Aile dramı
Cam Tavanın Altında
Mert, otobüsün penceresinden hızla akıp giden İstanbul siluetine bakarken, içindeki umudu ve bir parça da yorgunluğu hissetti. Yüksek mimarlık diplomasını alalı iki yıl olmuş, Anadolu’nun küçük bir şehrinden çıkıp gelmişti bu metropole. Her sabah iki vesaitle işe gidip geliyor, geceleri küçük kiralık dairesinde çizimler yapıyor, bitmek bilmeyen hayaller kuruyordu. Bir gün, tıpkı bindiği otobüsün geçtiği Boğaz Köprüsü gibi, kendi hayatında da sağlam bir köprü kuracaktı.
Defne Demirkan ise bambaşka bir dünyanın ürünüydü. O, doğduğu andan itibaren İstanbul’un en seçkin semtlerinden birinin sakinliğini, babası Kenan Demirkan’ın inşaat imparatorluğunun gölgesini solumuştu. Sanat galerilerinde sergiler gezer, lüks restoranlarda iş yemeklerine katılır, hayatının her anında görünmez bir ayrıcalık zırhı taşırdı. Mert’le yolları, eski bir Beyoğlu binasının restorasyon projesinde kesişti. Mert, projenin genç ve hırslı mimarıydı; Defne ise, ailesinin sanat ve kültür vakfı adına projenin kültürel danışmanlığını yapıyordu.
İlk görüşte, Mert’in sıradan bir toplantıdan beklediği ciddiyet, Defne’nin rahatlığı ve zarif tavırlarıyla dağıldı. Defne, Mert’in çizimlerine tutkuyla eğildiğini, detaylara olan aşkını fark etti. Mert ise, Defne’nin şaşırtıcı zekası ve sanat konusundaki derin bilgisi karşısında büyülenmişti. Defne’nin kahkahaları, Mert’in çalıştığı şantiyelerin tozlu gürültüsünden çok farklıydı; yankısı beyninde değil, kalbinde hissediliyordu. Proje uzadıkça, kahve molaları sohbetlere, iş yemekleri samimi itiraflara dönüştü. İki farklı dünyanın insanları, mimarinin ve sanatın ortak paydasında birbirlerine tutunmuşlardı. Aşk, şehrin göbeğinde, restore edilen tarihi bir binanın yıkık dökük ama romantik atmosferinde filizlenmeye başladı.
Mert, Defne ile birlikte vakit geçirdikçe, kendi dünyası ile Defne’nin dünyası arasındaki uçurumu daha net görmeye başladı. Defne onu şoförlü arabalarıyla alıyor, davetlere götürüyor, hiçbir zaman görmediği lüks mekanlarla tanıştırıyordu. Mert, her ne kadar ayakları yere sağlam bassa da, bu yeni dünyaya ilk başta bir hayranlıkla, sonra garip bir huzursuzlukla yaklaşıyordu. Defne’nin ailesinin yazlıkları, kışlıkları, yurt dışı seyahatleri… Bunlar Mert’in doğduğu kasabada adını bile duymadığı şeylerdi. Kendi anne babasının tüm çabalarına rağmen zar zor okuttukları oğullarının bu parlak dünyaya girmesi, içten içe onlara da bir gurur verse de, Mert’in kalbinde bir hüzün yaratıyordu. Sanki ait olduğu yerden, köklerinden kopuyordu.
Defne ise, Mert’in samimiyetine, mütevazı ama güçlü duruşuna hayrandı. Ailesinin çevresindeki yapmacık ilişkilerden, çıkar odaklı sohbetlerden bıkmıştı. Mert, ona gerçek bir nefes alma alanı sunuyordu. Onunla otobüse binmeyi, küçük esnaf lokantalarında yemek yemeyi seviyordu. Mert’in dünyası, Defne için yeni ve heyecan vericiydi; bir anlamda kaçış noktasıydı.
Ancak bu peri masalı uzun sürmedi. Kenan Demirkan, kızının “sıradan” bir mimarla olan ilişkisinden rahatsız olmaya başlamıştı. Mert’in dürüstlüğünü, çalışkanlığını takdir ediyor gibi görünse de, derinlerde bu ilişkiyi “uygunsuz” buluyordu. Bir akşam yemeğinde, Kenan Bey’in Mert’e yönelttiği sorular, buz gibi bir soğuklukla dolu, görünüşte masum ama aslında küçümseyiciydi. “Mertçiğim, bu meslekte bir yere gelebilmek için sadece yetenek yetmez, bilirsin. Doğru çevreler, doğru yatırımlar… Senin aile işlerin ne âlemdeydi?”
Mert, bu sözlerin ardındaki imayı hemen yakaladı. Ailesi, küçük bir kasabada mütevazı bir hayat sürüyordu; Kenan Bey’in “aile işleri”nden kastı, Mert’in sırtını dayayabileceği bir mirasın olmamasıydı. Mert’in gururu incinmişti. Defne durumu fark etmiş, babasına öfkeyle bakmıştı. O gece, Mert ve Defne arasında ilk çatlaklar oluştu. Defne, babasının bu tavırlarından utanmıştı; Mert ise, Defne’yi kendisinin “zayıf halkası” gibi hissetmesinden rahatsızdı.
İlişkileri ilerledikçe, cam tavan daha da görünür hale geldi. Defne, ailesiyle Mert için defalarca tartıştı. Annesi Sema Hanım, Defne’nin evlenmek üzere olduğu sosyetik avukat Kaan’ı hatırlatıyor, “Bu çocuklar başka dünyaların insanları Defne, zorlama,” diyerek akıl vermeye çalışıyordu. Defne, bu “dünyalar” tabirini duydukça daha da sinirleniyor, ama aynı zamanda Mert’in de bu durumdan ne kadar yorulduğunu görüyordu.
Bir vakıf balosunda, Mert ve Defne el ele salona girdi. Herkesin gözü onların üzerindeydi. Kenan Bey, Mert’i uzaktan süzüyor, hafifçe kaşlarını çatıyordu. Mert, tanıdık bir yüz ararken, çocukluk arkadaşı Can’ı gördü. Can, baloda garson olarak çalışıyordu. Göz göze geldiklerinde, Can’ın yüzünde buruk bir gülümseme belirdi. Mert’in içi cız etti. Bu iki dünya, şimdi aynı masada değil, aynı salonda, iki farklı roldeydi.
Kenan Bey, Mert’i yanına çağırdı. “Mertçiğim, seni önemli bir iş adamıyla tanıştırmak istiyorum,” dedi, sesinde alaycı bir ton vardı. Tanıştırdığı kişi, orta yaşlı, göbekli bir müteahhitti. Konuşma sırasında müteahhit, Mert’in projesindeki bir detayı küçümseyen bir ifadeyle eleştirdi. Mert, sabırla açıklama yapmaya çalışsa da, Kenan Bey’in müteahhidin sözlerini onaylar şekilde başını salladığını görünce, beyninden vurulmuşa döndü. Bu, açıkça bir aşağılamaydı. Mert o an, Defne’nin ailesi için sadece “Defne’nin hevesi” olduğunu, asla kendilerinden biri olamayacağını anladı.
O gece, Mert, Defne’yi balodan erken çıkardı. Şoförlerini geri yollayıp taksiye bindiler. Taksinin arkasında, Mert’in gözleri doluydu. “Defne,” dedi titrek bir sesle, “Ben buraya ait değilim. Sen de benim dünyama ait değilsin.”
Defne’nin gözlerinden yaşlar boşandı. “Neden böyle söylüyorsun, Mert? Sen benimle olduğun sürece, ben her yere ait olabilirim.”
“Hayır, Defne. Ben senin uğruna her şeyi yaparım, ama gururumu ezdiremem. Senin babanın gözünde ben hep o ‘sıradan mimar’ olarak kalacağım. Ve sen de benimle oldukça, o dünyadan dışlanacaksın. Benim yüzümden ailenle kavga etmene dayanamıyorum. Bu böyle süremez.”
Konuşmaları, soğuk İstanbul gecesinde taksinin içinde yankılanıyordu. Mert, içindeki aşkı bastırmaya çalışırken, bir yandan da Defne’nin hayatını kendi “sıradanlığı” ile ziyan etmekten korkuyordu. Defne ise, Mert’i kaybetme düşüncesiyle yıkılıyordu, ama ailesinin ve sosyetenin görünmez duvarları arasında Mert’in ne kadar bunaldığını da görüyordu. O an, aşklarının büyüklüğüne rağmen, aralarındaki uçurumun kapanmaz olduğunu acı bir şekilde fark ettiler.
Ayrılık, beklenildiği kadar gürültülü olmadı. Sessiz, ağır bir kabullenişle geldi. Mert, o gece Defne’yi evine bıraktıktan sonra, kendi küçük dairesine döndü ve günlerce kimseyle konuşmadı. Defne’den gelen mesajları, aramaları yanıtsız bıraktı. Aşkın, bazen en büyük fedakarlığı ayrılık olduğunu hissediyordu. Bir süre sonra, çalıştığı şirketten Anadolu’da büyük bir restorasyon projesi teklifi geldi. Mert, hiç düşünmeden kabul etti. İstanbul’un parıltısından ve acımasız sosyal hiyerarşisinden uzaklaşmak istiyordu.
Yıllar geçti. Mert, Anadolu’daki projesiyle adını duyurmuş, birçok tarihi yapıyı yeniden hayata döndürmüş, kendine saygın bir yer edinmişti. Büyük şehre dönmemiş, kendi kasabasının yakınında, doğayla iç içe mütevazı bir yaşam kurmuştu. İşini tutkuyla yapmaya devam ediyor, “cam tavan” olmaksızın kendi değerlerini yükseltiyordu.
Defne ise, Kaan’la evlenmiş, babasının işlerinin başına geçmişti. Demirkan Holding’in yeni yüzü olmuş, sosyal sorumluluk projeleriyle adından söz ettiriyordu. Dışarıdan bakıldığında kusursuz bir hayatı vardı. Ancak geceleri, eski Beyoğlu binasının tozlu koridorları, Mert’in çizimlerine eğilişi, sıcak sohbetleri aklına gelir, içindeki boşluk büyürdü. Gözlerinde hüzünlü bir ifade, kalbinde ise adı konulmamış bir özlem taşıyordu.
Bir sonbahar günü, Mert, İstanbul’a kısa bir iş ziyareti için geldi. Bir mimarlık konferansına katılmıştı. Konferans çıkışında, Beyoğlu’nun kalabalık sokaklarından birinde yürürken, bir sanat galerisinin önünden geçti. Vitrinde duran bir fotoğraf dikkatini çekti. Eski bir tarihi yapının restorasyon öncesi ve sonrası halleriydi. Tanıdıktı. Yaklaştığında, fotoğrafın altında yazan ismi gördü: “Defne Demirkan Sanat Koleksiyonu’ndan.”
Tam o sırada, galerinin kapısı açıldı ve içeri giren bir kadın belirdi. Siyah, zarif bir palto giymişti. Saçlarını topladığı yerden düşen birkaç tel, rüzgarda nazikçe savruluyordu. Başını kaldırdığında, Mert’in gözleri Defne’nin gözleriyle buluştu. Zaman durdu. Aradan geçen yıllar, ikisinin de yüzünde izler bırakmıştı; Mert’in yüz çizgileri daha belirgin, Defne’nin bakışları daha olgundu. Ama gözlerindeki o eski pırıltı, kaybolmamıştı.
Defne, Mert’i görünce donup kaldı. Elindeki telefona hafifçe titrek parmaklarıyla sarıldı. Dudakları aralandı, bir şeyler söylemek istedi ama kelimeler boğazında düğümlendi. Mert de aynı durumdaydı. İki eski sevgili, o kalabalık Beyoğlu caddesinde, geçmişlerinin ağırlığı ve bugünlerinin sessizliği arasında bir anlığına birbirlerine hapsoldular.
Birkaç saniye süren bu sessizlik, onlar için sonsuzluk gibiydi. Sonunda Mert, buruk bir gülümsemeyle başını hafifçe eğdi. “Defne,” dedi, sesi zamanın ve ayrılığın tınısıyla hafifçe çatallanmıştı.
Defne’nin gözleri doldu. “Mert…” dedi sadece. O tek kelime, tüm yaşanmışlıkları, tüm özlemi ve kaybedilenleri özetliyordu.
Mert, ellerini cebine soktu, omuzlarını hafifçe silkerek, “Umarım her şey yolundadır,” dedi. Sözleri, bir veda niteliğindeydi, bir daha dönmeyecek bir geçmişin kabullenişi.
Defne, başını salladı. “Senin de Mert… Senin de.” Bakışlarında hem sevgi hem de acı vardı.
Mert, son bir kez, bu defa daha derinlemesine Defne’ye baktı. Gözlerinde, geçmişin güzel anılarıyla harmanlanmış, ama asla gerçekleşemeyecek bir geleceğin hüznü vardı. Sonra, hafifçe başını çevirdi ve kalabalığın arasına karıştı. Adımları ağır ama kararlıydı.
Defne ise, vitrindeki fotoğrafı gösteren galerinin kapısında öylece kaldı. Camın ardındaki o eserler, sanki onların aşklarının da bir zamanlar ne kadar güzel ama bir o kadar da kırılgan olduğunu fısıldıyordu. Sınıf çatışması, görünmez bir cam tavan gibi, iki insanı birbirine âşık olsalar bile ayırmış, hayatlarının akışını sonsuza dek değiştirmişti. Ve şimdi, o cam tavanın altında, iki yabancı gibi, kendi yollarına devam ediyorlardı. Kalplerinde hiç dinmeyecek bir yankıyla.
