Aile draması

Çürük Taşın Gölgesi

8 dakikalık okuma · 1417 kelime

Emre, otuz sekiz yıllık ömrünün son on beş yılını kusursuz bir mimari eseri inşa eder gibi özenle kurmuştu; ancak o binanın temeline, kimsenin bilmediği, çürük bir taş gizlediğini biliyordu. İstanbul’un kalbinde, boğazın pırıltılı sularına nazır ofisinde otururken, camdan yansıyan şehrin ışıkları bile onun içindeki karanlığı dağıtmaya yetmiyordu. Yıllar, bu karanlığı derine itmiş, üzerini başarılarla, mutlu anılarla örtmüştü. Ama tıpkı bir fırtınanın en sağlam görünen yapıları bile yıkabileceği gibi, Emre’nin inşa ettiği bu hayat da sarsılmaya başlamıştı.

Onun hayatı, dışarıdan bakıldığında imrenilesiydi. Kariyerinin zirvesinde, saygın bir mimarlık ofisinin ortağıydı. Eşi Ayşe, güzelliği kadar zekası ve sakin duruşuyla da ona destek olan bir hayat arkadaşıydı. On altı yaşındaki kızları Elif ise, enerjisi, pırıl pırıl gözleri ve toplumsal meselelere olan duyarlılığıyla evlerinin neşesiydi. Akşam yemekleri genellikle Elif’in gün içinde yaşadığı maceralar, okul arkadaşlarıyla kurduğu idealist planlar veya okuduğu kitaplardan alıntılarla şenlenirdi. Emre, bu tablonun bir parçası olmaktan gurur duyar, ancak her kahkahada, her övgüde, kalbinin ücra bir köşesindeki o çürük taşın ağırlığını hissederdi.

Son zamanlarda, bu ağırlık daha da artmıştı. Elif, okuldan sonra boş zamanlarını değerlendirmek için bir sivil toplum kuruluşunda gönüllü olmaya başlamıştı. Kuruluşun amacı, omurilik felçlilerine, özellikle de gençlere eğitim ve yaşam desteği sağlamaktı. Elif, bu işe kendini öyle kaptırmıştı ki, her akşam yemekte, gün içinde tanıştığı insanlardan, onların hikayelerinden bahsederdi. Emre başını sallayarak dinler, ara sıra Ayşe’yle göz göze gelip, kızlarının bu olgun davranışından duyduğu gururu paylaşır gibi yapardı. Ama bazen Elif’in anlattıkları, kalbindeki o çürük taşı sızlatırdı.

“Bugün Burak diye biriyle tanıştık baba,” dedi Elif bir akşam yemeğinde, sesi hayranlıkla doluydu. “Süper zeki bir çocukmuş. On yedi yaşındayken trafik kazası geçirmiş ve omurilik felci kalmış. Ama inanamazsın, hayata o kadar bağlı ki! Üniversiteyi açıktan bitirmiş, şimdi yazılım öğreniyor. Hayali kendi mobil uygulamasını yapmak.”

Emre’nin elindeki çatal tabağına hafifçe çarptı. “Burak mı?” diye sordu, sesi beklediğinden daha boğuk çıkmıştı.

“Evet, Burak,” dedi Elif, babasının dikkatini çekmesine sevinmişti. “Adı Burak Öztürk. Çok iyi bir çocuk. Kaza da tam on beş yıl önce, bizim bu semte yakın bir yerde olmuş. Düşünsene, hayatı bir anda altüst olmuş.”

On beş yıl. Semte yakın bir yer. On yedi yaşında bir genç. Adı Burak. Emre’nin dünyası dönmeye başlamıştı. On beş yıl önceydi, evet. Yirmi üç yaşındaydı. Mimarlık eğitimini yeni bitirmiş, büyük hayaller kuran genç bir adamdı. Bir cuma akşamı, arkadaşlarıyla kutlama yapmış, alkolün de etkisiyle direksiyon başına geçmişti. Yorgundu, neşeliydi, dikkatsizdi. Ve o an…

Gözleri kapandı Emre’nin, o geceyi tekrar yaşıyordu. İstanbul’un ara sokaklarından birinde, yağmur çiseliyordu. Önüne aniden çıkan siluet. Kornaya basacak vakti bile olmamıştı. Bir çarpma sesi, bir çığlık. Panik. Arabadan inip bakmak. Genç bir adam, yerde kanlar içinde yatıyordu. Titreyen elleriyle nabzına bakmaya çalışmıştı. Hızlı soluklar, baygın bir yüz. Ne yapacağını bilemedi. Telefonunu çıkarmış, sonra aklına gelen korkunç bir düşünceyle durmuştu. “Kariyerim biter. Hayatım mahvolur. Kim inanır kaza olduğuna? İçkiliydim.”

O korku, mantığının önüne geçmişti. İçindeki ses, “Git, kimse görmedi,” diye fısıldamıştı. Ve o gitmişti. Genç adamı orada, yağmurlu gecenin ortasında kaderine terk etmişti. Sonra, arabasının hasarını gizlice tamir ettirmiş, hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etmişti. Aylarca uyuyamamış, her polis sireninde kalbi ağzına gelmişti. Ama zamanla, başarıyla, Ayşe’yle olan aşkıyla, Elif’in doğumuyla, o geceyi zihnine kilitlemişti. Arada sırada, özellikle uykusuz gecelerde ya da şehrin belirli semtlerinden geçerken, o görüntüler canlanır, vicdanını tırmalardı. Ama sabah olduğunda, güçlü bir iradeyle hepsini tekrar içeri itmeyi başarırdı.

Şimdi ise, Burak Öztürk. Kızının yardım etmeye çalıştığı genç adam. Emre tabağındaki yemeği karıştırırken, Elif’in sesi uzaktan geliyordu. “Onu bir gün seninle tanıştırmak istiyorum baba. Mimarlığa da çok meraklı. Senin gibi birinden tavsiye almak ona çok iyi gelir.”

Emre’nin boğazı düğümlendi. “Evet, elbette canım,” diyebildi zar zor. “Neden olmasın?”

Sonraki günler Emre için bir işkenceye dönüştü. Her sabah uyandığında, Burak’ın adı zihninde yankılanıyordu. Ofiste toplantılarda, müvekkillerle konuşurken, zihninin bir köşesinde o genç adamın yüzü vardı. Elif eve geldiğinde, Emre’nin gerginliği artıyordu. Kızının her “Burak” dediğinde irkiliyor, terlemeye başlıyordu. Ayşe, kocasındaki bu değişimi fark etmeye başlamıştı.

“Emre, iyi misin aşkım? Son zamanlarda çok dalgınsın. Bir şey mi oldu? İşle ilgili bir sorun mu var?”

Emre, karısının endişeli gözlerine bakarken, yalan söylemekten yorulmuştu. Ama doğruyu söylemek, her şeyi yıkmak demekti. “Yok, yok canım. Yoğun bir dönemden geçiyoruz. Stresli biraz hepsi bu.”

Ayşe inanmamış gibiydi ama üstelemedi. Onların evliliği güven ve anlayış üzerine kuruluydu. Emre, Ayşe’nin ona olan inancını sarsmak istemiyordu. En çok da Elif’in gözündeki babalık imajının yerle bir olmasından korkuyordu.

Emre, bir akşam Elif’in telefonunda Burak’ın fotoğraflarını gördü. Gözlüklü, zayıf ama parlak gözleri olan genç bir adam. Yüzünde, kaza öncesi gençliğin tüm hayalleri vardı. Emre o gece, genç Burak’ın tekerlekli sandalyedeki halini gösteren başka bir fotoğrafı da gördü. Çöküş, umutsuzluk ve kabullenme… Omuzlarına binen yük dayanılmaz bir hal almıştı.

Uyku Emre için lüks olmuştu. Geceler boyu yatakta dönüp duruyor, tavana bakarak geçmişiyle boğuşuyordu. Vicdanı, şimdiye kadar susturduğu tüm sesleriyle çığlık atmaya başlamıştı. O günahı bir türlü temizleyemiyordu. Ne kadar bağış yapsa, ne kadar iyi bir baba ya da eş olmaya çalışsa da, o geceki kaçış zihninden silinmiyordu.

Bir öğleden sonra, Emre’nin kararı kesindi. Burak’ı görmek zorundaydı. Elif’ten, Burak’ın kaldığı rehabilitasyon merkezinin adresini aldı. Elif bunu babasının mimarlık merakına yordu. “Belki ona ilham verir, hayallerini gerçekleştirmesine yardımcı olur,” diye düşündü. Emre’nin kalbi acıyla sıkışırken, Elif’in saflığı onu daha da kahrediyordu.

Rehabilitasyon merkezine gitti. Kapıda durakladı. İçeri girmeye cesaret edemedi. Dışarıdan, camdan içeri baktı. Tekerlekli sandalyedeki gençleri gördü. İçlerinden birinin Burak olduğunu tahmin etti. Genç adam, diğerleriyle sohbet ediyor, hatta gülüyordu. Ama Emre, onun gözlerindeki o derin hüznü görebiliyordu. Yüzündeki neşeli maske, Emre’nin kendi maskesini hatırlattı. İşte oradaydı, hayatını mahvettiği genç adam.

Emre o gün içeri giremedi. Birkaç gün sonra tekrar gitti. Bu sefer içeri girdi, resepsiyonda bekledi. Adını söylemeden, gönüllülerin olduğu bir etkinliğin olup olmadığını sordu. Elif’in bahsettiği etkinliğin gününe denk geldi. Bir köşede, kalabalığın arasına karışmış, Burak’ı izledi. Burak, tekerlekli sandalyesinde, elinde bir tabletle bir şeyler çiziyor, ara sıra etrafındakilere gösterip gülümsüyordu. Emre’nin içindeki duvarlar teker teker yıkılıyordu. Bu genç adam, onun bir anlık korkaklığı yüzünden tüm hayallerinden mahrum kalmıştı.

O akşam Emre eve döndüğünde, Ayşe onu yatak odasında bekliyordu. Gözlerinde kararlılık vardı. “Emre, bana ne olduğunu anlatacak mısın artık? Aylardır böyle değilsin. Bana bir şey sakladığını biliyorum. Bu bizim evliliğimiz için iyi değil.”

Emre, karısının sesindeki sitem ve acıyla irkildi. Kaçacak yeri kalmamıştı. Yıllardır taşıdığı yük, o an patlamaya hazır bir volkan gibi kaynıyordu içinde. Oturdu yatağın kenarına. Başını ellerinin arasına aldı. “Ayşe… Çok kötü bir şey yaptım.”

Ayşe kocasının yanına oturdu, elini sırtına koydu. “Biliyorum, hissediyorum. Ne olursa olsun, yanındayım.”

Emre, karısının bu sözleriyle daha da yıkıldı. Nasıl yanımda olabilirdi ki? Nasıl affedebilirdi? “On beş yıl önce… Hani bir gece geç gelmiştim ya… Çok yağmur yağıyordu. Bir kaza… Bir adama çarptım Ayşe. Bir genç adama. İçkiliydim. Panikledim. Gittim oradan. Bıraktım onu.”

Ayşe’nin eli Emre’nin sırtından çekildi. Yüzü bembeyaz kesildi. Gözleri şaşkınlık ve dehşetle büyüdü. “Ne? Emre… Sen… Sen birini yaralayıp kaçtın mı?” Sesi titriyordu. “Bana neden söylemedin? Yıllardır… Yıllardır bu yükle mi yaşadın?”

“Korktum Ayşe. Her şeyimi kaybederim diye korktum. Mimarlık hayatım, itibarım, sonra sen… Elif…” Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. “O genç adam… Elif’in yardım ettiği Burak… O oymuş Ayşe. Benim çarptığım Burak. Onu tekerlekli sandalyeye mahkum ettim.”

Ayşe oturduğu yerden kalktı. Camın önüne gitti. Gözleri dolu doluydu. Kocasının bu itirafı, tüm hayatlarını, on beş yıllık evliliklerini bir yalan üzerine inşa ettiklerini gösteriyordu. Nasıl güvenebilirdi şimdi ona? Elif… Kızı bunu öğrendiğinde ne olacaktı?

“Neden şimdi?” diye fısıldadı Ayşe, sırtı Emre’ye dönüktü.

“Vicdanım… Elif’in onunla bu kadar yakınlaşması… Burak’ın yüzüne baktığımda, kendimi görmeye başladım Ayşe. O korkak, bencil Emre’yi. Artık taşıyamıyorum. Bu ev, bu aile, bu başarı… Hepsi bir yalanın üzerine kurulu.”

Ayşe döndü, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. “Peki şimdi ne yapacaksın?”

Emre derin bir nefes aldı. Gözleri kızarmıştı ama sesinde bir kararlılık vardı. Yıllardır ilk defa bu kadar netti. “Ne yapmam gerekiyorsa onu yapacağım. Gidip polise teslim olacağım. Burak’tan ve ailesinden özür dileyeceğim. Sonucu ne olursa olsun, buna katlanacağım. Sizin gözünüzde düşmeyi göze alacağım. Ama Elif’in bu gerçeği benden değil, başkasından öğrenmesini istemiyorum.”

Ayşe bir şey söylemedi. Sadece baktı Emre’ye. Gözlerinde kırgınlık, hayal kırıklığı ve belki de küçücük bir umut kırıntısı vardı. Emre’nin bu kararı, her ne kadar geç de olsa, bir erdemin başlangıcı olabilirdi. Belki de bu çürük taşı temizleyerek, hayatlarının yeni bir temele oturma şansı vardı.

Sabahın ilk ışıklarıyla, Emre eşinin hala uyumakta olan yüzüne baktı. Ardından Elif’in odasına gitti, uyuyan kızının alnına öpücük kondurdu. Gözleri yaşardı. Sonra usulca evden çıktı. Kalbinde yıllardır taşıdığı o ezici yük, yerini garip bir hafifliğe, acı bir huzura bırakmıştı. Arabasına bindi. Gideceği yeri biliyordu. Karakolun yolunu tuttu. Önünde uzun, zorlu bir süreç vardı. Her şeyini kaybedebilir, hayatının geri kalanını parmaklıklar ardında geçirebilirdi. Ama en azından, artık kimsenin bilmediği, çürük bir taşın gölgesinde yaşamayacaktı. Vicdan muhasebesi bitmiş, hesaplaşma başlamıştı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top