Aile Dramı

Ertelenmiş Renkler

8 dakikalık okuma · 1349 kelime

Elif’in parmak uçları, solmuş boya lekeleriyle ve kurumuş terebentin kokusuyla yıpranmış, eski bir hikaye gibiydi. Her bir çizgisinde, üzerine titrediği tuvalden çok, yıllar önce Paris’in gri tavan aralarında bir yerlerde kaybolan hayallerinin izi vardı. Pencereden sızan akşam güneşi, tozlu atölyeyi aydınlatırken, Elif’in elindeki fırça, boş tuvalin üzerinde kararsızca geziniyordu. Oysa aklında, Babası Ahmet Bey’in salondan gelen öksürükleri ve “Elif kızım, çayın nerede kaldı?” sesi yankılanıyordu. Sanatçı ruhuyla, günlük hayatın acımasız gerçekliği arasında sıkışıp kalmış, adeta görünmez bir pranganın mahkumuydu.

Ahmet Bey, yetmişli yaşlarının başında, geçmişin şanıyla ve bugünün kırılganlığıyla yaşayan bir adamdı. Karısı Ayşe Hanım’ı on yıl önce toprağa verdikten sonra, Elif onun hem evladı hem de hayat arkadaşı olmuştu. Başta bu durum Elif’in gençliğine düşen ağır bir yük gibi görünse de, zamanla alışkanlığa, sonra da sessiz bir kabullenişe dönüşmüştü. Özellikle de babasının ilerleyen hastalığı, onun tüm zamanını ve enerjisini ele geçirdikçe. Hafıza sorunları, denge kayıpları ve zaman zaman gelen kontrolsüz öfke nöbetleri, Elif’in hayatını şekillendiren acımasız birer demirci olmuştu.

Elif, fırçasını nihayet mavi bir renge daldırdı. Gökyüzü mavisinden çok, geceye çalacak bir deniz mavisiydi bu. Yıllar önce Paris’teki Académie des Beaux-Arts’tan kabul mektubu geldiğinde de hayatının böyle bir maviye bürüneceğini sanmıştı. O mektup, sadece bir eğitim fırsatı değil, aynı zamanda nefes almak, kendi renklerini keşfetmek, bir birey olarak var olmak için bir davetti. Mektubu okuduğunda yaşadığı sevinç, tarifsizdi. İlk kez, sadece Ahmet Bey’in kızı Elif olmaktan öte, Elif olabileceğine inanmıştı.

Valizini hazırlamış, birkaç eskiz defteri, en sevdiği fırçalar ve annesinin yadigarı küçük bir kolye dışında pek bir şey almamıştı yanına. Biletler alınmış, kalacak yer ayarlanmıştı. Gitmesine sadece bir hafta kala, Ahmet Bey’in hayatını altüst eden o beklenmedik felç geçirdi. Doktorlar, acil müdahaleyle hayatını kurtarsalar da, eski sağlığına kavuşmasının imkansız olduğunu, sürekli bakıma ihtiyaç duyacağını söylemişlerdi. Akrabalar uzaktaydı, annesinin ailesiyle bağları kopuktu. Yalnız kalmışlardı.

O gece Elif, babasının yatağının başında sabaha kadar uyuyamadı. Bir yanda Paris’in bohem sokakları, Seine Nehri’nin ışıltıları, müzeler, galeriler… Diğer yanda babasının hastanenin ağır, ilaç kokulu koridorlarında yankılanan inlemeleri. Kalbi ikiye bölünmüş gibiydi. Uzun süre düşündü, tarttı. Gitmek, babasını geride bırakmak vicdanını kemiriyordu. Kalmak, hayallerini feda etmek anlamına geliyordu. Şafağın ilk ışıkları odaya sızarken kararını vermişti.

Ertesi gün, Paris’e gidemeyeceğini, babasına bakmak zorunda olduğunu hissettiğini söylemek için Ahmet Bey’in odasına girdi. Ancak babası, yorgun gözlerle ona bakarak, “Elif kızım, gitmelisin. Benim için endişelenme. Sana Ayşe teyzen bakar.” dediğinde, Elif’in ağzından dökülenler bambaşka oldu: “Baba, biliyor musun? O akademiye kabul edilmedim. Şansımı bir daha denerim sen iyileşince. Hem burası, İstanbul benim için daha iyi.” Babasının gözlerindeki kederle karışık rahatlama ifadesi, Elif’in yüreğine keskin bir bıçak gibi saplandı. O an, sadece hayallerini değil, gerçeği de sessizce toprağa gömmüştü. Kimseye, hatta en yakın arkadaşı Ayşe’ye bile bu yalanı açıklayamamıştı.

Şimdi aradan yedi yıl geçmişti. Her sabah Ahmet Bey’in ilaçlarını vermekle başlıyor, ardından kahvaltısını hazırlıyor, fizik tedavi egzersizlerinde ona eşlik ediyordu. Evin temizliği, alışveriş, yemek… Tüm bunlar, Elif’in fırçasını eline alma vaktini akşamlara, hatta gecenin geç saatlerine itiyordu. Resim yapmak, onun için bir lüks değil, bir nefes alma biçimiydi. Tuvaline her dokunduğunda, içindeki isyanı, özlemi ve bastırılmış haykırışları renklere dönüştürüyordu. Ama bu resimler, hiçbir zaman bir sergide yer alamıyor, hiçbir zaman bir galerinin duvarını süsleyemiyordu. Babasıyla ilgili yükünü omuzlarında taşıyan bir sanatçının en mahrem itiraflarıydı onlar.

Ahmet Bey, Elif’in bu “hobi”sine pek sıcak bakmazdı. “Kızım, o resimlerle nereye varacaksın? Bir öğretmenlik kursuna yazıl, bir mesleğin olsun. Bak, Ayşe’nin oğlu Mehmet bankada müdür oldu. Sigortan olur, güvencen olur.” Elif, her seferinde sadece hafifçe gülümser, içindeki fırtınayı bastırırdı. Biliyordu ki babası kötü niyetli değildi; sadece onun için “güvenli” bir hayat istiyordu, kendisinin ona yük olmasından duyduğu endişenin bir dışavurumuydu bu. Ancak bu sözler, Elif’in içindeki yarayı sürekli kanatıyordu.

Bir gün, çocukluk arkadaşı Ayşe, kapısını çaldı. Ayşe, Elif’in aksine, hayallerinin peşinden gitmiş, başarılı bir grafik tasarımcı olmuş, hatta kendi ajansını kurmuştu. Eski günlerden, Paris hayallerinden bahsettiklerinde, Elif’in yüzünde acı bir gülümseme belirmişti. Ayşe, Elif’in atölyesini gezerken, duvardaki bir tabloya takılı kaldı. Fırtınalı bir denizi resmeden, yalnız bir tekneyi tasvir eden, yoğun duygularla dolu bir eserdi. “Elif, bu harika! Neden bunları kimseye göstermiyorsun? Bir sergi açmalısın!” diye heyecanla konuştu Ayşe. Elif, “Vaktim yok Ayşe, biliyorsun. Babamla ilgilenmem gerekiyor.” dese de, Ayşe’nin ısrarı ve gözlerindeki hayranlık, Elif’in içindeki umut kırıntılarını yeniden canlandırmıştı.

Bir hafta sonra Ayşe, ünlü bir galeri sahibiyle Elif için bir görüşme ayarladığını bildirdi. Elif, önce tereddüt etti. Ahmet Bey’i yalnız bırakamazdı. Ama Ayşe’nin “Sadece bir saat, Elif. Belki hayatının dönüm noktası olur.” sözleriyle ikna oldu. Randevu günü, babasına “arkadaşıma uğrayacağım” diyerek çıktı evden. Kalbi küt küt atıyordu. Belki de bu, ertelenmiş hayallerinin son şansıydı.

Galeri sahibi Leyla Hanım, Elif’in eserlerini dikkatle inceledi. Her bir tablo, sanki Elif’in ruhunun bir parçası gibiydi. Leyla Hanım, özellikle Elif’in fırtınalı deniz tablosundan çok etkilendi. “Bu derinlik, bu ifade… Yıllardır böylesini görmedim. Bu tablolarda büyük bir keder, ama aynı zamanda muazzam bir güç var. Seni bir sergiye hazırlamak istiyorum, Elif.” dedi.

Elif’in boğazına bir yumru oturdu. Gözleri doldu. Nihayet biri, onun sessiz feryatlarını duymuştu. Ama sonra gerçekler acımasızca yüzüne çarptı. “Leyla Hanım, çok teşekkür ederim. Ama… ben yapamam. Babam var, ona bakmam gerekiyor. Bir sergi, uzun ve yorucu bir süreçtir. Ben bu sorumluluğu alamam.” Leyla Hanım, Elif’in yüzündeki derin üzüntüyü fark etti. “Senin hikayen ne, Elif? Neden bu kadar yetenekli bir sanatçı kendini bu kadar kısıtlıyor?” Elif, gözleri dolarak, “Bazı fedakarlıklar sessiz yapılır, Leyla Hanım. Ve bazen, o sessizlik en yüksek çığlıktır.” dedi. Leyla Hanım daha fazla üstelemedi, Elif’in kartını aldı ve “Kapım sana her zaman açık, Elif. Ne zaman hazır olursan,” diyerek onu uğurladı.

Elif, eve dönerken, hafiflemiş hissetmek yerine, daha da ağırlaşmış hissediyordu. Geri çevirdiği fırsat, bir hayalet gibi peşini bırakmıyordu. O gece, Ahmet Bey’in öksürükleri normalden daha şiddetliydi. Elif, endişeyle babasının odasına koştu. Ahmet Bey’in nefes almakta zorlandığını görünce panikledi. Acil servisi aradı. Hastaneye yetişmeleriyle birlikte, Ahmet Bey yoğun bakıma alındı. Doktorlar, durumu kritik olarak tanımladı.

Hastanenin bekleme odasında, Elif’in yıllarca bastırdığı tüm duygular bir anda yüzeye çıktı. Gözyaşları durmaksızın akıyordu. Babasına duyduğu sevgi, minnet, ama aynı zamanda kendi içinde biriken öfke ve hayal kırıklığı. Keşke… Keşke bir kerecik olsun babasına o Paris mektubundan bahsedebilseydi. Keşke bir kerecik olsun, “Baba, ben senin için hayallerimden vazgeçtim” diyebilseydi. Ama yapmamıştı. Bu, onun sessiz yeminiydi.

Birkaç gün sonra, Ahmet Bey’in durumu stabil hale geldi. Yoğun bakımdan normal odaya alındı. Elif’i görünce zayıf bir şekilde gülümsedi. “Elif kızım… İyi misin? Çok yorgun görünüyorsun.” Elif, babasının elini tuttu. “İyiyim baba. Sen nasılsın?” Ahmet Bey, derin bir nefes aldı. “Bir ara… bir ara sen küçücük bir kızken… bana bir resim çizmiştin. Çok güzeldi. Bir ev, etrafında rengarenk çiçekler… Hani o resim nerede?” Elif şaşırdı. Babası genelde resimlerinden hiç bahsetmezdi. “Dolapta duruyor baba. Çıkarıp getireyim mi?” Ahmet Bey başını salladı. “Bir de… hep Paris’e gitmek isterdin, değil mi? Hani şu resim okulu için…”

Elif’in kalbi duracak gibi oldu. Babası… babası biliyor muydu? Yutkundu. “Nereden çıkardın şimdi baba?” Ahmet Bey, gözlerini kapattı. “Biliyordum kızım. O mektup… mektup gelmişti. Sen ağlayarak benimle konuştun telefonda. Ben de hasta yatağımda, sana git dedim. Ama sen… sen gitmedin. Hep benim için kaldın. Ben, ben hep biliyordum Elif. Ama seni bırakıp gitmek istemedim.” Ahmet Bey’in sesi kısıldı, gözünden bir damla yaş süzüldü. “Ben… Ben çok bencil davrandım sana kızım. Ama senin… senin fedakarlığın benim için… nefes almaktı.”

Elif’in gözleri doldu. Tüm bu yıllar boyunca taşıdığı yük, bu birkaç kelimeyle hafiflemiş, ama aynı zamanda tarifi imkansız bir acıyla büyümüştü. Babası biliyordu. Sessiz fedakarlığı, aslında o kadar da sessiz değilmiş. Babası, onun için verdiği savaşı anlamış, ama karşılık verememiş, sadece bu gerçeği de kendi içinde saklamıştı. İkisi de aynı sessizliğin farklı taraflarında yaşamıştı.

Birkaç hafta sonra Ahmet Bey, yatağa bağımlı kalmasına rağmen, evine döndü. Elif, onu özenle bakmaya devam ediyordu. Ancak aralarındaki sessizlik, artık farklı bir anlam taşıyordu. O sessizlik, artık bir sır perdesi değil, ortak bir anlayışın ve geçmişin yükünün ortak taşıyıcısıydı. Elif, eski bir karatahtanın üzerinde duran kurumuş ayçiçeğinin solmuş renklerine bakarken, eline fırçasını aldı. Babasının yanından ayrılmadan, küçük bir tuvalin başına geçti. İlk kez bir resmini babasıyla birlikte, onun yanında yapıyordu. Yıllar sonra, tuvaline dökülen renkler, sadece kederini değil, aynı zamanda affedilişi ve yeni bir başlangıcın umudunu da taşıyordu. Paris’e gitmemişti, belki de asla gidemeyecekti. Ama kalbinde açtığı yaraların rengini tuvaline dökerek, kendi sanatını, kendi Paris’ini yaratmıştı. Sessiz fedakarlığı, artık onun en güçlü ilham kaynağıydı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top