında buz kesmişti. Gözlerinde öfke, hayal kırıklığı ve bir parça da acıma vardı. “Elif… Bunu bana neden şimdi anlatıyorsun? Neden yıllarca sustun?” Sesi boğuktu.
“Korktum Mert. Kaybetmekten korktum. Tekin Kara’dan korktum. Ama şimdi… şimdi daha büyük bir korku sardı içimi. Kendimden korkuyorum. Ve Cem… Cem artık yok.”
Mert, karısına sarılmadı. Sadece oturdu ve dinledi. Hikayenin sonunda, Elif gözyaşları içinde, “Ne yapmalıyım Mert? Ne yapabilirim?” diye sordu.
Mert’in sesi, yorgun ve mesafeliydi. “Artık hiçbir şey Cem’i geri getirmeyecek Elif. Hiçbir şey. Ama sen… sen kendi vicdanın için bir şeyler yapabilirsin. Bu sırla yaşayamazsın.”

Ertesi gün Elif, yıllardır tanıdığı, dürüstlüğüyle bilinen bir avukata gitti. Yanına tüm eski belgeleri, elindeki tüm kanıtları almıştı. Avukat, Elif’i dikkatle dinledi. Belgeleri inceledi. Tekin Kara’nın gücünden ve tehlikesinden bahsetti ama Elif’in kararlılığına da saygı duydu. “Bu zorlu bir süreç olacak Elif Hanım. Kariyeriniz, evliliğiniz… Her şeyinizi riske atıyorsunuz.”
Elif’in gözleri boşluğa takılı kalmıştı. “Zaten her şeyimi kaybettim avukat bey. Yıllar önce. Şimdi sadece kendime, Cem’e ve belki de o küçük kıza olan borcumu ödemeye çalışıyorum.”

Avukatın ofisinden çıkarken, Elif’in omuzlarından sanki tonlarca yük kalkmış gibiydi. Hafiflemişti. Ama bu hafiflik, beklenmedik bir acıyla karışıktı. Cem ölmüştü. Beraati bile görememişti. Elif’in adaleti, onun için değildi. Sadece kendi ruhu içindi.

Tekin Kara davası, medyada büyük yankı uyandırdı. Elif’in ifadesi, delillerle birleşince, dev holdingin karanlık yüzü nihayet ortaya serildi. Tekin Kara tutuklandı, yargılandı. Ama bu zafer, Elif için boştu. Mert, bu süreçte Elif’in yanında durdu, sessizce destek oldu. Ama aralarındaki o eski sıcaklık, güven tamamen kaybolmuştu. Evlilikleri, her ikisinin de bildiği ama dile getiremediği bir yük haline gelmişti.

Bir hafta sonra, Elif, Cem’in mezarını buldu. Küçük, gösterişsiz bir mezar taşı. Üzerinde sadece adı ve doğum/ölüm tarihleri yazılıydı. Elif, diz çöktü. Ellerini toprağa bastırdı. Gözyaşları, kontrolsüzce akmaya başladı. “Affet beni Cem,” diye fısıldadı rüzgara. Sesi boğuk, çaresizdi. “Biliyorum çok geç. Biliyorum hiçbir şeyi geri getirmeyecek. Ama… affet beni.”

Başını kaldırdığında, mezarlığın kenarında, toprağı kurumuş bir fidanın yanında oturan o küçük kızı gördü. Ayşe. Gözleri bomboştu. Elif, yavaşça ona doğru yürüdü. Yanına oturdu. Kız çocuğu irkilmedi, sanki orada değilmiş gibi davranıyordu.
“Merhaba Ayşe,” dedi Elif, sesi titrek.
Ayşe, Elif’e döndü. Bakışları, yılların yorgunluğunu taşıyan küçük bir ihtiyarın bakışları gibiydi.
Elif, ne diyeceğini bilemedi. “Baban… Baban iyi bir insandı,” diyebildi sadece.
Ayşe’nin gözleri doldu. “Biliyorum,” dedi kısık sesle. “Ama o beni bıraktı gitti. Onu çok bekledim.”
Elif’in kalbi paramparça oldu. Bu küçük kızın saf sitemi, Elif’in yıllarca sustuğu tüm vicdan azabını binlerce kez katlıyordu.
“O seni hiç bırakmadı Ayşe,” dedi Elif, titrek bir sesle. “O hep seninleydi. Ve ben… ben onun için savaşacağım. Senin için de. Sana borcum var.”
Küçük kız, Elif’in gözlerinin içine baktı. Gözlerinde ne öfke ne de nefret vardı. Sadece derin bir boşluk. Elif, o boşluğun, Cem’in bıraktığı boşluk olduğunu biliyordu. Ve kendi vicdanının hiç dolmayacak boşluğunu.

Elif, nihayet suskunluğunu bozmuştu. Adaletin tecelli etmesini sağlamıştı. Ama bu zaferin tadı acıydı. Kendini bir yükten kurtarmıştı belki, ama bu yükün sebep olduğu enkazı asla onaramayacaktı. Cem’i geri getirmeyecekti. Ayşe’nin kalbindeki boşluğu doldurmayacaktı. Elif, şimdi ömrünün sonuna dek taşıyacağı yeni bir vicdan muhasebesiyle baş başaydı: Geç kalmışlığın ve telafi edilemez kayıpların muhasebesi. Her gün, bu mezarlığa gelecek, bu fidanın büyümesini izleyecekti. Belki bir gün, o küçük kızın gözlerindeki boşluk dolar, fidan da büyüyüp ağaç olurdu. Ama Elif’in kendi ruhundaki yara, ebediyen kanayacaktı.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık