yasak aşk

Ceren’in Gölgesi

8 dakikalık okuma · 1155 kelime

Ceren’in kokusu, dolabın kapağını her açışımda genzime dolan, tatlı-acı bir hançer gibi saplanıyordu ruhuma. Gömleklerini, elbiselerini, eşarplarını tek tek katlarken, her kumaş parçasında onun hayata tutunmuş neşeli ruhunun izlerini arıyordum. Bir yıl olmuştu, kaza o uğursuz günü hayatımızdan koparıp alalı. Bir yıl, ama sanki dün gibiydi her şey. Demir, kapının pervazına yaslanmış, elinde boş bir kahve kupasıyla beni izliyordu. Gözleri yorgun, bakışları donuktu. Ceren’in gidişi en çok onu yıkmıştı, biliyordum. Yedi yaşındaki Defne’den sonra hayatta kalan tek tesellisi bendim, ablasının gölgesi. Belki de bu yüzden, gözleri her bana değdiğinde içimde tarifsiz bir sızı uyanıyordu. Bu sızı, merhamet miydi, hüzün mü, yoksa adını koymaya cesaret edemediğim başka bir şey miydi, çözemiyordum.

O gün, Demir’in evindeki bu sessiz ayıklama seansımız, aramızdaki görünmez duvarları tuhaf bir şekilde kaldırmaya başlamıştı. Defne’nin kreşte olduğu saatler, sanki zamanın durduğu, sadece Demir ve benim için ayrılmış özel bir boşluktu. Ceren’in pembe ipek şalını katlarken, Demir’in sesi boğuk çıktı: “Onu çok severdi. İlk tanıştığımız gün boynundaydı bu şal.” Gözleri şalıma kaydı, sonra yavaşça benimkine. Bir an, nefesim kesildi. O bakışlarda sadece Ceren’in anısı yoktu; bambaşka bir şey, karanlıkta yanıp sönen küçük bir mum alevi gibi bir şey vardı. Bakışlarımı kaçırdım, utançla kızaran yanaklarımı saçlarımla örtmeye çalıştım. Bu his, yanlıştı. Baştan aşağı yanlıştı.

Ceren’in gidişinden sonra, özellikle ilk aylarda, Demir ve Defne’nin evi benim ikinci evim olmuştu. Defne, teyzesinin kucağında uyuyakalıyor, annesinin masallarını dinlemeye alışmıştı. Demir ise, gecenin bir yarısı uyanıp mutfakta kendine kahve yaparken, beni koltukta uzanmış bir kitapla ya da Defne’nin başında beklerken buluyordu. Her defasında gözlerinde minnettar bir ifade beliriyor, yorgun bir tebessümle teşekkür ediyordu. Bu tebessümler, zamanla içimde garip bir çiçek açtırdı. Kökleri suçlulukla beslenen, yaprakları utançtan titreyen bir çiçek.

Bir akşam, Defne uyuduktan sonra mutfakta yemek hazırlıyordum. Demir, arkamdan geldi, omzuma hafifçe dokundu. “Ela, sana ne kadar teşekkür etsem az. Sensiz ne yapardık, bilmiyorum.” Sesindeki o çaresizlik, kalbime bir iğne gibi battı. Döndüm, gözlerine baktım. Bir an için, aramızdaki mesafe yok oldu. Yüzündeki yorgun çizgiler, omzundaki yük, hepsi üzerime akıyordu sanki. Elim istemsizce kalktı, yanağına dokundu. O dokunuş, elektrik çarpmış gibi bir etki yarattı. İkimiz de şaşkınlıkla geri çekildik. Sanki görünmez bir sınır ihlal edilmiş, yasak bir kapı aralanmıştı.

Sonraki haftalar, aramızdaki o gergin sessizlik daha da belirginleşti. Demir’le göz göze gelmekten kaçınıyor, dokunmaktan imtina ediyordum. Ama o gerilim, inkar ettikçe daha da büyüyordu. Her akşam Defne’yi uyutup evden ayrılırken, Demir’in “Yarın görüşürüz,” deyişindeki o imalı ton, beni sabaha kadar düşündürüyordu. Onu düşündükçe, Ceren’in gülen yüzü aklıma geliyor, kalbime saplanan vicdan azabı nefesimi kesiyordu. Ben ne yapıyordum? Ablamın kocasına mı aşık oluyordum? Bu iğrenç bir histi, kabul edilemezdi.

Bir pazar kahvaltısıydı. Demir’in annesi ve babası gelmişti. Masada Ceren’den bahsedilirken, Demir’in annesi birden bana döndü: “Ela kızım, sen olmasan Demir ve Defne ne yapardı hiç bilemiyorum. Ceren’in yerini tuttun resmen.” Gülümsedi, ama gözlerinde bir uyarı, bir sorgulama sezdim. “Demir’in de çok işine geliyor bu durum herhalde. Evde her şey rayında.” Babası da onaylarcasına başını salladı. O an, sanki çıplak kalmış gibi hissettim. Onlar için ben sadece bir yardımcıydım, bir “Ceren yedeği” ya da bir “kurtarıcı” figürü. İçimdeki hislerin yanlışlığı, bu bakışlarla bir kez daha yüzüme vuruldu. Yanaklarım kızardı, zar zor tebessüm ettim.

O gün akşam, eve geldiğimde aynada kendime baktım. Kendi gözlerimde gördüğüm şeyden tiksindim. Bu, utanç verici bir durumdu. Demir’den uzak durmalıydım. Bu hisleri içimde boğmalıydım. Ama ne kadar çabalasam da, Demir’in hüzünlü bakışları, Defne’nin masum gülüşü, sanki beni o eve, o adama daha da bağlıyordu.

Bir hafta sonra, Ceren’in ölüm yıldönümüydü. Hava ağırdı, bulutlar göğü kaplamıştı, sanki doğa bile bizimle birlikte yas tutuyordu. Defne ile birlikte mezarlığa gittik. Demir oradaydı, elinde bir demet beyaz gül. Defne, annesinin fotoğrafına dokundu, küçük parmaklarıyla camı okşadı. “Anneciğim,” diye fısıldadı. Demir’in gözleri doldu. Benim de. Mezarlıkta, o hüzünlü atmosferde, ikimiz de aynı acıyı, aynı boşluğu hissediyorduk. Mezarlıktan dönüşte Defne, arabanın arkasında uyuyakalmıştı.

Akşam, Defne’yi yatağına yatırdık. Uyandığında mızmızlandı, “Anneannem gelmesin bu gece, sen kal teyzecim. Annemin odasında uyuyacağım ben, onu hissetmek istiyorum.” Bu sözler, Demir’in yüzünde tarifsiz bir acıya neden oldu. O an, Defne’ye nasıl “hayır” diyebilirdim ki? Başımı salladım. “Tamam canım, ben seninleyim.”

Defne uyuduktan sonra, ben de Ceren’in eski yatağına uzandım. Her yer Ceren’di. Kokusu, eşyaları, anıları… Gözlerimi kapattım, sanki onu hissetmek istedim. Kapı tıkandı, Demir içeri girdi. Elinde iki fincan kahve vardı. “Uyuyamadın değil mi?” diye sordu, sesi kısık. Yatağın kenarına oturdu. Fincanı uzattı. “Ben de uyuyamadım.”

Bir süre sessizce kahvelerimizi içtik. Pencereden dışarıya vuran şehir ışıkları, odanın karanlığını hafifçe yırtıyordu. “Biliyor musun Ela,” dedi Demir, sesi titrek. “Bazen, her şeyin anlamsız olduğunu düşünüyorum. Ceren gittikten sonra, her şey… Boş geldi.” Durdu. “Ama sen… Sen geldiğinden beri, Defne yeniden gülmeye başladı. Ben de… Ben de nefes almaya başladım sanki.”

Başımı çevirdim, gözlerine baktım. Gözlerinde daha önce görmediğim bir acı ve aynı zamanda bir umut vardı. “Demir…” dedim, sesim boğazımda düğümlendi. “Ben ne yapacağımı bilmiyorum. İçimde korkunç bir suçlulukla boğuşuyorum.”

Gülümsedi, acı bir gülümseme. “Ben de. Her gece kendime kızıyorum, bunu nasıl düşünebildiğime inanamıyorum. Ama… Sensiz yapamıyorum artık Ela.” Uzandı, elimi tuttu. Tenimizin değdiği yerde, içimde elektrik çarpmış gibi bir his oluştu. Parmakları, benimkilerin etrafına dolandı. Gözleri, benimkilere kilitlendi. “Ela… Ben seni seviyorum.”

Bu sözler, odanın içini dolduran tek gerçekti. Ne Ceren’in anısı, ne toplumun kuralları, ne de vicdanımın sesi… Sadece o an, onun itirafı. İçimdeki tüm duvarlar yıkıldı. Yıllardır içimde sakladığım, inkar ettiğim, kaçtığım o his, bir anda yüzeye çıktı. “Ben de,” diye fısıldadım, gözlerimden yaşlar boşalırken. “Ben de Demir.”

Aramızdaki mesafe bir anda yok oldu. Demir öne eğildi, dudaklarıma değdi. O öpücük, tuzlu gözyaşlarımın tadıyla karışıktı. Kaybolmuşluğun, bulunmuşluğun, utancın ve tarifsiz bir aşkın öpücüğüydü. Yasaktı, biliyordum. Ama o an, doğru olan tek şeydi.

Sabahın ilk ışıkları odaya süzülürken, ikimiz de uyanıktık. Yan yana, sessizce, birbirimizin ellerini tutarak yatıyorduk. Dışarıdan Defne’nin sesi geldi: “Teyzecim! Hadi kalk, bana pankek yapar mısın? Anneminkiler gibi!”

Demir’le göz göze geldik. O öpücüğün ağırlığı, dün geceki itirafların ciddiyeti, odayı doldurmuştu. Birbirimize söyleyecek söz bulamıyorduk. Suçluluk, utanç, ama aynı zamanda tarifsiz bir huzur… Bu karmaşık duygularla dolu bir andı. Kalktık, Defne’nin yanına gittik. O, hiçbir şeyden habersiz, neşeli bir şekilde kahvaltı masasında oturmuş bizi bekliyordu.

Mutfakta pankekleri hazırlarken, Demir yanıma geldi. Elini belime doladı, beni kendine çekti. “Ne yapacağız Ela?” diye fısıldadı kulağıma.

Derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapattım. “Bilmiyorum Demir. Hiçbir fikrim yok.” Yüzümü göğsüne yasladım. “Ama bildiğim tek şey, artık sensiz yapamayacağım.”

Kollarını bana daha sıkı sardı. “Ben de,” dedi, sesi titrek. “Biliyorum, bu çok zor olacak. Herkes bize karşı gelecek. Ceren’in anısına ihanet ettiğimizi düşünecekler.” Gözlerini Ceren’in duvardaki fotoğrafına çevirdi, yüzünde karmaşık bir ifade vardı. “Ama ben… ben seni seçiyorum Ela.”

O an, içimde bir yerlerde Ceren’in de bizi onayladığını, belki de huzur içinde gülümsediğini hissettim. Bu bir sanrı mıydı, yoksa bir teselli mi, bilmiyordum. Ama o an, Demir’in elini sıkıca tuttum. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu, ama bu sefer sadece hüzünden değildi. Umut, korku ve zorlu bir geleceğe adım atma cesaretiyle karışık, yeni bir başlangıcın gözyaşlarıydı. Biliyorduk ki kolay olmayacaktı, ama artık yalnız değildik. Ceren’in gölgesi üzerimizde asılı dursa da, o gölgenin içinde kendimize yeni, yasak ama gerçek bir ışık bulmaya karar vermiştik.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top