Aile Dramı

Çiçeklerin Gizlediği Sır

8 dakikalık okuma · 1074 kelime

Elif, İstanbul’un kalabalık sokaklarında fotoğraf makinesiyle kendi köklerini arayan bir rüyaperest gibi dolaşıyordu. Kadrajına giren her yüz, her mimari detay, sanki ona kayıp bir parçayı fısıldıyordu. Yirmi yedi yaşındaydı ve hayatının büyük bir yalan üzerine kurulu olduğunu yeni öğrenmişti. Kendisini dünyaya getiren anne ve babası sandığı kişiler, aslında onu bebekken evlat edinmişti. Onlar harika insanlardı, sevgilerini hiç esirgememişlerdi; ama Elif’in içinde, tanımlayamadığı bir boşluk vardı. Kimdi o? Nereden gelmişti? Gerçek annesinin gözleri ne renkti? Bu sorular, ruhunda yankılanan dipsiz bir kuyuya dönmüştü.

“Kökler” adını verdiği fotoğraf projesi, aslında kendi kişisel arayışının bir yansımasıydı. Hayatlarını sıfırdan inşa etmiş, geçmişlerini geride bırakarak yeni bir başlangıç yapmış kadınların hikayelerini belgelemek istiyordu. Bu yolla, belki kendi hikayesini de bulabileceğine inanıyordu. Bir dergiye gönderdiği taslakla dikkat çekmiş, küçük bir ön avansla İstanbul’un labirent gibi sokaklarında portre avına çıkmıştı. Bir gün, Karaköy’deki eski bir pasajın köşesinde, dışarı taşan rengarenk çiçekleriyle adeta cennetten bir köşe gibi duran bir dükkan gördü: “Defne Çiçek Tasarım.” Dükkanın tabelasındaki el yazısı, pencerelerden sızan hafif jazz müziği ve içeriden gelen enfes çiçek kokusu, onu içeri çekmeye yetmişti. İçeride, kırklı yaşlarının sonlarında, saçları özenle toplanmış, zarif ve dingin bir kadın çiçekleri düzenliyordu. Yüzünde, derin bir huzurla karışık, kolay kolay çözülemeyecek bir melankoli vardı. İşte, aradığı “köklere” sahip kadınlardan biri olabilirdi.

Defne, Elif’in kendisiyle röportaj yapma isteğini ilk başta tereddütle karşıladı. Yıllarca geçmişini bir sır perdesiyle örtmüştü ve artık o perdenin aralanmasını istemiyordu. Ama Elif’in içten, samimi bakışları ve projesinin “kaybolmuşluktan doğan yeniden varoluş” teması Defne’nin kalbine dokundu. Defne, genç yaşta bir köyden İstanbul’a gelmiş, sıfırdan bir hayat kurmuştu. Çiçeklere olan aşkı, ona her zaman güç veren tek şey olmuştu. Küçük bir tezgahtan başlayarak bu butik dükkanı açana kadar çok zorluklar çekmiş, ama asla pes etmemişti. Bu hikaye, Elif’in projesi için biçilmiş kaftandı.

Elif ve Defne’nin buluşmaları, dükkanın o mis kokulu atmosferinde başladı. Elif, makinesiyle Defne’yi çalışırken, çiçekleri düzenlerken, müşterilerle konuşurken çekiyordu. Defne’nin elleri, her çiçeğe nazikçe dokunurken, adeta bir sanatçı edasıyla hareket ediyordu. Elif, Defne’nin gözlerinde, zaman zaman kendi gözlerine benzeyen bir ifade yakaladığını hissetti. Bu, tuhaf bir şekilde tanıdıktı. Defne de, genç kadının enerjisi, içindeki heves ve o derin hüzünlü bakışlarından etkilenmişti. Elif’i her gördüğünde, kalbinin derinliklerinde unutmaya çalıştığı, bastırdığı bir acı yeniden canlanıyordu. Özellikle Elif’in sol bileğindeki minik, kahverengi doğum lekesini fark ettiğinde, Defne’nin elleri titremeye başladı. Aynı leke, otuz yıl önce kucağına aldığı o minicik bebekte de vardı. Ama bu imkansızdı, değil mi? Yıllardır kendine anlattığı hikaye, o bebeğin başka bir şehirde, başka bir hayat yaşadığıydı. Bu kadar yakın olamazdı.

Elif, Defne’nin hikayesini dinlerken, annesinin kendisine anlattığı, onu evlat edindikleri günleri düşündü. Henüz birkaç aylık bir bebekmiş. Hastaymış, zayıfmış ve onu bırakan annesi, bir notla beraber, birkaç eski giysi ve el örgüsü, sarı-lacivert bir battaniye bırakmış. “Adı Eylül olsun,” yazıyormuş notta, “mutlu bir hayatı olsun.” Elif’e kendi adını vermişlerdi ama Eylül ismi de her zaman kalbinde özel bir yer tutmuştu. Bu battaniye, onun için hep gizemli bir bağ olmuştu. Çocukken bu battaniyeye sarılarak uyur, bir gün onu ören ellerin izini bulacağını hayal ederdi.

Bir öğleden sonra, Elif dükkana gittiğinde Defne, gözleri kan çanağı gibi, çiçekleri kesiyordu. Gergindi, tedirgindi. Elif, onu hiç böyle görmemişti. “Defne Hanım, iyi misiniz?” diye sordu. Defne, elindeki makası bırakıp derin bir nefes aldı. “Bana hikayeni anlattın Elif. Köklerini aradığını. Peki ya bulursan? Ya o kökler, seni mutlu etmeyecek bir geçmişe çıkarsa?” Sesi titriyordu. Elif omuzlarını silkti. “Bilmiyorum. Ama en azından bilmek isterim. Bilmemek, hep eksik kalmak gibi.”

O an, dükkanın kapısı açıldı ve Elif’in annesi Ayşe içeri girdi. Ayşe Hanım, Elif’i küçükken Defne’nin dükkanından sık sık çiçek alırken görmüş, ama tanışmamışlardı. Elif’in projesi sayesinde daha da sık görüşmeye başlamışlardı. Ayşe Hanım, Defne’yi selamladıktan sonra, Elif’e döndü. “Kızım, seni aradım. Geçen hafta köydeki evimizi düzenlerken bulduğum o battaniyeyi sana getirdim. Belki projen için kullanırsın, fotoğraf çekimlerinde bir anı olarak yer alır.” Elif’in elindeki battaniye, yıllarca sarılıp uyuduğu, sarı-lacivert, kendine özgü desenleri olan o battaniyeydi.

Defne’nin gözleri battaniyeye takıldı. Rengi solmuş, kenarları yıpranmış olsa da, o deseni, o ilmekleri asla unutamazdı. Köyde annesinin kendi elleriyle ördüğü, tek bir tanecik olandan… Bebeğini emanet ettiği o battaniye… Nefesi kesildi. Yanaklarından süzülen yaşlarla, yavaşça Elif’in bileğine uzandı, parmağıyla minik doğum lekesini okşadı. “Eylül…” diye fısıldadı sesi soluk, titrek. “Benim Eylül’üm…”

Elif şaşkınlıkla annesine, sonra Defne’ye baktı. Annesi Ayşe Hanım’ın yüzü bembeyaz kesilmişti. Gözleri yaşla doluydu, Defne’ye acıyla bakıyordu. Sessizlik, dükkanın çiçek kokulu atmosferini ağır bir bulut gibi kapladı. Elif’in içinde bir şeyler parçalandı. Boşluk dediği şey, bu muydu? Beklediği cevap, bu muydu?

Ayşe Hanım, zorlukla konuşmaya başladı. “Biz sana her şeyi anlatmıştık kızım… Notu, battaniyeyi… Ama ismini, yüzünü asla görmemiştik annenin. Sadece ‘Eylül’ yazıyordu notta. O zamanlar bu dükkan yoktu. Sadece küçücük bir tezgahta çiçek satardı, gözleri hep yaşlı, hep hüzünlü… Sık sık oradan çiçek alırdım, içimden bir ses hep bu kadının bir hikayesi var derdi. Ama hiç konuşmadık. Bu kadar yıl sonra…” Sesi boğuldu.

Defne, Elif’in elini tuttu. Titrek parmakları, yıllardır sakladığı acıyı ve umudu bir araya getiriyordu. “Ben… Ben çok gençtim. On yedi yaşındaydım. Köyde… Bizi ayırdılar. İstanbul’a geldim, kimsesizdim. Tek başıma büyüttüm seni karnımda. Ama… O gün, çok hastaydın. Param yoktu. Kimseye sığınamadım. Notu bıraktığımda içim kan ağlıyordu. Adının Eylül olmasını istedim, sonbaharın hüznü gibiydi her şey… Ama umut da taşısın istedim. O battaniyeyi… Annem örmüştü. Tek yadigarımdı senden.” Gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu. Otuz yıldır boğazında düğümlenen cümleler, nihayet özgür kalmıştı.

Elif’in dünyası başına yıkılmıştı. Bir yandan tarifsiz bir acı, bir yandan da yıllardır aradığı “kayıp parçayı” bulmanın şokuyla sarsılıyordu. Ama içindeki boşluk, bu acıya rağmen, ilk kez dolmaya başlamıştı. Annesi, Ayşe Hanım, ona yaklaştı ve sarıldı. “Biliyorum kızım, zor bir şey bu. Ama biz seni hep sevdik. O da seni sevmiş. Sadece o gün başka bir yolu yokmuş.”

Elif, annesinin kollarından sıyrılarak Defne’ye baktı. Gözleri hala yaşlıydı, ama içinde bir anlayış parlamıştı. Belki de bu, bulduğu en gerçek “kök”tü. Kaybolmuşluktan doğan, otuz yıllık bir suskunluğun ardından yeşeren, adı gibi bir çiçek gibi filizlenen yeni bir başlangıç.

O günden sonra, Defne Çiçek Tasarım dükkanı, iki kadının hikayesinin sessiz tanığı oldu. Elif, “Kökler” projesini tamamladı, ama şimdi içinde çok daha derin, çok daha kişisel bir hikaye taşıyordu. O ve Defne, bir anda anne-kız olmanın tüm karmaşasını, acısını, sevinçlerini deneyimlemeye başladılar. Kolay değildi. Otuz yılın boşluğunu doldurmak, yılların suskunluğunu kırmak zaman alacaktı. Elif, evlat edinen annesine olan sevgisini asla yitirmedi, aksine daha da büyüdü. Ama şimdi, içinde bir başka annenin, çiçeklerin ardına sakladığı o kocaman sevginin de yeri vardı. Ve Defne, her sabah dükkanına girdiğinde, çiçeklerin arasında, adını Eylül koyduğu kızının yeniden filizlenen gülümsemesini görüyordu. Geçmişin hüzünlü tonlarına rağmen, hayatlarının baharı, nihayet gelmişti.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top