yasak aşk
Cam Kırıkları Arasında Saklanan Koku
Mutfaktaki fayanslara dökülen kahve kokusu, evin sessizliğini bastırmaya yetmiyordu. Fincan, az önce elimin kaymasıyla yere düşüp paramparça olmuştu ve her bir cam kırığı, aslında paramparça olan hayatımın bir metaforu gibiydi. Emre, çalışma odasından yükselen kısık telefon sesiyle meşguldü. Son zamanlarda hep meşguldü. Ya işiyle ya da sessizliğiyle. Aramızdaki mesafe, kırılan fincanın parçaları gibi genişliyor, her bir parçanın ucu batıyordu.
Emre’yle evliliğimiz, dışarıdan bakıldığında hep “örnek” bir tablo çizmişti. On yıl. Dile kolay. Ortak arkadaşlar, hafta sonu rutinleri, düzenli bir iş hayatı, küçük birikimler. Her şey olması gerektiği gibiydi, belki de çok olması gerektiği gibi. Ama içimde, zamanla büyüyen bir boşluk vardı. Boşluk değil de, sanki varlığına alışık olduğum bir şey eksilmişti. Bir duygu, bir heyecan, bir “biz”. Artık Emre ile yan yana duran iki ayrı figürdük, aynı tabloya sıkışmış ama farklı yönlere bakan.
Can, o boşluğu fark eden ilk kişi olmuştu. Ya da ben, onun fark etmemi sağlamıştım, kim bilir. Can, Emre’nin çocukluk arkadaşıydı. Aynı mahallede büyümüşler, aynı okullara gitmişler, hayatları boyunca hiç ayrılmamışlardı. Can, bizim evimizin demirbaşı gibiydi. Her cumartesi akşamı film izlemek için gelirdi, Emre’yle futbol maçlarına giderlerdi, pazar kahvaltıları hep üç kişilik olurdu. Can, hayatımızın doğal bir parçasıydı. Tıpkı nefes almak gibi. Ve ben nefes almayı unuttuğumu, onunla yeniden hatırlıyordum.
Her şey bir akşam yemeğiyle başlamıştı, hatırlıyorum. Emre işten yorgun gelmiş, yine toplantılardan, sunumlardan bahsediyordu. Ben dinler gibi yaparken, Can, gözleriyle beni yakalamıştı. “Zeynep, ne zamandır o kitabı okuyorsun? Bitti mi?” diye sormuştu. Sesinde, Emre’nin tonundan farklı bir tını vardı. Bir ilgi, bir merak. Emre, Can’ın sorusuna anlamsızca bakmış, “Hangi kitap?” diye mırıldanmıştı. Can gülümsemiş, “Zeynep’in okuduğu. Hatırlamıyor musun, geçen hafta bahsetmişti.” Emre omuz silkmişti. O an, bir aydınlanma yaşamıştım. Can, beni dinliyordu. Emre ise sadece duyuyordu.
Sonraki haftalar, Emre’nin iş seyahatleri arttıkça, Can’la geçirdiğimiz zamanlar da çoğaldı. İlk başlarda Emre, “Can, Zeynep’e göz kulak olursun değil mi?” diyerek giderdi. Sanki ben bakıma muhtaç bir çocukmuşum gibi. Can da her seferinde, “Merak etme abi, emanetin emin ellerde,” derdi. Her kelimesi, kalbimde bir iğne gibi batardı. Emanet. Evet, ben bir emanettim. Ama kimin kime?
Bir akşam, yağmur şiddetli yağıyordu. Emre yine şehir dışındaydı. Elektrikler kesilmişti. Telefonumun şarjı bitmiş, mum bulmak için mutfak dolabını karıştırırken, Can çıkagelmişti. Elinde bir paket hazır yemek, cebinde bir fener. “Seni yalnız bırakmak istemedim,” demişti. Karanlıkta, fenerin titrek ışığında, onun yüzündeki endişeyi görmüştüm. Normalde beni endişelenen Emre olması gerekirken. O an, bir sıcaklık yayılmıştı içime. Korku değil, bir aidiyet hissi.
Mum ışığında yemek yerken, saatlerce sohbet etmiştik. Kitaplardan, filmlerden, çocukluk hayallerimizden. Emre’yle unuttuğum bir samimiyet, Can’la yeniden yeşeriyordu. Gözlerinde sadece dostluk değil, farklı bir şey de sezmeye başlamıştım. Bir çekim, bir anlayış. Konuşurken birden susmuştuk. Mumun alevi titriyordu. Dışarıda yağmur, camları dövüyordu. Gözleri gözlerime kenetlenmişti. Konuşamıyordum. Konuşmak istemiyordum. O anın, tüm zamanlara yayılmasını istiyordum.
Elini yavaşça uzatmış, elimin üzerine koymuştu. Elim titrememişti. Aksine, sanki oraya aitti, hep oradaymış gibi. Kalbim, göğüs kafesimi zorlarcasına atıyordu. Parmağıyla elimin üzerini okşamış, sonra yüzüme uzanmıştı. Hafifçe yanağımı kavramış, başparmağı dudaklarımın köşesinde gezinmişti. Yaklaşmıştı. Nefesi, tenimde ılık bir esinti gibiydi. Gözlerimi kapattım. Dudakları, dudaklarıma değdiğinde, o an her şey durdu. Dünya, yağmur, Emre, vicdanım… Hepsi silinmişti. Sadece o vardı. O an ve ben.
İlk öpüşmemiz, yasak bir meyvenin tadı gibiydi. Tatlı, çekici ve sonu gelmez bir pişmanlığı barındırıyordu. Ayrıldığımızda, gözlerimle yüzündeki ifadeyi aradım. Gördüğüm şey, benimle aynı anda hem arzuyu hem de derin bir üzüntüyü taşıyan bir bakıştı. “Zeynep,” diye fısıldamıştı. Sesi, kırık bir kadeh gibiydi. “Bu, olmamalıydı.” Başımı salladım. Bilmiyordum. O anın ağırlığı altında eziliyorduk.
O geceden sonra hayatımız, ince bir çizginin üzerinde yürümek gibi oldu. Her gün, her an düşme korkusuyla yaşadık. Emre, iş seyahatlerinden döndüğünde, Can’la aramızdaki gerilimi hissetmemesi için kendimizi zorlardık. Her gülümsememiz, her dokunuşumuz planlıydı. Ama artık bir sırdaşımız vardı. Ortak bir günahımız. Bu sır, bizi birbirimize hem yaklaştırıyor hem de ürkütücü bir uçuruma sürüklüyordu.
Gizli buluşmalar başladı. Bazen Emre işteyken, bazen onun spor salonunda olduğunu bahane ederek. Küçük kafelerde, tenha parklarda. Her buluşmamız, adrenalini yüksek bir oyundu. Yakalanma korkusu, her öpüşmeyi, her el ele tutuşmayı daha da tutkulu kılıyordu. Ama aynı zamanda, içimi kemiren bir kurt gibiydi. Emre’ye karşı hissettiğim suçluluk, her geçen gün büyüyordu. Onun güveni, arkadaşlığı, sevgisi… Hepsini yerle bir ediyorduk.
Can da benim gibiydi. Gözlerinde derin çizgiler belirmişti. Eskisi gibi neşeli değildi. Sohbetlerimizde, “Ne yapacağız Zeynep?” sorusu sık sık havada asılı kalıyordu. Cevabımız yoktu. Bu girdabın içine o kadar sürüklenmiştik ki, çıkış yolunu göremiyorduk. Her vazgeçme girişimi, bizi birbirimize daha da sıkı bağlıyordu. Sanki bu yasak aşk, bizi nefes almadan yaşayamaz hale getirmişti.
Emre, değişimimizi fark etmeye başlamıştı. Ya da ben öyle sanıyordum. “Zeynep, son zamanlarda çok dalgınsın. Bir sorun mu var?” diye sormuştu bir akşam. Cevap verememiştim. Gözlerimi kaçırmıştım. “İşler biraz yoğun,” diye geçiştirmiştim. Can’a gelince, o da eskisi gibi rahattı artık. Bize geldiğinde, gözleri beni arıyordu. Emre’yle sohbet ederken bile, bakışları üzerimdeydi. Emre fark etmiyordu. Ya da fark etmek istemiyordu.
Bir akşam, Emre’yle dışarı çıkmıştık. Şehrin kalabalık caddelerinde yürürken, kolunu omzuma atmıştı. O an, bir huzursuzluk hissettim. Emre’nin dokunuşu artık bana ait değildi. Kendimi sahtekar gibi hissettim. Eve döndüğümüzde, Emre’nin telefonuna bir mesaj gelmişti. “Can: Yarınki program ne, unutma sakın!” Emre gülümsemişti. “Can’la çocukluktan kalma bir geleneğimiz var. Her ayın ilk cumartesisi birlikte maç izleriz.” İçimden bir ses, “Yarın değil, bu gece unutma sakın,” diye fısıldadı. Çünkü ben ve Can, o gün için başka bir plan yapmıştık. Emre’nin evde olmamasını fırsat bilip, sabaha kadar film izleyecektik. Aslında film izlemeyecektik. Sadece birbirimizi izleyecektik.
Ertesi gün, Emre sabah erkenden Can’la buluşmak üzere evden çıktı. “Akşama doğru dönerim,” demişti, alnımdan öperek. O öpücük, dudaklarımda buz gibi bir acı bırakmıştı. Can’ın gelişi, her zamankinden daha sessizdi. Kapıyı açtığımda, yüzündeki gerginliği gördüm. Bana sarıldığında, sanki son kez sarılıyormuş gibi sımsıkı tuttu. “Zeynep,” diye fısıldadı. “Buna bir son vermemiz lazım. Yapamıyorum artık. Emre’ye ihanet etmek… Kendime ihanet etmek gibi geliyor.”
Kalbim durdu sandım. Gözlerim dolmuştu. “Biliyorum Can,” dedim. “Ama nasıl?” İçimizdeki aşk, bizi boğuyordu. Ama ondan vazgeçmek de bir o kadar imkansız görünüyordu. Oturup saatlerce konuştuk. Gözyaşları, pişmanlıklar, geleceğe dair belirsizlikler… Her kelime, paramparça olmuş bir aynanın keskin kenarları gibiydi.
Can, öğleden sonra ayrılmak zorunda kaldı. O gidince, ev bir anda soğudu. Sessizlik, kulaklarımı sağır edercesine büyüktü. Ne yapacağımı bilemiyordum. Bu yükü daha fazla taşıyamayacaktım. Emre’ye her şeyi anlatmayı düşündüm. Acı verici olacaktı ama belki de doğru olan buydu. Belki de bu sırrın beni yiyip bitirmesine izin vermektense, bir kez olsun özgürleşmeliydim.
Akşamüstü, Emre eve döndü. Kapıdan girdiğinde, yüzünde yorgunluktan daha fazlası vardı. Sanki çökmüş gibiydi. Gözleri boşluğa bakıyordu. “Hoş geldin,” dedim, sesim titreyerek. Bana bakmadı. Doğruca mutfağa gitti. Peşinden gittim. Tezgahın üzerinde, benim sabah kırmış olduğum kahve fincanının cam kırıkları duruyordu. Ben onları temizlemeyi unutmuştum.
Emre, ellerini yıkadı. Sakin bir şekilde, omuzları çökmüş, sadece musluktan akan suyu izliyordu. Sonra başını bana çevirdi. Gözleri. O gözlerde gördüğüm şey, beni dondurdu. Öfke yoktu, kızgınlık yoktu. Sadece derin, sonsuz bir acı ve hayal kırıklığı vardı. Sanki ruhu parçalanmış gibiydi. Gözlerinde, tüm dünyaların çöktüğünü gördüm. Konuşmadı. Sadece baktı. O bakış, bin kelimeden daha ağırdı. Her şeyi biliyordu.
Konuşmasına gerek yoktu. O bakış, Can’la yaşadığımız her anı, her öpücüğü, her fısıltıyı gün yüzüne çıkarmıştı. O bakış, sadece benim ve Can’ın ihanetini değil, aynı zamanda Emre’nin yıkılan dostluğunu ve parçalanan evliliğini de haykırıyordu. Nereden öğrendiğini bilmiyordum. Belki Can’ın yüzündeki gerginlikten, belki benim dalgın bakışlarımdan, belki de o sabah çıktığında Can’ın evine gitmek yerine, Emre’nin bir şekilde beni takip etmesinden. Ya da belki de Can, vicdan azabına dayanamayıp ona bir şeyler fısıldamıştı.
“Emre,” diye fısıldadım. Sesim, cam kırıklarından daha inceydi. “Ben…”
Sözümü tamamlamama izin vermedi. Gözlerini benden ayırmadan, yavaşça tezgahta duran sürahiyi aldı. Masadaki iki bardağa su doldurdu. Birini bana uzattı. Diğerini kendi önüne koydu. İçmedi. Sadece bardaktaki suya baktı. Sonra elini uzattı, fayansların üzerindeki en büyük cam kırığını yavaşça aldı. Parmağıyla kenarlarını okşadı. Sanki bir mücevhere dokunur gibi.
“Bu,” dedi kısık bir sesle. “Bunun keskinliğini bile bile, neden tutar insan avucunda?”
Sesi titriyordu. Ama bana değil, kendine soruyordu bu soruyu. O an anladım. O sadece beni değil, Can’ı da düşünüyordu. Onların dostluğu da bu cam kırıkları gibi paramparça olmuştu. Ve ben, ikisinin de hayatını mahvetmiştim. Cevap veremedim. Sadece gözlerine baktım, o dipsiz keder kuyusuna. Yasak aşkın tadı, boğazımda acı bir zehre dönüşmüştü. Ve ben, o cam kırıklarının üzerinde yalın ayak yürümenin, ne kadar acı vereceğini yeni yeni anlıyordum. Evimiz, artık cam kırıklarından yayılan kahve kokusu değil, ihanetin keskin ve yakıcı kokusuyla doluydu. Ve o koku, sonsuza dek üzerimizde kalacaktı.
