aile draması

Cem’in Gölgesi

8 dakikalık okuma · 1292 kelime

Elif, Cem’in adının kazılı olduğu soğuk mermere dokunduğunda, parmak uçlarına sanki binlerce volt elektrik çarpmış gibi hissetti. Üç ay. Sadece üç ay olmuştu Cem’i toprağa vereli. Kalbi hâlâ inanamıyor, nefes borusu her zaman bir yumruyla tıkalı gibiydi. Mezarlık rüzgarı saçlarını uçururken, gözlerini yerden ayırmıyor, isminin altındaki tarihlere bakıyordu. Cem, kocasından çok daha fazlasıydı; çocukluk aşkı, en iyi arkadaşı, güvendiği tek limanıydı. Şimdi o liman yoktu ve Elif, ortasında fırtına kopan bir gemi gibi, savruluyordu.

Arkasında bir adım sesi duydu, tanıdık ve güven veren bir ağırlık. Can. Cem’in en iyi arkadaşı, çocukluklarından beri ayrılmaz üçlülerinin üçüncü halkası. Elif’in omuzunda hissettiği el, sıcak ve güçlüydü. İçinden bir şeyler titredi, bir an için acısını unutup başka bir şeye odaklandı. Bu titreme suçlulukla karışık bir ürperti miydi, yoksa çaresizliğin içinde bir can simidi bulmanın verdiği ani bir rahatlama mı, ayırt edemedi.

“Hava soğuk Elif. Üşüyorsun,” dedi Can’ın sesi, boğuk ve şefkatli. Elif başını salladı, konuşamadı. Her kelime boğazında düğümleniyordu. Can, cebinden bir mendil çıkarıp Elif’in yanaklarından süzülen yaşları nazikçe sildi. Bu hareket, Cem’in yıllar önce yaptığı bir hareketle o kadar benzerdi ki, Elif’in midesinde bir kasılma hissetti. Ama bu his, sadece özlemden ibaret değildi. Karmaşık, yasak bir duyguydu.

Cem’in cenazesinden beri Can, Elif’in gölgesi olmuştu. Yalnız kalmasına izin vermiyor, her ihtiyacında yanında bitiyordu. Zeynep, Can’ın eşi, de çok destek olmuştu, ama Zeynep’in tesellisi, Can’ınki kadar derine işlemiyordu. Can, Cem’in sırlarını, şakalarını, hayallerini Elif kadar iyi biliyordu. Can ile konuşurken, sanki Cem hâlâ bir şekilde onların arasındaymış gibi hissediyordu. Bu, hem rahatlatıcı hem de dehşet vericiydi.

Bir akşam, Can yine Elif’in kapısına dayandı, elinde ev yapımı çorba ve bir şişe kırmızı şarapla. “Biliyorum sevmezsin ama belki iyi gelir,” dedi gülümseyerek. O gülümseme, Cem’in gülüşünü andırıyordu; içten, samimi ve Elif’in kalbinde garip bir huzur yaratan. Beraber mutfakta oturup, Cem’in anılarını konuştular. Cem’in yaptığı komiklikler, lisedeki maceraları, Can’ın Cem için ne kadar değerli olduğu…

“Cem… o benim kardeşim gibiydi,” dedi Can, sesi titreyerek. Gözleri dolmuştu. Elif, Can’ın elini masanın üzerinden uzanıp tuttu. O an, bir elektrik akımı daha geçti aralarından. Daha yoğun, daha belirgin. Elif’in eli, Can’ın elinde bir an fazla kaldı. İkisi de bu anın farkındaydı. Gözleri buluştu. Can’ın kahverengi gözleri, şarap kadehlerinin yansımasıyla parlıyor, Elif’in ruhunun en derin köşelerine iniyordu.

“Çok yorgunum Can,” dedi Elif, elini çekerek. Sesi titriyordu. Kaçmak istiyordu bu yoğunluktan, bu tehlikeli çekimden. Can başını salladı, anlayışla. Ama Elif biliyordu ki Can da aynı şeyi hissediyordu. O gece Elif uyuyamadı. Cem’in yüzü, Can’ın gözleri, hissettiği o korkunç ama karşı konulmaz elektrik… Hepsi zihninde dönüp duruyordu.

Sonraki haftalar, aralarındaki gerilim elle tutulur hale geldi. Gündüzleri sanki hiçbir şey olmamış gibi Cem’den bahsediyorlar, akşamları ise sessizliğin ve bakışların diline teslim oluyorlardı. Bir gün Can, Elif’in evindeki musluğu tamir etmeye gelmişti. Yere eğilmiş çalışırken, Elif yanına oturdu. “Cem de hep böyle her şeyi kendi yapmaya çalışırdı,” dedi gülümseyerek. Can başını kaldırdı. Yüzleri birbirine çok yakındı. Nefesleri karıştı.

Can’ın eli, Elif’in çenesine uzandı, nazikçe okşadı. Elif donup kaldı. Kalbi göğsünden fırlayacak gibiydi. Can’ın gözleri bir labirent gibiydi, içinde kaybolmak hem ürkütücü hem de davetkardı. “Elif…” Can’ın sesi fısıltıdan ibaretti. Uzandı ve Elif’in dudaklarına öpücüğünü kondurdu.

Bu öpücük, Elif’in hayatındaki en karmaşık öpücüktü. Cem’e ihanet mi ediyordu? Yasını hiçe mi sayıyordu? Kendi acısıyla mı baş edemiyordu? Yoksa bu, uzun zaman sonra hissettiği ilk gerçek canlılık kıvılcımı mıydı? Öpücük derinleşti. Her ikisi de o an, Cem’in gölgesini, Zeynep’in varlığını, dünyanın tüm kurallarını unuttu. Tek hissettikleri, birbirlerinin dudaklarının sıcaklığı, tenlerinin dokunuşuydu.

Yasak aşkları, bir tünelde yanan mum gibiydi. Etrafları zifiri karanlıktı, ama alevin küçücük ışığı, onlara bir yol gösteriyor gibiydi. Gizli buluşmalar, çalınan dakikalar, telefonda fısıltılar… Her öpücükte suçluluk, her dokunuşta korku, ama her bakışmada da derin bir bağ vardı. Can, Elif’e Cem’in asla veremediği bir şeyi veriyordu: anlaşılma. Elif de Can’a, Zeynep’in son zamanlarda veremediği bir heyecanı, bir tutkuyu sunuyordu.

Elif, Can’ın kollarında Cem’i ne kadar özlediğini bile anlatabiliyordu. Can da, Cem’i kaybetmenin acısını, sadece Elif’in anlayabileceği bir dilde paylaşıyordu. Onların ilişkisi, sadece bedensel bir arzu değildi; ortak bir yasta, ortak bir boşlukta birbirlerini bulmanın çaresiz bir yoluydu. Ama bu çaresizlik, aynı zamanda onları yiyip bitiriyordu.

Bir öğleden sonra, Can’ın kazağı Elif’in koltuğunda unutulmuştu. Can’ın kokusu sinmişti kazağa. Elif, kazağı koklarken, iç cebinden küçük, kadife bir kutunun düştüğünü fark etti. Cem’in nişan yüzüğüydü. O an kalbi sıkıştı. Bu yüzüğü Can’ın cebinde ne arıyordu? Cem’in yüzüğü Can’ın cebinde olmamalıydı. Can’ın bunu Elif’e vermesi gerekiyordu. Aklında binbir tilki dönmeye başladı. Kutuya yakından baktığında, kadifenin altında zar zor görünen küçük bir anahtar deliği olduğunu fark etti. Cem’in çalışma odasındaki küçük, kilitli ahşap kutuyu hatırladı. Cem o kutunun içinde hep önemli belgeler sakladığını söylerdi. Ama bu kutu hiç kilitli değildi, en azından Elif öyle sanıyordu.

Elif titreyen elleriyle yüzüğü kutuya geri koydu, sonra anahtarı alıp Cem’in çalışma odasına gitti. Kitaplığın arkasındaki gizli bölmedeki küçük ahşap kutuyu çıkardı. Anahtar tam oturdu. Kutuyu açtığında, içinde eski fotoğraflar, pasaport kopyaları ve birkaç eski mektup buldu. En altta, el yazısıyla yazılmış, sararmış bir defter duruyordu. Cem’in el yazısıydı. Bu bir günlük müydü?

Elif, nefes bile almadan defteri açtı. İlk sayfalar sıradan anılar, iş notları içeriyordu. Sonraki sayfalarda ise, Elif’in kalbini buz kestiren satırlar belirdi. Tarihler, evliliklerinin ilk yıllarından başlıyordu. Cem, bir kadınla olan yasak ilişkisinden bahsediyordu. Elif’in tanıdığı, güvendiği Cem değil, yabancı bir adamın itiraflarıydı bunlar. Cem’in onu sevmediği, evliliğinin bir hatadan ibaret olduğu, Elif’e hissettiği şeyin sevgi değil, bir alışkanlık olduğu yazıyordu.

“…Elif, o kadar iyi ki. Onu incitmek istemiyorum. Ama bu hayat bana dar geliyor. X ile olmak… o bana nefes aldırıyor. Yalanlarla yaşamak ne kadar sürecek bilmiyorum. Ama Elif’i bırakmaya cesaretim yok.”

Elif’in gözlerinden yaşlar değil, boşluk aktı. Yıllarca süren bir yalanın ağırlığı altında ezildi. Cem’in ölümüne rağmen, şimdi ihanete uğramış gibi hissediyordu. Eşini kaybetmenin acısıyla bir başka adamın kollarına düşme suçluluğu, yerini Cem’in kendi ihanetinin karmaşık gölgesine bırakmıştı. Artık Cem, o saf, kusursuz hatıra değildi. O da, tıpkı Elif ve Can gibi, hataları olan, karmaşık bir insandı.

Can’a defteri gösterdiğinde, Can’ın yüzündeki şaşkınlık ve acı, Elif’inkinden az değildi. “Bunu… bunu biliyor muydun?” diye sordu Elif, sesi kısıktı. Can başını iki yana salladı. “Hayır… Hiçbir şey demedi. Cem, bana hiçbir şey demedi.” Can’ın gözleri de dolmuştu. “Cem’i tanıdığımı sanıyordum.”

O gece, yasak aşklarının ilk gününden bile daha derin, daha samimi bir konuşma yaptılar. Ortalarında Cem’in defteri vardı. İhanetle, yalanlarla, gizli arzularla dolu bir defter. Onlar, Cem’in ölümünden sonra Cem’in yasağını çiğnemişlerdi. Ama Cem, yaşarken kendi yasağını çiğnemişti. Kimdi suçlu? Kimdi masum? Aşk, ölüm, ihanet… hepsi iç içe geçmiş, karmakarışık bir düğümdü.

“Ne yapacağız şimdi Can?” diye sordu Elif, yorgun bir fısıltıyla. Defteri kapatıp kenara itti. Şimdi önemli olan Cem’in geçmişi değil, onların şimdiki zamanı ve geleceğiydi.

Can, Elif’in elini tuttu. Bu seferki tutuş, arzuyla değil, derin bir hüzünle doluydu. “Bunu… bunu devam ettiremeyiz Elif,” dedi Can, sesi kısıktı. “Cem’in geçmişi ne olursa olsun, biz yanlış yapıyoruz. Zeynep… Bunu ona yapamam.” Gözleri dolmuştu. “Ve kendime.”

Elif, Can’ın sözleriyle yıkılmış gibi hissetse de, içinde bir yerlerde rahatlamıştı. Yalanlar ve gizemler onların ilişkisini beslemişti belki, ama aynı zamanda zehirlemişti. Cem’in defteri, onlara sadece Cem’in hatalarını değil, kendi hatalarının da bedelini göstermişti.

“Biliyorum,” dedi Elif, gözlerinden yaşlar süzülürken. “Biliyorum Can.”

O gece, yasak aşkları sona erdi. Ne bir kavga, ne bir dramaydı bu. Sadece yorgun bir kabul, acı bir gerçekti. Cem’in gölgesi, sadece Elif’in ve Can’ın ilişkisine değil, Cem’in kendi hayatına da düşmüştü. Elif, o gün, sadece kocasını değil, kocasının kusursuz imajını da kaybetti. Ama aynı zamanda, daha gerçekçi, daha acı bir özgürlüğe kavuştu. Artık hiçbir şeyi idealize etmeyecek, hiçbir yalanın ardına sığınmayacaktı.

Elif, Cem’in defterini dikkatlice bir kutuya koydu. Üstüne kendi gizli duygularını, Can ile yaşadığı kısa süreli yasak aşkı anlatan birkaç cümle yazdı. Kutuyu, Cem’in çalışma odasındaki gizli bölmeye geri koydu. Belki bir gün, çok uzun zaman sonra, bir başkası o kutuyu bulacak ve onların da sırlarını okuyacaktı. Ama şimdilik, Elif için yeni bir sayfa açılmıştı. Bu sayfa, acıyla, gerçeklerle ve kendi ayakları üzerinde durma cesaretiyle yazılacaktı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top