Aile Dramı

Çifte Hayat

10 dakikalık okuma · 1887 kelime

Elif, hayatının her köşesini özenle tasarlamıştı. Modern çizgilerle döşediği Boğaz manzaralı evlerinin her bir detayı, iç mimarlık yeteneğinin ve titiz karakterinin bir yansımasıydı. Aynı özen ve titizlikle, kocası Emre ile kurduğu hayatı da ilmek ilmek işlemişti. Beş yıldır evliydiler ve her geçen gün birbirlerine daha da kök saldıklarını hissediyorlardı. Emre, başarılı bir üniversite hocası, karizmatik, bilgili ve en önemlisi, Elif’e adanmış bir adamdı. Akşam yemeklerinde paylaştıkları esprili sohbetler, hafta sonu yaptıkları uzun yürüyüşler, birbirlerinin gözlerinin içine bakarken kayboldukları o derin anlar… Tüm bunlar, Elif’in kendisi için yarattığı cennetin yapı taşlarıydı.

O özel akşam, beşinci evlilik yıl dönümlerini kutluyorlardı. Elif, Emre’nin en sevdiği deniz mahsullerini hazırlamış, masayı en zarif takımlarıyla donatmıştı. Emre, elinde kocaman bir çiçek buketi ve küçük, kadife bir kutuyla kapıdan girdiğinde, Elif’in kalbi her zamanki gibi yerinden fırlayacak gibi oldu. Sarıldılar, koklaştılar. Emre’nin fısıltısı kulağına ulaştı: “Hayatımın anlamı, beş yıl değil, sanki hep sendeymişim gibi…”

Yemek sonrası, Emre kutuyu uzattı. İçinden narin bir pırlanta kolye çıktı. “Senin ışıltına eş değer değil ama benim sana olan sevgimin küçük bir sembolü.” Elif’in gözleri doldu. Böyle anlar için yaşamıyor muydu? Gerçek aşk, sonsuz güven ve huzur…

Gece ilerledikçe, Elif telefonunu kontrol etti. Gelen bir mesaj dikkatini çekti. Tanımadığı bir profil fotoğrafı, bir kadından geliyordu: “Merhaba Elif Hanım. Emre’nin gerçek yüzünü biliyor musunuz? Bilmelisiniz.”

Elif’in kaşları çatıldı. Muhtemelen deli bir hayran ya da Emre’nin eski, saplantılı bir öğrencisiydi. Emre’nin popülaritesi malumdu. Mesajı sildi ve telefonunu kapatarak Emre’ye biraz daha sokuldu. Böyle saçmalıklar, bu mükemmel geceye gölge düşüremezdi.

Ertesi gün, mesaja cevap vermemiş olmasına rağmen aynı kadından bir mesaj daha geldi. Bu sefer daha açıktı: “Adım Derya. Emre’nin geçmişiyle ilgili çok önemli bir şey öğrenmelisiniz. Sizinle konuşmak zorundayım. Aysun’u ve Arda’yı biliyor musunuz?”

Elif’in içini aniden buz gibi bir rüzgar kesti. Aysun? Arda? Bunlar kimdi? Emre’nin hayatında hiç duymadığı isimlerdi. Bu sefer mesajı silmedi. Yatağın kenarına oturup, avuç içleri terlerken mesajı tekrar okudu. Bir yanardağın eşiğinde durduğunu hissetti. Bu, sadece bir hayranın öfkesi olamazdı.

Emre o sırada evde değildi, üniversitedeydi. Elif, titreyen elleriyle Derya’nın profilini inceledi. Gerçek bir kadın gibi görünüyordu, sahte bir hesap değildi. Fotoğraflarında çocuklu, sıradan bir hayat vardı. İçindeki merak, korkunun önüne geçti. Derya’ya kısaca cevap yazdı: “Kimsiniz? Ne istiyorsunuz?”

Cevap anında geldi: “Emre’nin sakladığı gerçeği size anlatmak istiyorum. Yüz yüze görüşmeliyiz.” Derya, yakınlardaki bir kafenin adını ve saati verdi.

Elif, gün boyu toplantılara ve sunumlara odaklanamadı. Zihni, Derya’nın mesajıyla kurduğu cümleler arasında gidip geliyordu. Emre’nin ne gibi bir sırrı olabilirdi ki? Kendisiyle ilgili her şeyi bildiğini sanıyordu. Ebeveynleri genç yaşta vefat etmişti, tek çocuğu olduğunu biliyordu, annesiz babasız büyümüş olmanın zorluklarından bahsetmişti hep. Geçmişini çok derinlemesine konuşmaktan kaçındığını şimdi fark etti. O zamana kadar, hassas bir konu olduğu için üstüne gitmemişti. Belki de gitmeliydi.

Akşam eve döndüğünde Emre, Elif’in yüzündeki gerginliği hemen fark etti. “Bir sorun mu var aşkım? Çok düşünceli görünüyorsun.”
Elif, yutkundu. “Hayır, sadece… işler biraz yoğundu bugün.” Derya ile görüşmeden Emre’ye bir şey söyleyemezdi. Ya her şey bir yanlış anlaşılmaysa? Ya da daha kötüsü, bir tuzaksa?

Ertesi gün, Elif o kafeye gitti. Kalbi göğsünde gümbür gümbür atıyordu. Derya, köşede, pencere kenarında oturan, 40’lı yaşlarında, yorgun bakışlı bir kadındı. Elif’i görür görmez tanıdı.
“Elif Hanım, hoş geldiniz. Geldiğiniz için teşekkür ederim.” Derya’nın sesi titrek, ama kararlıydı.
Elif oturdu, ellerini masaya kenetledi. “Doğrudan konuya girelim. Ne bu? Kimsiniz? Emre ile ne alakanız var?”
Derya derin bir nefes aldı. “Benim adım Derya. Emre’nin gerçek adı Can. O benim ablam Aysun’un kocasıydı.”
Elif’in beynine kaynar sular döküldü. “Ne saçmalıyorsunuz siz? Emre benim kocam. Onun adı Emre Yılmaz.”
“On yıl önce, o adı değiştirdi. Yeni bir kimlik edindi. Eskisini tamamen sildi.” Derya’nın sesi hüzünlüydü. “Aysun ve Can çok genç yaşta evlenmişlerdi. Bir oğulları oldu, Arda. Hayatları zordu, Can iş bulmakta zorlanıyordu. Sonra bir gün, bir iş görüşmesine giderken ortadan kayboldu. Bir trafik kazası süsü verildi. Polis arama yaptı ama cesedini bulamadı. Sadece kaza yerinde parçalanmış bir motosiklet ve birkaç kişisel eşyası vardı. Resmi kayıtlara ‘kayıp’ olarak geçti, ama biz öldüğüne inandık.”
Derya’nın gözleri dolmaya başladı. “Aysun yıkıldı. Bir başına kaldı, küçük Arda ile. Yıllarca zorluklarla mücadele etti. Arda babasız büyüdü. Aysun, Can’ı hiç unutamadı. İkinci bir hayat kurmayı hiç düşünmedi.”
Elif’in midesi bulandı. Bu imkânsızdı. Kocasının böyle bir geçmişi olamazdı. “Nereden çıkardınız bunları? Kanıtınız var mı?”
Derya, çantasından buruşmuş, eski bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafta genç bir kadın, küçük bir çocuk ve Elif’in Emre diye tanıdığı adamın daha genç, daha zayıf hali vardı. Emre’nin kolunda, Elif’in çocukluk düşüşü diye bildiği iz aynı yerdeydi. Hatta Emre’nin boynundaki küçük ben bile birebir aynıydı.
“Bu benim ablam Aysun, bu da Arda. Ve bu da… Can. Yani sizin Emre’niz.” Derya’nın sesi titredi. “Geçen yıl, ablamın rahatsızlığı için doktor ararken, yerel bir gazetede üniversitenin yeni profesörleri hakkında bir haber gördüm. Tanıdık bir yüz. O an dünyam başıma yıkıldı. Can yaşıyordu! Yeni bir hayat kurmuştu. Bizi unutmuştu.”
Derya gözyaşlarını silerken devam etti: “Önce emin olmaya çalıştım. Eski dosyaları, kayıtları buldum. Adını ne zaman değiştirdiğini, yeni kimliğini nasıl edindiğini araştırdım. Her şey ortadaydı. Arda şimdi on beş yaşında. Babasının yaşadığını öğrenirse ne olacak bilmiyorum. Ablam hâlâ Can’ın adını anar. Ben sadece ablamın ve Arda’nın hakkını arıyorum. Bu yalanın ortaya çıkması gerekiyor.”

Elif’in başı dönüyordu. Kalbi göğsüne sıkışmış, nefes almakta zorlanıyordu. Karşısındaki kadın delüzyon görmüyor, gerçekleri anlatıyordu. Fotoğraftaki adam Emre’ydi. Emre, yani Can. Ailesini terk eden, ölü taklidi yapan, yeni bir hayat kuran bu adam… Elif’in eşiydi.

Kafeden nasıl çıktığını, nasıl evine döndüğünü hatırlamıyordu. Tüm o mükemmel anlar, Emre’nin gözlerinin içindeki o derin bakışlar, fısıldadığı her “seni seviyorum”… Şimdi birer yalan kümesine dönüşmüştü. Evleri, bir anda soğuk ve yabancı bir mekana dönüşmüştü. Her şey Emre’nin yalanıyla inşa edilmişti.

Akşam, Emre eve geldiğinde Elif onu bekliyordu. Salonun ortasında, elinde Derya’nın verdiği fotoğrafla duruyordu. Emre, Elif’in yüzündeki ifadeyi gördüğünde duraksadı. Yüzündeki gülümseme yavaşça soldu.
“Elif? İyi misin? Ne oldu?”
Elif, Emre’ye doğru bir adım attı. Sesini kontrol etmeye çalıştı ama titrek çıktı. “Bunlar ne, Emre?” Fotoğrafı uzattı.
Emre’nin yüzü bembeyaz oldu. Gözleri fotoğrafta, sonra Elif’te gezindi. Ne diyeceğini bilemediği her halinden belliydi.
“Bu… bu bir yanlış anlaşılma Elif. Nereden buldun bunu?” Sesi kısık çıkmıştı.
“Yanlış anlaşılma mı?” Elif’in sesi yükseldi. “Bunlar sen misin? Bu kadın kim? Bu çocuk kim, Emre? Yoksa Can mı demeliyim sana?”
Emre’nin omuzları çöktü. Gözleri kaçamak, yüzünde dehşetle karışık bir çaresizlik vardı.
“O kadın sana ne söyledi?”
“Her şeyi! Senin yalanlarını, senin arkanda bıraktığın hayatları, senin hiç var olmamış gibi yaptığın çocuğunu! Ölü taklidi yaptığını! Yeni bir kimlik aldığını! Her şeyi!” Elif’in sesi artık çığlığa dönüşmüştü. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. “Ben kiminle evliyim, Emre? Ben seni tanıdığımı sandım! Sen kimsin?”
Emre, yere yığılacak gibi oldu. Koltuğa oturdu. Yüzünü elleriyle kapattı. “Lütfen Elif… Dinle beni… Her şeyi anlatacağım. Ama bu… bu sandığın gibi değil.”
“Sandığım gibi mi değil? Ne sandım ki ben, Emre? Evlendiğim adamın hayatında kocaman bir kara delik olduğunu mu? Bir yalan makinesi olduğunu mu? Bir babanın kendi çocuğunu terk edip ölü taklidi yapabileceğini mi?”
“Hatalar yaptım Elif. Gençtim, cahildim. Aysun’la evlendiğimizde on dokuz yaşındaydım. Arda doğduğunda yirmi. Hiçbir şeyim yoktu. İşsizdim, perişandım. Geleceğim yoktu. Ne Aysun’a ne de Arda’ya verebilecek hiçbir şeyim yoktu. Bunalıma girdim. Bu hayattan kaçmak istedim. Öyle büyük bir çaresizlikti ki bu…” Emre’nin sesi hırıltılıydı. “Benden bir şey bekleyen herkesten kaçmak istedim. Kaza… Kaza bir çıkış yoluydu. O an öldüğümü sanmalarına izin vermekten başka çarem olmadığını düşündüm.”
Elif, şok içindeydi. Çaresizlik… Bu çaresizlik, bir insanın kendi ailesini terk etmesine gerekçe olabilir miydi?
“Peki ya Aysun? Ya Arda? Onların çaresizliğini düşündün mü hiç? Onları nasıl bir ateşe attın?”
“Düşündüm Elif! Her gün, her gece düşündüm! Suçluluk beni yiyip bitirdi. Ama geri dönemezdim. Geri dönmek… O eski Can olmaktı. O eski Can’ın hiçbir şeyi yoktu. Hiçbir umudu yoktu. Ben kendimi öldürdüm Elif. Sana kavuşmak için, bu hayatı kurmak için, ben bambaşka bir adam oldum. O eski ben öldü. Sen… sen benim yeniden doğuşumdun. Temiz bir sayfa, yeni bir başlangıç. Ben seni çok sevdim Elif. Seni hiç kandırmak istemedim. Ama geçmişimi seninle paylaşamazdım. Kaybetmekten korktum.”
Emre’nin gözleri yaşlarla doluydu. Elif, Emre’nin yüzüne baktı. Yıllarca sevdiği, güvendiği adamın sureti hâlâ oradaydı ama gözlerinin ardında yatan yabancı, Elif’in içini ürpertiyordu. Bu adam, Elif’in Emre’si değildi. Bu, Can’dı. Bir yalanla var olan, yalanla nefes alan bir adam.

“Kaybetmekten mi korktun?” Elif’in sesi alaycı çıktı. “Peki şimdi? Şimdi her şey bitti, Emre. Bitti. Benim sana olan güvenim bitti. Benim sana olan inancım bitti. Benim seninle olan geleceğim bitti.”
Emre, Elif’in ayaklarına kapanacak gibi oldu. “Hayır Elif, lütfen! Biten hiçbir şey yok. Ben değiştim. Sana yemin ederim. Ben artık o adam değilim. Ben seninle kurduğum bu hayatı seviyorum. Arda’ya bakarım, Aysun’a yardım ederim. Ne isterlerse yaparım. Ama sen… sen beni bırakma. Sen olmazsan, o eski Can’a geri dönerim. Ben sana muhtacım Elif.”

Elif, Emre’nin ağlayarak yaptığı yakarışları dinlerken, içinde bir buz kütlesinin büyüdüğünü hissetti. Duyduğu şey, pişmanlıktan çok, bir bağımlının çaresizliği gibiydi. Emre, onu kaybetmekten değil, kurduğu bu yeni, konforlu, saygın hayatı kaybetmekten korkuyordu. Ve bu hayatın temeli Elif’ti.

Günler, haftalar birbirini kovaladı. Elif, Emre’yle aynı evin içinde, ama ayrı dünyalarda yaşıyordu. Yemek yemiyor, uyuyamıyordu. Mimarlık ofisindeki projeleri bile bir kenara bırakmıştı. Gözlerinin önünden hiç gitmeyen, o genç kadın Aysun’un ve babasız büyüyen Arda’nın suretleriydi. Emre’nin “çaresizlik” dediği şey, Elif’in gözünde bir canavarlığa dönüşmüştü. Bir insanın kendi geçmişini tamamen silme ve başkalarının hayatlarını altüst etme hakkı var mıydı?

Derya ile tekrar görüştü. Arda’nın Emre’nin fotoğrafını gördüğünde şaşkınlığını, öfkesini ve hayal kırıklığını anlattı. Ergenlik çağındaki bir çocuğun yıllarca ölü bildiği babasının aslında yaşadığını ve yeni bir hayat kurduğunu öğrenmesi… Elif, bu yıkımın boyutlarını düşündükçe Emre’ye olan nefreti büyüdü.

Bir akşam, Elif salonda tek başına otururken, Emre yavaşça yanına geldi.
“Bir şey söylemeliyim Elif.” Sesi yine o çocuksu pişmanlıkla doluydu. “Ben… Ben Derya ile konuştum. Arda ile de görüştüm.”
Elif, başını çevirip Emre’ye baktı. Gözlerinde ne bir umut ne de bir sevgi kırıntısı vardı. Sadece merak.
“Nasıl geçti?”
“Çok zordu. Arda bana öfke doluydu. Haklı. Aysun… o da çok kırgın. Ama… ama ben onlara yardım edeceğimi söyledim. Arda’nın eğitimi, Aysun’un ihtiyaçları… Her konuda onlara destek olacağım.”
Elif gülümsedi. Acı bir gülümsemeydi bu. “Parayla mı ödeyeceksin vicdan borcunu, Emre?”
“Başka ne yapabilirim ki Elif? Zamanı geri döndüremem. Ama geleceği değiştirebilirim.”
“Evet, değiştirebilirsin.” Elif yavaşça ayağa kalktı. “Değiştirebilirsin. Ama benimle değil. Benimle senin geleceğin yok, Emre. Benim seninle kurduğum hiçbir şey gerçek değilmiş.”

Emre şaşkınlıkla Elif’e baktı. “Ne demek istiyorsun Elif? Bizi mi bitireceksin?”
“Bizi sen bitirdin Emre. O ilk yalanı söylediğin gün, beni de, kendimizi de bitirdin. Ben bir yalanın üzerine inşa edilmiş bir hayatı yaşayamam. Ben sahte bir aşka, sahte bir güvene inanamam.”
“Ama seni seviyorum!” Emre’nin sesi yükseldi. “Bizim aşkımız gerçek!”
“Senin için belki. Ama benim için… benim için her şey bulanıklaştı. Gözlerinin içine bakınca, o babasız çocuğun, o yıkılmış kadının yüzünü görüyorum. Seni seviyordum Emre. Ama sen, o sevdiğim adamı, o güvenilir adamı öldürdün. Tıpkı Can’ı öldürdüğün gibi.”

Elif, odasına döndü. Valizini hazırlamaya başladı. Elbiselerini katlarken, o özel yıl dönümü kolyesine takıldı gözü. Pırlanta ışıldıyordu. Ama Elif’in gözünde, o pırıltı artık bir yalanın göz kamaştırıcılığıydı. Kolyeyi aldı, kadife kutusuna koydu ve başucundaki komodinin üzerine bıraktı. Onu almayacaktı.

Sabahın ilk ışıklarıyla, Elif evden ayrıldı. Kapıyı sessizce kapatırken, Emre’nin odasından gelen hıçkırık seslerini duydu. İçinde bir acı, bir keder hissetti. Bu, beş yıllık güzel bir rüyanın yıkılışıydı. Ama aynı zamanda, özgürleşiyordu. Yalanların gölgesinden, sahte bir mutluluğun prangalarından kurtuluyordu.

Elif, apartmandan çıktığında, Boğaz’ın üzerinden doğan güneşe baktı. Yeni bir gün başlıyordu. Yüzündeki gözyaşlarını silerken, artık kendi gerçeğiyle, kendi yoluyla yürümesi gerektiğini biliyordu. Acı, bir süre daha onunla kalacaktı, biliyordu. Ama en azından, bu acı gerçekti. Ve gerçek, her zaman yalandan daha güçlüydü.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top