Aile Draması

Çizilmemiş Portre

8 dakikalık okuma · 1445 kelime

Elif, avucundaki bozuk paraları saydı. On sekiz yaşındaydı ve hayatı, o avucundaki demir parçaları kadar netti: az, sınırlı ve dikkatli kullanılması gereken. Kardeşi Zeynep ise, elindeki kırık pastel boyayla evin duvarına dev bir güneş çiziyordu. Güneş turuncu değil, mosmordu. Zeynep on iki yaşındaydı ve onun dünyası, Elif’inkinin aksine, sınırsız renklerle doluydu. Elif, hep bu zıtlığı sevmişti. Bir tarafı mantık, düzen ve sorumluluk, diğer tarafı ise hayal, coşku ve özgürlük. Onlar, birbirini tamamlayan iki yarım gibiydi.

Küçük bir Anadolu kasabasının mütevazı evinde, babaları fabrikadan aldığı cüzi maaşla zar zor geçinirken, anneleri ise evde dikiş dikerek ekmek parasına katkıda bulunuyordu. Elif, okulun en çalışkanıydı. Öğretmenleri onun gözlerindeki azmi, derslerindeki başarısını hep överdi. Tıp fakültesi, onun çocukluğundan beri kurduğu tek hayaldi. Beyaz önlüğüyle insanlara şifa dağıtmak, o küçük kasabadan çıkıp bilimin ışığında yürümek istiyordu. Zeynep ise, ders kitaplarının kenarlarına çizdiği portreler, tuhaf figürler ve hayali manzaralarla tanınırdı. Onun defterleri, renkli birer rüya günlüğü gibiydi. Resim yeteneği, kasabanın ufkunu aşacak kadar parlaktı.

Hayat, on sekizinci yaşın bitimiyle Elif’e bir ikilem sundu. Üniversite sınav sonuçları açıklandığında, Elif hayalini gerçekleştirmeyi garantilemişti: Hacettepe Tıp Fakültesi. Aile için büyük bir gurur, aynı zamanda büyük bir endişeydi. Ankara, kiranın, kitapların, yaşam giderlerinin çok pahalı olduğu bir şehirdi. Anne ve baba, gururlu ama çaresiz bakışlarla Elif’e sarıldılar. Bir hafta sonra, Zeynep’in sonuçları geldi. O da İstanbul’da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’ni kazanmıştı. Resim Bölümü. Ailenin sevinci, yerini derin bir sessizliğe bıraktı. İki üniversite. İki büyük şehir. İki pırıl pırıl hayal. Tek bir dar bütçe.

O gece sofrada kimse konuşmadı. Babalarının yorgun yüzündeki çizgiler, annelerinin gözlerindeki endişe, Elif’in yüreğini burktu. Zeynep, her zamanki neşesiyle farkında değildi belki de durumun ciddiyetinin, ya da öyle görünmek istiyordu. “Düşünsenize, birimiz doktor, birimiz ressam! Biz bu aileyi kalkındırırız!” diye heyecanla konuştu. Elif, Zeynep’in gözlerindeki o saf parıltıyı, sanata olan sınırsız tutkuyu gördü. Kendi hayali bir anlığına gölgelendi. O parlak beyaz önlük, Zeynep’in rengarenk paletiyle yer değiştirdi kafasında. Tıp, disiplin, kurallar… Resim, özgürlük, ifade… Belki de Elif’in kalbi hep bir yerlerde Zeynep’in özgürlüğüne imrenmişti.

İçinde bir şeyler kopup koptu. Ertesi sabah, kahvaltıda boğazını temizleyip konuştu Elif. “Anne, baba… Ben tıp okumak istemiyorum.” Sessizlik. Zeynep, elindeki peyniri düşürdü. Anne ve babanın yüzünde şaşkınlık, ardından bir hüzün belirdi. “Kızım, ne oldu? Yıllardır hayalin değil miydi?” diye sordu annesi titreyen bir sesle. Elif, yutkundu. “Düşündüm taşındım. Ben o kadar sorumluluk taşıyamam. Benim mizacıma uygun değilmiş doktorluk. Zeynep’in yeteneği başka. O gitsin İstanbul’a. Orada kendini geliştirsin. Ben burada, kasabada bir iş bulurum. Sınava seneye tekrar girerim, belki başka bir bölüm… Daha bana uygun bir şey.” Sesindeki kararlılık, yalanı gizlemek için titriyordu. Babası bir süre Elif’in gözlerine baktı, sanki içindeki gerçeği okumaya çalıştı ama Elif’in yüzündeki maske o kadar ustacaydı ki, kimse anlayamadı. Zeynep şaşkınlığını üzerinden attığında, gözlerinde beliren hafif bir rahatlama, Elif’in kararının doğru olduğunu fısıldadı ona. Bu, sessiz bir fedakarlığın ilk adımıydı.

Elif, kasabadaki küçük bir sağlık ocağında sekreterlik işi buldu. Doktorların, hemşirelerin beyaz önlüklerini giyip koridorlarda koşturduğunu gördükçe, içinden bir acı geçiyordu. Ama çabucak bastırıyordu bu hissi. Kendi masasında evrakları düzenlerken, bir yandan da Zeynep’in İstanbul’daki harçlığını, malzeme parasını nasıl göndereceğini hesaplıyordu. Annesinden babasından gizli, kendi maaşından ayırdığı her kuruşu zarfa koyup İstanbul’a yolluyordu. Zeynep’ten gelen her telefon, her mektup, Elif’in ruhunu besliyordu. Zeynep, İstanbul’u, okulu, yeni arkadaşlıklarını anlatırken, Elif’in yüzünde gururlu bir tebessüm beliriyordu. “İlk sergim olacak abla! Hayallerim gerçek oluyor!” dediği an, Elif o sağlık ocağının tozlu havasını teneffüs ederken bile gökyüzüne ulaşmış gibi hissetti.

Yıllar su gibi aktı. Zeynep, İstanbul’da kendine bir yer edinmiş, birkaç kişisel sergi açmış, ismi yavaş yavaş duyulmaya başlamıştı. Renkli, cesur tabloları sanat çevrelerinde dikkat çekiyordu. Kasabaya her geldiğinde, pırıl pırıl giysileri, modern tavırlarıyla, Elif’in küçük dünyasına rengarenk bir esinti getiriyordu. Elif ise değişmemişti. Aynı sağlık ocağında çalışıyor, aynı mütevazı hayatı sürdürüyordu. Saçlarına düşen aklar, yorgun omuzları, artık alışkanlık haline gelmiş hafif bir öksürük… Her şey, onun sessiz yaşanmışlığının birer nişanıydı. Zeynep, Elif’in yaşam tarzını bazen hafif bir alayla yorumlardı. “Abla, bu kasabada kalıp çürüyeceksin. Keşke o zaman tıbbı bırakmasaydın, en azından bir mesleğin olurdu. Bak ben… Hayatımı yaşıyorum.” Elif, sadece gülümserdi. “Ben böyle mutluyum Zeynep. Senin mutluluğun bana yeter.” Bu sözler, Elif’in kalbindeki derin yaranın üzerini kapatan bir sargı gibiydi.

Ama her sargının bir sonu vardı. Elif’in öksürükleri sıklaştı, yorgunluğu arttı. Doktora gitmeyi sürekli ertelemişti. Sonunda annesi zorla götürdü. Sonuçlar geldiğinde, doktorun yüzündeki ifade, annesinin kalbini buz gibi yaptı. Böbrek yetmezliği. İlerlemiş. Acil diyaliz ve uzun vadede organ nakli şarttı. Aile, Zeynep’ten saklamaya çalıştı durumu. Onun kariyerinin en önemli dönemlerinden biriydi, büyük bir galeride solo sergisi açmak üzereydi. Ama hastalık, sırrı daha fazla taşıyamayacak kadar büyüdü. Elif, hastaneye yatırılmak zorunda kaldı.

Annesi titrek bir sesle Zeynep’i aradığında, Zeynep önce anlamadı, sonra sesindeki panikten her şeyi kavradı. Sergiye son dokunuşları yaparken her şeyi bırakıp kasabaya koştu. Elif’i hastane yatağında, solgun ve zayıf gördüğünde, kalbi sızladı. Bu, tanıdığı Elif değildi. Sanki onun renkleri solmuş, yerini gri bir tabloya bırakmıştı.

Elif hastanedeyken, Zeynep evde onun eşyalarını düzenlemeye, lazım olabilecek şeyleri toplamaya çalışıyordu. Küçük, sade bir odaydı Elif’inki. Duvarlarda tek tük Zeynep’in gençlik eserleri asılıydı. Dolabın en üst rafında, eski bir battaniyenin altında, küçük, ahşap bir kutuya rastladı. Kutu toz içindeydi, kapağı menteşelerinden gevşemişti. İçini merakla açtı.

İlk gördüğü şey, buruşturulmuş ama özenle ütülenmiş, sararmış bir kağıt parçasıydı. Hacettepe Tıp Fakültesi antetli, Elif Yılmaz adına düzenlenmiş bir üniversite kabul mektubu. Tarihi okuduğunda, Zeynep’in nefesi kesildi. Kendi üniversiteye başladığı yılın tarihiydi. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Daha derinde, Elif’in beyaz önlüklü, genç ve ışıl ışıl gülen bir fotoğrafı vardı. Arkasında Elif’in el yazısıyla: “İlk ve son önlük provası. Rüyamdan uyanmadan hemen önce.”

Kutunun dibinde, küçük, kırmızı kapaklı bir defter vardı. Elif’in günlüklerinden biriydi. Titreyen elleriyle açtı defteri Zeynep. İlk sayfada yine aynı tarih:

“Bugün hayatımın en zor kararını verdim. Tıp fakültesi kazandığımı öğrendiğim anki o sevinç… Sanki dün gibi. Ama Zeynep’in yüzündeki o ışık… Onun gözlerindeki o sanat aşkı… Babamın o yorgun bakışları… Biliyorum ki ikimiz birden gidemeyiz. Biliyorum ki ailem daha fazla yük kaldıramaz. Ben vazgeçebilirim. Benim hayalim beyaz bir önlük ama Zeynep’inki, tüm bir evreni renklendirmek. Benim hayalim şifa dağıtmak ama onunki, ruhlara dokunmak. Belki de onunki daha değerli, daha büyük. ‘Mizacıma uygun değil,’ diyeceğim. Yalan söyleyeceğim. Kimse anlamayacak. O da anlamayacak. Ama ben bu yalanla yaşamayı, onun hayallerinin gerçek olduğunu görmeye değişirim. Zeynep, sen parlayacaksın. Ve ben, senin ışığında ısınacağım. Bu benim sessiz yeminim olsun.”

Cümleler, Zeynep’in gözlerini yaktı. Gözyaşları, Elif’in el yazısının üzerine düşüp harfleri bulandırdı. Yıllardır süren o sessiz fedakarlık, şimdi bu küçük kutuda, tüm çıplaklığıyla önündeydi. Elif’in yüzüne çarptığı “çürüyeceksin” sözü, bir tokat gibi yankılandı zihninde. O, kendi sanatını yaşarken, Elif kendi sanatını, kendi hayatını onun için feda etmişti. Elif’in yüzündeki tebessümün arkasındaki acıyı, gözlerindeki o derin hüzünlü bakışı şimdi anlıyordu.

Zeynep, kutuyu kucağına bastırarak hastaneye koştu. Elif’in odasına girdiğinde, Elif uyuyordu. Zayıf kolları, incecik parmakları… Zeynep, Elif’in elini tuttu. Elif gözlerini açtı. Zeynep’i görünce zayıf bir gülümsemeyle gülümsedi.
“Zeynep, ne oldu? Neden ağlıyorsun?” diye fısıldadı.
Zeynep, konuşmakta güçlük çekiyordu. Boğazı düğümlenmişti. Kutuyu yatağın yanındaki komodinin üzerine koydu. Elif, kutuyu ve içindeki mektubu görünce gözlerini kaçırdı.
“Abla… Neden?” dedi Zeynep hıçkırıklarla. “Neden bana söylemedin? Yıllarca… Benim için…”
Elif, başını hafifçe yana çevirdi. “Saçmalama Zeynep. Ben mutluydum öyle. Senin başarın benim başarım gibiydi. Ben o hayali seninle yaşadım.” Sesindeki zayıflığa rağmen, o eski kararlılık vardı. “Ben doktor olsaydım, belki de seni böyle destekleyemezdim. Kim bilir? Herkes kendi yolunu seçer.”
“Ama bu senin seçimin değildi,” dedi Zeynep. “Bu bir fedakarlıktı. Benim için.”

Elif, Zeynep’in elini sıktı. Gözlerinde derin bir sevgi vardı. “Senin fırçanla çizdiğin her resimde, benim de bir rengim vardı Zeynep. Hiçbir şey kaybetmedim ben. Aksine, senin eserlerinde yaşıyorum.”

Zeynep, o an, Elif’in sessiz fedakarlığının sadece bir hayalden vazgeçmek olmadığını anladı. Bu, kendi kimliğinden, potansiyelinden, bireysel mutluluğundan vazgeçip, tüm ruhuyla bir başkasının ışığına adanmış bir yaşam demekti. Bu, Elif’in çizilmemiş portresiydi. Bir beyaz önlük yerine, bir kız kardeşin yüreğine nakşedilmiş sevgi ve fedakarlık tablosu.

Zeynep, o günden sonra Elif’in yanından ayrılmadı. Sergisini erteledi. Doktorlarla konuştu, en iyi tedavi yöntemlerini araştırdı. İstanbul’daki evini Elif’e uygun hale getirmek için kolları sıvadı. Elif’in tedavi masraflarını, kendi kazancıyla karşıladı. Onun için en iyi doktorları buldu, en konforlu ortamı sağladı. Elif’in hayatına renk katmak için uğraştı. Küçük resim defterleri aldı, kalemler aldı. Elif’in de çizebileceği basit motifler öğretti ona. Elif’in elleri artık eski gücünde değildi ama yine de o defterlere küçük çiçekler, kuşlar çizerken yüzünde uzun zaman sonra ilk defa gerçek bir tebessüm beliriyordu.

Zeynep, sanatını Elif’in anısına ithaf etmeye karar verdi. Yeni sergisinin adı “Elif’in Renkleri” olacaktı. Her fırça darbesinde, Elif’in sessiz fedakarlığını, onun kayıp hayallerini, ama aynı zamanda hayatın en saf ve koşulsuz sevgisini yansıtacaktı. Elif’in hayatı kurtulur mu bilinmezdi, ama Zeynep artık biliyordu ki, ablasının o çizilmemiş portresi, onun eserlerinde sonsuza dek yaşayacak, her fırça darbesinde ruhlara dokunacaktı. Ve bu kez, Elif de, hayatının geri kalanını, sadece veren değil, aynı zamanda alan olarak, sevginin ve minnetin sıcaklığında yaşayacaktı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top