Aile draması
Can Feda
O gün, Ayşe’nin hayatının en parlak ve aynı zamanda en karanlık anı olacaktı. Sahneye çıktığında, üniversite diplomasını gururla havaya kaldıran kardeşi Can’ı izlerken, kalbi sevinçle dolup taşıyordu. O parlak gülümseme, ailesinin tüm umutlarının, tüm emeklerinin karşılığıydı. Mühendislik fakültesinden birincilikle mezun olmak, Can’ın çocukluk hayaliydi ve şimdi gerçekleşmişti. Kalabalık alkışlar eşliğinde podyumdan inerken, annesi Hafize Hanım gözyaşlarını tutamıyor, babası Salih Bey gururla dimdik duruyordu. Ayşe ise, kardeşinin gözlerindeki o saf mutluluğu içine çekiyordu, ta ki her şey bir anda değişene kadar.
Can, fotoğraf çektirmek için podyumun kenarında duran arkadaşlarına doğru ilerlerken sendeledi. Bir anlık tereddüt, sonra bir kez daha… Ve sonra yere yığıldı. Alkışlar bıçak gibi kesildi, kalabalığın uğultusu dehşet dolu çığlıklara dönüştü. Ayşe’nin kalbi buz kesti. Koşarak kardeşine ulaştığında, Can’ın bembeyaz yüzü ve bilinçsiz bedeniyle karşılaştı. O gün, kutlamanın coşkusu yerini hastane koridorlarının soğuk ve acımasız sessizliğine bırakmıştı.
Günler hastanede, bitmek bilmeyen testler ve endişe içinde geçti. Teşhis, Ayşe’nin dünyasını başına yıktı: İleri düzeyde böbrek yetmezliği. Can, diyalize başlamak zorundaydı ve acilen nakil gerekiyordu. Aile bir yıkımın eşiğindeydi. Salih Bey, genç yaşta yakalandığı şeker hastalığı yüzünden, Hafize Hanım ise tansiyon problemleri nedeniyle aday olamıyorlardı. Geriye sadece Ayşe kalmıştı. Hiç tereddüt etmedi. Hemen test yaptırdı ve sonuçlar umut ışığı oldu: Ayşe, Can için mükemmel bir donör adayıydı.
Doktor Erdem, karşısına oturduğunda Ayşe’nin kararlılığını gözlerinden okuyordu. “Ayşe Hanım, bu önemli bir karar. Tek böbrekle yaşamak, hayatınızda bazı değişikliklere yol açabilir. Her ne kadar sağlıklı bir böbrek kalanı telafi etse de…”
Ayşe, doktorun sözünü kesti. “Doktor Bey, benim için tek önemli olan Can’ın yaşaması. Onun için her şeyi yaparım.” Sonra bir an duraksadı, yüzünde gizemli bir ifade belirdi. “Ama bir şartım var.”
Doktor Erdem kaşlarını kaldırdı. “Nedir?”
“Can’ın bunu bilmesini istemiyorum. Ona anonim bir donörden böbrek aldığını söyleyeceğiz. Bu sırrı sadece siz, ben ve anne babam bilecek. Lütfen, kimseye söylemeyin.”
Doktor şaşkındı. “Ayşe Hanım, bu neden?”
Ayşe’nin sesi kısıldı. “Can çok hassas bir çocuktur. Kendini bildi bileli, en ufak bir şeyde suçluluk duyar, üzerine alınır. Abisi olarak, en değerlisi olarak, onun için bir fedakârlık yaptığımı bilmesi, onu ömür boyu taşıyacağı bir yükün altına sokar. Benim bir parçam onun içinde yaşayacak, o ise bunu bilmeyecek. Böylece hayatına tertemiz bir sayfa açabilecek, benim yüzümden kendini borçlu hissetmeden yaşayacak. Lütfen, bu sırrı saklamamıza yardım edin.”
Doktor Erdem, Ayşe’nin gözlerindeki kararlılığı ve derin sevgiyi görünce ikna oldu. Böyle bir fedakârlığı ilk kez görüyordu. Hafize Hanım ve Salih Bey başta tereddüt etseler de, kızlarının kararlılığı karşısında çaresiz kaldılar. Can’ın hayatını kurtarmak her şeyden önemliydi.
Ameliyat başarılı geçti. Can, uyandığında yanında Ayşe’yi buldu. Ayşe, ona gülümsedi. “Bak canım kardeşim, Allah dualarımızı kabul etti. Anonim bir donör bulundu ve ameliyatın çok iyi geçti. Yeniden doğdun.” Can’ın gözleri yaşlarla dolmuştu. “Melek gibi biri… Kim bilir kimdi o iyilik meleği?” dedi. Ayşe, gözlerinde parlayan bir damla yaşı gizlice sildi. Evet, bir melekti o. Ama kanlı canlı, yanı başında duran bir melekti.
Sonraki yıllar, Ayşe için sessiz bir zafer ve tatlı bir hüzün karışımıydı. Can, iyileşmişti. Hatta eskisinden daha enerjikti. Elif adında harika bir kadınla evlendi, iki çocukları oldu: Emre ve minik Ece. Can, işinde çok başarılı oldu, kendi mimarlık ofisini kurdu. Her doğum gününde, her yıl dönümünde “melek donörünü” anardı. “O insana ne kadar minnettar olsam az. Hayatımı ona borçluyum” derdi. Ayşe, bu sözleri duyduğunda kalbinin derinliklerinde bir sızı hissederdi. Kimseye belli etmeden, gizli gizli gururlanırdı. Onun için bir yük olmamak, Can’ın mutluluğunun en büyük parçasıydı.
Ayşe’nin kendi hayatı ise daha sakin bir rotada ilerlemişti. Bir kamu kurumunda mütevazı bir işte çalışıyor, evlenmemiş, ailesine yakın yaşıyordu. Bazen, özellikle yorgun düştüğü zamanlarda, tek böbrekle yaşamanın getirdiği küçük sıkıntıları hissederdi. Ama Can’ın gürültülü kahkahalarını duyduğunda, çocuklarının etrafında koşturduğunu gördüğünde, tüm bu sıkıntılar anlamsızlaşırdı. Onun her şeyin karşılığıydı, bu sessiz fedakarlığın sessiz ödülüydü.
Yıllar böylece akıp gitti. Can’ın çocukları büyüdü. Bir kış günü, Ayşe, yeğenleriyle vakit geçiriyordu. Emre, dokuz yaşındaki neşeli yeğeni, okuldan bir ödevle gelmişti: Aile ağacı ve kan grupları.
“Ayşe teyze, benim kan grubum neydi?” diye sordu Emre.
“Senin kan grubun AB Rh pozitif,” dedi Ayşe, gülümsedi.
“Peki senin Ayşe teyze?”
Ayşe biraz duraksadı. Bu, tehlikeli bir soruydu. “Benimki 0 Rh pozitif canım.”
Tam o sırada Can, elinde çaylarla içeri girdi. “Ne konuşuyorsunuz bakalım?”
“Kan gruplarını konuşuyoruz baba. Benimki AB pozitifmiş. Seninle anneminki ne?”
Can, çayı masaya bıraktı. “Benimki B pozitif, anneninki A pozitif.”
Emre, elindeki kâğıda not alırken Can’a dönerek sordu: “Peki babacığım, sana böbrek veren melek donörün kan grubu neydi?”
Can’ın yüzü ciddileşti. “Hatırladığıma göre… 0 Rh pozitif olmalıydı. Benimki B olduğu için uyumlu olması önemliydi.”
Ayşe’nin kalbi göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Gözlerini kaçırdı. Emre’nin çocukça masumiyeti, yirmi yıldır sakladığı sırrı uçurmanın eşiğindeydi. Can, bir an duraksadı, kaşlarını çattı. Ayşe’nin kan grubunun 0 pozitif olduğunu yeni duymuştu. Bu tesadüf müydü? Yoksa… Aklında şimşekler çaktı. Ama sonra mantığı devreye girdi. Ayşe’ye niye yalan söylesinlerdi ki? Ailesi, doktor… Herkes bunu bilmesini isterdi herhalde. Belki de bir sürü insan 0 pozitif kan grubuna sahipti.
Bu olaydan birkaç ay sonra, hayatları trajik bir olayın gölgesine düştü. Hafize Hanım, ani bir kalp krizi geçirdi ve yoğun bakıma alındı. Aile perişandı. Ayşe, annesinin başucundan ayrılmıyordu. Bir akşam, uykusuzluktan ve stresten bitkin düşmüş bir halde, hastanenin koridorunda sendeledi ve bilincini kaybetti. Can, o sırada su almak için geldiği koridorda ablasının yere yığıldığını gördü ve dehşet içinde yanına koştu.
Ayşe’yi acil servise aldılar. Can, doktorun yanına gittiğinde sesi titriyordu: “Ablam iyi mi doktor bey? Ne oldu?”
Doktor Erdem, Can’ı tanımıştı. Ayşe’nin sırrının bir parçasıydı. Ama durum acildi. “Ayşe Hanım’ın tansiyonu çok düşmüş, bitkinlikten bayılmış. Çok stresli bir dönemden geçiyor. Bir de… geçmişinde geçirdiği büyük bir ameliyatın vücuduna getirdiği yıpranma var tabii.”
Can’ın kaşları çatıldı. “Geçmişinde mi? Ne ameliyatı?”
Doktor Erdem, yutkundu. “Bir nefrectomi operasyonu. Yani böbrek nakli için böbrek bağışı yapmıştı kendisi.”
Can’ın dünyası başına yıkıldı. Beyni hızla çalışmaya başladı. Nefrectomi… böbrek… böbrek bağışı… Ve Ayşe’nin kan grubu, anonim donörün kan grubu… Her şey bir anda birleşti. Sanki yirmi yıldır kapalı duran bir kutu, şiddetle açılmıştı ve içindeki sırlar yüzüne çarpmıştı. Başından aşağı kaynar sular dökülüyordu. Ayşe’nin fedakarlığı, yirmi yıldır taşıdığı sessiz yük, şimdi bu hastane koridorunda, bu beyaz ışıkların altında, tüm çıplaklığıyla ortaya serilmişti.
Ayşe’nin bilinci yerine geldiğinde, Can’ı başucunda buldu. Kardeşinin yüzündeki ifadeyi görünce, sırrının ortaya çıktığını anladı. Can’ın gözleri kızarmıştı, yüzü bembeyazdı. Sesi titriyordu. “Abla… Neden? Neden bana hiç söylemedin?”
Ayşe’nin gözleri doldu. “Sana söyleyemezdim Can. Seni o yükün altına sokamazdım. Hayatına tertemiz bir sayfa açmanı istedim. Suçluluk duymadan yaşamanı, mutlu olmanı…”
Can’ın gözlerinden yaşlar akmaya başladı. “Ben… ben yirmi yıldır ‘melek donörümü’ aradım abla. Bilmeden, yanı başımdaki meleği aradım. Sen… Sen benim hayatımı kurtardın. Kendi hayatından verdin, ama karşılığında benden en büyük gerçeği sakladın. Nasıl taşıdın bunu bunca yıl?”
Ayşe, titreyen elleriyle Can’ın elini tuttu. “Senin mutluluğun, benim için her şeyin karşılığıydı Can. Her şeye değerdi. Gözlerindeki o sevinci görmek, torunlarımın kahkahalarını duymak… Benim için en büyük ödül buydu.”
Can, yavaşça Ayşe’ye sarıldı. Çocukluğundan beri sarıldığı gibi… Ama bu kez, sarılışı farklıydı. İçinde tarif edilemez bir minnet, büyük bir sevgi ve pişmanlık vardı. Yirmi yıldır anlamadığı bir sevgiyi, sessiz bir fedakarlığı, ancak şimdi tüm benliğiyle hissediyordu. Gözyaşları, Ayşe’nin omzuna düşerken, “Abla… Benim canım ablam,” diye fısıldadı.
Ayşe, Can’ın saçlarını okşarken, içindeki tüm yük, tüm hüzün, o sarılmayla buharlaşıp gitmişti. Artık yalnız değildi, sırrı paylaştığı tek kişi kendisi değildi. Ve o sessiz fedakarlığın, en sonunda en hakiki, en saf şekilde anlaşıldığını biliyordu. Hayatının en büyük hediyesini vermişti ve şimdi, hayatının en büyük armağanını alıyordu: Kardeşinin saf ve derin sevgisini. O günden sonra, aralarındaki bağ, kelimelerin ötesinde, sessiz bir anlayışla, can feda bir sevgiyle daha da güçlenerek devam edecekti.
