Aile Dramı

Çiçek Açmamış Bir Düş

9 dakikalık okuma · 1634 kelime

Elif’in elleri, makinenin pedalında yılların yorgunluğunu, dudaklarında ise hiç söylenmemiş cümlelerin ağırlığını taşıyordu. Her sabah gün ağarmadan kalkar, küçük mutfağında demli bir çay ve peynirle hafif bir kahvaltı eder, ardından atölyesine doğru yola çıkardı. İzmir’in eski, dar sokaklarından birinde, tek odalı, güneş görmeyen bir terzi atölyesiydi burası. Dışarıdan bakıldığında sıradan, içindeyse Elif’in sessiz hikayeleriyle dolu bir dünya. Kumaşların hışırtısı, dikiş makinesinin monoton sesi, onun için bir ninni, bir sığınaktı. Belki de yıllar önce vazgeçtiği piyano derslerinin yerini tutan bir ritim.

Bugün dikiş masasında, genç bir kadının nişan elbisesi duruyordu. İpek kumaşın her bir ilmeği, Elif’in parmaklarından hayat bulurken, gözleri pencereden dışarıdaki hareketli sokağa takıldı. Genç nişanlılar, ellerinde çiçeklerle gülüşerek geçiyorlardı. Elif’in yüzünde belli belirsiz bir tebessüm, ardından aynı hızla kaybolan bir hüzün belirdi. O da bir zamanlar düşler kurmuştu, renkli, canlı düşler. Resim yapacaktı, büyük tablolara ruhunu üfleyecekti. Ama hayat, onun için farklı bir tablo çizmişti. Gri ve kahverengi tonlarda, üzerine yüklenen sorumlulukların kalın fırça darbeleriyle…

Kapı aralandı ve genç, yakışıklı bir adam içeri girdi. Can, Elif’in küçük kardeşiydi. Üzerinde ütülü bir takım elbise, kolunda son model bir saat, yüzünde her zamanki kendinden emin gülümsemesi. Elif, onu görünce makineyi durdurdu. “Can,” dedi, sesi yorgun ama şefkatli. “Ne işin var bu saatte burada?”

Can, atölyenin dağınıklığına burun kıvırır gibi bakıp, “Ablacım, hep aynı dikiş makinesi sesi. Hiç mi yorulmazsın? Sana kaç kere söyledim, bırak artık bu işi. İstanbul’daki ofisten çıktım, havaalanına gidiyordum. Uçağa binmeden seni göreyim dedim. Malum, önümüzdeki hafta nişanım var.”

Elif’in yüzünde sıcak bir gülümseme yayıldı. “Nişanıma geleceksin değil mi abla? Çoktan biletini ayarladım. En ön koltuk. Gelip seni aldırırım, hiç merak etme.”

“Gelirim tabii ki,” dedi Elif. “Senin mürüvvetini görmekten daha güzel ne olabilir?” İçinden bir ses, ‘mürüvvetini görmek için benim mürüvvetimden vazgeçtim,’ diye fısıldadı ama bu cümleyi yutalı çok olmuştu.

Can, Elif’in eline küçük, zarif bir kutu tutuşturdu. “Nişan hatırası, şimdiden. Ve bu da… harçlık. Atölyenin kirası, faturalar falan. Rahat et biraz.” Kutunun içinden pahalı bir saat çıktı, harçlık diye verilen ise oldukça yüklü bir miktardı. Can, her ziyaretinde böyle yapardı. Elif’in ihtiyaçlarını kendince karşılardı, ama bu hep bir “yardım” ya da “ihsan” gibi gelirdi. Elif’in sessiz fedakarlığının büyüklüğünü asla idrak edemezdi. Babaları genç yaşta vefat ettiğinde, anneleri de kısa süre sonra hastalığa yenik düştüğünde Elif, yirmi yaşındaydı. Üniversite hayallerini, resim kurslarını, kendi gençliğini rafa kaldırmış, on yaşındaki Can’a hem annelik hem babalık yapmıştı. Okul taksitlerini ödemek için el işleri yapmış, geceleri yarı zamanlı işte çalışmış, gündüzleri onunla ilgilenmişti. Can şimdi başarılı bir mühendis olmuştu. İstanbul’da iyi bir şirkette yöneticiydi. Kendi çabasıyla, evet. Ama o çabanın ardındaki Elif’in sessiz çığlıklarını hiç duymamıştı.

Can, saate şöyle bir baktı. “Şimdiden tebrikler abla. Yakında eniştemiz de gelir, rahat edersin artık.” Can’ın bu cümlesi, Elif’in içini bir kez daha dağladı. Ne enişte, ne de başka bir şey… Onun hayatında artık o ihtimalin bile tozu kalmamıştı.

Can aceleyle vedalaşıp atölyeden çıktı. Elif, koltuğuna oturdu, saate baktı. Kutuya geri koyup çekmeceye kilitledi. Asla takmazdı. Onun için geçmişin sessiz bir kanıtıydı. Yıllar önce Can’ın tıp fakültesi taksitlerini ödemek için sattığı, annesinden kalma tek bileziği geldi aklına. Can o bileziğin varlığından bile haberdar değildi.

Akşam atölyeyi kapatıp evine dönerken, Elif, yeni taşınan üst kat komşusuna rastladı. Murat, kırklı yaşlarının başında, güler yüzlü, sıcakkanlı bir adamdı. Mimardı. Apartmanın merdivenlerinde durup Elif’e gülümsedi. “Merhaba komşu, gününüz nasıl geçti?”

Elif, şaşkınlıkla gülümsedi. Genellikle kimse onunla bu kadar sıcak sohbet etmezdi. “İyiydi, teşekkür ederim. Sizin?”

“Benim de, sağ olun. Eşyalarla boğuşmaya devam. Bir ara kahve içsek de tanışsak diyorum, ne dersiniz?”

Elif, alışkın olmadığı bu davet karşısında hafifçe kızardı. “Olur, tabii. Ne zaman isterseniz.”

Murat, Elif’in sessizliğinin ve gözlerindeki hüznün farkındaydı. Her karşılaşmalarında Elif’in içinde bir şeylerin gizli olduğunu hissederdi. Zaman zaman evden atölyeye giderken Elif’i görür, onun sakin ama bir o kadar da derin duruşuna hayran kalırdı. Konuşmaları hep kısa kesilirdi, ama Murat, her defasında Elif’in iç dünyasına bir pencere aralamanın yollarını arardı.

Bir akşam, Murat apartmanın bahçesinde oturmuş kitap okurken, Elif’i elinde küçük bir eskiz defteriyle gördü. Elif, köşedeki parka doğru ilerliyordu. Murat’ın kalbi hızlandı. Eskiz defteri… Bu küçük detay, Elif’in dünyasına bir kapı olabilirdi.

“Elif Hanım, iyi akşamlar,” diye seslendi.

Elif irkildi, başını çevirdi. “Murat Bey, iyi akşamlar.”

“Parka doğru mu? Ben de biraz hava alacaktım. Size eşlik edebilir miyim?”

Elif, hafifçe başını salladı. Birlikte yürüdüler. Hava, ılık bir ilkbahar akşamıydı. Parkta oturdular. Murat, çaktırmadan Elif’in elindeki deftere baktı. “Resim mi yapıyorsunuz?” diye sordu nazikçe.

Elif, defteri saklama gereği duydu, ama sonra vazgeçti. “Eskiden yapardım. Şimdi… sadece ara sıra, içimden geldiğinde.”

“Ne resmi yaparsınız?”

“Manzara, bazen portre… Daha çok hayalimdeki yerleri çizerdim. Hiç gidemeyeceğimi bildiğim yerleri.” Sesi buruktu.

Murat, bu burukluğun farkına vardı. “Neden gidemeyesiniz ki? Hayaller gerçekleştirmek için vardır.”

Elif acı bir tebessümle, “Bazı hayaller, başka hayallere feda edilir Murat Bey. Benimki de öyle oldu.”

Murat üstelemedi. Sadece dinledi. Elif, uzun zamandır birine bu kadar yakın oturduğunu, birinin onunla bu kadar içten konuştuğunu hatırlamıyordu. Can’ın nişanı yaklaşıyordu. Elif’in içi hem sevinç hem de tarifsiz bir hüzünle doluydu. Can, İstanbul’da lüks bir otelde nişan yapıyordu. Elif, Can’ın gönderdiği biletle İstanbul’a gitti. Oteldeki kalabalık, müzik, pırıltılı ışıklar, Elif için yabancı bir dünyaydı. Can, nişanlısıyla el ele Elif’in yanına geldi. Nişanlısı Pınar, zengin bir ailenin kızıydı, zarif ve güzeldi. Elif’e gülümsedi, “Can hep ablasının ne kadar fedakar olduğunu anlatır. Çok sevindim sizi tanıdığıma.”

Elif, “Asıl ben sevindim,” dedi, içtenlikle. Pınar’ın samimiyeti hoşuna gitmişti.

Nişan töreni bitti, ertesi gün Elif, İzmir’e geri döndü. Can, nişan sırasında Elif’e bir müjdesi olduğunu söylemişti: “Ablacım, Pınar’la evlendikten sonra annemin oturduğu o küçük daireyi satmayı düşünüyoruz. Orası ikimize de bir yük. Kiraya vermekle uğraşma. Sana da o parayla daha ufak, daha kullanışlı bir yer buluruz. Hatta o paranın üstüne ben de biraz eklerim.”

Elif’in boğazı düğümlenmişti. O daire, annesinden kalan tek anıydı. Can’la büyüdükleri evdi. Şimdiyse bir “yük” haline gelmişti. Elif, sessizce başını salladı. Can, bu hareketini onay sanmıştı.

Eve döndüğünde, Elif’in yorgunluğu ve kalbindeki kırgınlık doruk noktadaydı. Ertesi gün atölyeye gitmedi, kendini iyi hissetmiyordu. Murat, merdivenlerde Elif’in atölyeye gitmediğini fark etti. Kapısını çaldı. “Elif Hanım, iyi misiniz? Atölyeye gitmediniz.”

Elif, kapıyı araladı. Solgundu. “İyi değilim Murat Bey. Biraz yorgunluk.”

Murat, “Siz yorgunluktan daha fazlasını taşıyorsunuz,” dedi, gözlerinin içine bakarak. “Söylemek isterseniz, ben dinlemeye hazırım.”

Elif’in gözleri doldu. Kimseye anlatmadığı, anlatmayı bırakın düşünmekten bile kaçındığı her şey, bir anda boğazına dizildi. “Can… Can evimizi satmak istiyor,” dedi, sesi titreyerek. “Annemden kalan tek hatıra… Benim için bir yük olduğunu düşünüyor. Onun için tüm hayatımı verdim. Üniversiteyi bıraktım, sevdiğim her şeyden vazgeçtim. O küçük evde onunla birlikte büyüdük. O ev benim için sadece dört duvar değil… Anılarım, vazgeçişlerim, sessiz çığlıklarım…” Elif, daha fazla dayanamadı, gözyaşları yanaklarından süzülmeye başladı.

Murat, Elif’in omzuna dokundu. “Ben biliyorum Elif Hanım. Sizin gözlerinizde hep bir şeyler eksik, bir şeyler yarım kalmış gibi bakıyorsunuz. Kardeşiniz için yaptığınız fedakarlığı fark etmemek körlük olur.”

Elif, hayatında ilk kez, birinin onu gerçekten anladığını hissetti. Omuzlarındaki ağır yük, bir anlığına hafifler gibi oldu.

Birkaç hafta sonra Can, müstakbel eşiyle İzmir’e geldi. Evrak işlerini halletmek ve Elif’le konuşmak istiyordu. Elif, atölyesinde sessizce dikiş dikerken, Can içeri girdi. Yüzü asıktı. “Abla, benim sana söylemem gereken bir şey var.”

Elif, başını kaldırdı. Can, her zamankinden farklıydı. Gergin ve endişeli görünüyordu. “Ne oldu?”

“İstanbul’da çalıştığım şirket büyük bir kriz yaşıyor. Projelerimiz iptal oldu. Benim de işime son verildi.” Can’ın sesi titriyordu. “Birikmiş paramın çoğu, hisse senetlerinde buhar oldu. Evlenmek bir yana, şu anki dairemizin kirasını bile ödemekte zorlanıyorum. Evlilik iptal olmak üzere. Pınar’ın ailesiyle aram açıldı.”

Elif’in kalbi sıkıştı. Kardeşinin üzüntüsünü hissetti. “Peki ne yapacaksın şimdi?”

“Aslında… sana bir şey söyleyeceğim. Bu ev meselesi var ya. Ben… biraz araştırdım. Annemin bıraktığı evde, bizim adımıza kayıtlı bir kasa varmış. İçinde de annemin ve babamın bazı eski evrakları. Orada, benim tıp fakültesi taksitlerine dair, senin el yazınla notlar buldum. ‘Bugün bileziği bozdurduk, Can’ın okul taksiti ödendi.’ gibi… Ayrıca, babamın eski resimlerini, senin de gençlik döneminde çizdiğin eskizleri gördüm. Altlarında senin resim kursu hayallerinle ilgili notlar vardı. Pınar, o notları bana okudu. Benim yüzümden resim hayallerinden vazgeçtiğini anlattı.” Can’ın gözleri doldu. “Ben… ben ne kadar nankörüm abla. Senin için ne kadar büyük bir yük olduğumu, neleri feda ettiğini hiç görmemişim.” Can, sandalyesini Elif’in sandalyesine yaklaştırıp, başını Elif’in omzuna koydu. “Beni affet abla. Ben bencilin tekiyim.”

Elif, şaşkınlık ve rahatlama karışımı bir duyguyla donup kaldı. Yıllarca içindeki bu sessiz çığlığı kimsenin duymayacağını sanmıştı. Ama Can, o çığlığı duymuştu. Elif’in gözlerinden sessizce yaşlar süzüldü. Bu seferki gözyaşları, geçmişin acısından ziyade, biriken yükün hafiflemesiyle gelen bir tür arınmaydı. Can’ın saçlarını okşadı. “Sen benim kardeşimsindir. Ne olursa olsun.”

Can, başını kaldırdı. Gözleri yaşlıydı ama içinde yeni bir kararlılık parlıyordu. “O evi satmıyoruz abla. Asla. O ev senin. Ve ben… sana borcumu ödeyemesem de, sana yeni bir başlangıç için destek olacağım. O eskiz defterini boşuna taşımıyorsun. Ben sana bir stüdyo kiralayacağım. Yeniden çizmeye başla. Tüm o hayallerini yeniden yeşert.”

Elif, Can’ın teklifi karşısında ağzı açık kaldı. Yıllardır hayalini kurduğu şey, Can’ın ağzından dökülüyordu. Bu, parasal bir telafi değildi, bu, Elif’in ruhunun tanınmasıydı.

Bir ay sonra, Elif, atölyesinin kapısını kapattı. Artık dikiş makinesi sesi değil, fırçaların tuval üzerindeki dansı olacaktı hayatında. Can, gerçekten de küçük, aydınlık bir atölye kiralamış, tüm masraflarını karşılamıştı. Elif, atölyesinde tuvalinin başına geçmiş, elinde fırçasıyla ilk fırça darbesini vurmak üzereydi. Pencereden içeri süzülen güneş ışığı, tam da tuvalinin üzerine düşüyordu. Bu sefer çizeceği resim, hayalini kurduğu gidemediği yerler değil, çiçek açmamış ama artık yeniden filizlenmeye hazır kendi hayatı olacaktı.

Kapı nazikçe tıklandı. Murat’tı. Elinde küçük bir saksı çiçek vardı. “Duydum ki yeni bir başlangıç yapıyorsunuz komşu. Hayırlı olsun.”

Elif, gülümsedi. Bu seferki gülümseme, yorgunluğun ve hüznün gölgesi olmadan, tamamen içten ve aydınlıktı. “Teşekkür ederim Murat Bey. Bir kahve içmeye ne dersiniz? Hem de yeni hayatımı kutlarız.”

Murat’ın gözleri parladı. “Seve seve. Sanırım bu sefer, ikimizin de anlatacak daha çok hikayesi var.”

Elif, tuvaline döndü. Beyaz tuval, onun için yeni bir sayfa, yeni bir umut demekti. Kardeşine olan sessiz fedakarlığı belki hiç geri ödenmeyecekti, ama artık o fedakarlığın meyvelerini kendisi için toplama vakti gelmişti. Elif’in çiçeği, nihayet açmaya başlamıştı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top