Aile Draması

Cam Ev

8 dakikalık okuma · 1346 kelime

Boğaz’ın serin rüzgarı pencereden içeri süzülürken, Elif’in zihninde on yıl öncesine ait bir an canlandı. Nişan yüzüğünün ışıltısını sayısız defa parmağına takıp çıkardığı, Can’ın “Sen benim cam evimsin,” dediği o yaz akşamı. Şeffaf, kırılgan ama içinde her şeyin olduğu gibi göründüğü, saklayacak hiçbir sırrı barındırmayan bir yer. O zamanlar bu benzetme ona sıcak ve güven verici gelmişti. Şimdi ise o cam evin içinde boğulduğunu hissediyordu. Sanki dışarıdaki herkes içeride olan biten her şeyi görüyor, fısıltılarla yargılıyordu.

Elif, mutfak tezgahındaki kahve makinesinin buğusuna dalmış, elindeki soğumuş fincanı sıkıyordu. Ayşe, yedi yaşındaki minik kızı, odasında en sevdiği oyuncak ayısıyla uyuyordu. Saat gece yarısını geçmişti ve Can henüz gelmemişti. Bu artık sıradan bir durumdu. Son aylarda Can’ın işi giderek daha karmaşık, daha “yoğun” hale gelmişti. Mimar olarak zaten yoğun bir tempoda çalışıyordu ama bu, bambaşka bir şeydi. Eve yorgun, gergin geliyor, sorulara yuvarlak cevaplar veriyor, geceleri telefonunda uzun, kısık sesli konuşmalar yapıyordu. Elif başlangıçta bunu normal karşılamıştı. Büyük bir proje, belki yeni bir anlaşma… Ama içindeki kemirgen şüphe, artık göz ardı edilemeyecek kadar büyümüştü.

Her şey, Ayşe’nin doğum günü partisi için bankadan para çekerken fark ettiği o ufak detayla başlamıştı. Hesaptaki bakiyenin beklediğinden çok daha az olması. Elif o an duraksadı, bir hata olduğunu düşündü. Can’ın bankacılık işlemlerini, faturaları hep o hallederdi. Elif daha çok tasarım işleriyle uğraşır, evin bütçesini Can’a bırakırdı. Güven tamdı, sorgulama gereği duymazdı. Ama o gün, içini tuhaf bir huzursuzluk sarmıştı. Can’a sorduğunda, “Ah, evet, küçük bir yatırım yaptık, emlakla ilgili. Fırsat ayağımıza geldi, ben de kaçırmak istemedim,” demiş, aceleyle konuyu kapatmıştı. Elif şüphelerini bastırmış, “Neden bana söylemedin?” diye sorduğunda ise, “Sana sürpriz yapmak istedim, güzelim. Ayşe’nin geleceği için,” cevabını almıştı. Sesindeki acelecilik, o anda bile kulağını tırmalamıştı.

Günler haftaları kovaladı. Can’ın halleri düzelmek yerine daha da kötüleşiyordu. Gözlerinin altı morarmış, yanakları çökmüştü. Bir akşam yatak odasında Can’ın ceketini asarken, cebinden bir zarf düştü. Üzerinde büyük harflerle “İCRA DAİRESİ” yazıyordu. Elif’in kalbi buz kesti. Tıpkı bir casus filminin kahramanı gibi, titreyen elleriyle zarfı açtı. İçinde, kendi adının da geçtiği, büyük bir meblağ için başlatılmış bir icra takibi yazıyordu. Kendi adının! Birkaç gün önce Can’ın “küçük bir yatırım” dediği şey, kâbus gibi bir borç batağına dönüşmüştü ve Elif’in imzası olduğu iddia edilen bir belgeyle, bu işin içine o da çekilmişti.

Dünya Elif’in etrafında dönmeyi bırakmış, olduğu yere çakılıp kalmıştı. Nefes almakta güçlük çekiyordu. Can, ona nasıl böyle bir şey yapabilirdi? Onu hiçe sayarak, ailesinin geleceğini kumar masasına sürerek, üstüne üstlük bir de sahtecilik yaparak? Yüzündeki o sevgi dolu ifade, sözlerindeki şefkat… Hepsi bir yalan mıydı? Gözlerinin önünden Can’la geçirdikleri on yıl, evlilikleri, Ayşe’nin doğumu film şeridi gibi geçti. Her karede, Can’ın yüzünde gördüğü o güvenilir ifade, şimdi birer maskeye dönüşmüştü.

Telefonu alıp Can’ı aramak istedi ama yapamadı. Ne söyleyecekti? Nereden başlayacaktı? Suçlamaları dile getirmek bile, Can’ın ona bu ihaneti yaptığını kabullenmek demekti. Ve bu, kaldırabileceği bir yük değildi. O gece Can eve geldiğinde Elif uyuyor numarası yaptı. Can’ın yatağa usulca süzüldüğünü, hemen uykuya daldığını hissetti. Ama Elif’in zihni bir an olsun dinlenmedi. Şafağın ilk ışıkları odayı aydınlatana kadar tavana baktı. Gözleri acıyordu, kalbi de.

Ertesi sabah, uyanıp Ayşe’yi okula hazırladılar. Can her zamanki gibi telaşlıydı. Elif, Can’ın yüzüne baktığında, dün geceki kâbusun gerçekliğini kavramaya çalıştı. Bu adam, bu yüz, bu eller… Bunlar mıydı ona bu kötülüğü yapan? Gözlerinde bir parça pişmanlık, bir parça endişe aradı ama Can, sadece yorgun görünüyordu. Kahvaltı ederken, Elif’in boğazına bir yumruk oturmuştu. Ayşe’nin neşeli sesi bile içindeki fırtınayı dindiremiyordu.

Ayşe’yi okula bıraktıktan sonra Elif, Can’a işe gideceğini söyleyerek evden çıktı. Ama iş yerine gitmedi. Direkt bankaya gitti. Banka çalışanlarıyla konuştu, hesap hareketlerini inceledi. Can’ın “küçük yatırım” dediği şey, Levent adında eski bir üniversite arkadaşının şirketine yapılan, akıl almaz büyüklükte bir transferdi. Levent, Can’ın hayran olduğu, hep bir adım önde gördüğü, karizmatik ama biraz da şaibeli bir tipti. Can’ın ona olan zaafını hep hissetmişti Elif. Levent’in peşinden sürüklenmeye meyilli bir hali vardı. Ama bu kadarını asla tahmin etmezdi.

Levent’in şirketinin adını araştırdı. Hakkında çıkan haberler, şikayetler, hatta dolandırıcılık iddiaları… Gözleri doldu. Can, nasıl bu kadar kör olabilirdi? Nasıl böyle bir bataklığa saplanabilirdi? En kötüsü de, bu borcun sadece kendilerine ait olmadığını, üzerine sahte imzalarla, Elif’in de kefil gösterildiğini öğrendi. Yani Can, sadece kendilerine değil, Elif’in de geleceğini rehin almıştı.

Gün boyunca şehrin sokaklarında amaçsızca dolaştı. Her adımında, kalbindeki boşluk büyüyordu. Oturup ağlamak istiyordu ama yapamıyordu. Sanki içinde bir şey ölmüş, ama dışarıdan hiçbir şey belli etmemesi gereken bir robot haline gelmişti. Akşamüstü Ayşe’yi okuldan aldı. Kızının neşeli sesi, onu bir an olsun bu gerçeklikten uzaklaştıramadı. Eve geldiklerinde, Elif, Ayşe’ye odasına gitmesini söyledi. Kalbi göğsünü delip geçecek gibi atıyordu.

Can, her zamanki gibi akşam yemeği için eve geldi. Kapıdan girdiğinde, Elif’in koltukta oturmuş, elinde icra zarfıyla onu beklediğini gördü. Yüzündeki ifade, önce bir anlık şaşkınlık, sonra anında beyaza bürünen bir korkuydu. Bakışları, masanın üzerindeki zarfa takıldı.

“N’oldu Elif? Neden böyle bakıyorsun?” Sesi titrek çıktı.

Elif ayağa kalktı. Yüzünde ne öfke ne de ağlama belirtisi vardı, sadece bomboş bir ifade. “Neden böyle mi bakıyorum, Can? Gerçekten mi? Ya da şöyle sorayım: Neden cam evimiz birdenbire bir enkaz yığınına dönüştü?”

Can’ın yüzü düştü. Yutkundu. “Elif, ben sana anlatacaktım. Her şeyi açıklayacaktım. Sadece doğru zamanı bekliyordum.”

“Doğru zaman mı? Bu mu senin doğru zamanın? Benim adımı kullanarak, beni habersizce milyonluk bir borcun altına sokarken mi? Ayşe’nin geleceğini, yıllardır biriktirdiğimiz her şeyi o kumarbaz arkadaşının cebine aktarırken miydi doğru zamanın?” Elif’in sesi yükselmeye başladı, ama titremeyi durduramıyordu. “Levent miydi o büyük fırsatın adı? Levent, hani o üniversitedeyken bile milletin parasını toplayıp kaçan Levent mi?”

Can’ın gözleri doldu. “Hayır, Elif, öyle değil. O bana çok cazip bir teklifle geldi. Bir emlak projesi… Çok hızlı kar elde edecektik. Ayşe’nin geleceği için daha büyük bir ev, daha iyi bir okul… Hep sen istemiştin bunları. Ben de en kısa yoldan olsun istedim.” Sesi fısıltıdan halliceydi.

“Bana mı sorarak yaptın bunu? Benimle konuşarak mı? Benim adımı kendi çıkarın için kullanırken mi?” Elif zarfı Can’ın üzerine fırlattı. Zarf, göğsüne çarparak yere düştü. “Bu ne, Can? Bu ne? Benim imzam var burada! Sen benim imzamı taklit mi ettin?”

Can diz çöktü. Elleriyle yüzünü kapattı. “Affet beni, Elif. Affet beni. Çok sıkıştım. Levent beni ikna etti. Paramızın yetmeyeceğini söyledim. O da ‘Merak etme, bir formalite,’ dedi. ‘Küçük bir imzayla hallederiz.’ Ben… Ben çok korktum. Sana söylemeye cesaret edemedim. Batacağımızı düşündüm. Paramızın yetmediğini, yetersiz olduğumu düşündüm.”

Elif, Can’ın bu çaresiz haline rağmen zerre kadar acıma hissetmedi. Sadece bomboştu. “Yetersiz mi? Sen kendini yetersiz mi hissettin? Biz seninle her şeyi paylaşıyorduk! Sorunlarımız da sevinçlerimiz de ortaktı. Sen beni sadece bir ‘formalite’ olarak mı gördün? Ben senin karınım, çocuğunun annesiyim!”

Can başını kaldırdı. Gözleri yaşlarla doluydu. “Benim hatam. Büyüklük yaptım. Seni korumak istedim. Stres altına girmemeni istedim.”

“Korumak mı? Beni, bizden mi korudun? Beni bir yabancıdan korur gibi kendi kararlarından, kendi yalanlarından mı korudun?” Elif yorgun bir nefes aldı. “Bana yıllarca güven aşıladın, Can. ‘Ben senin cam evinim,’ derdin. O cam evin içinden her şey görünürdü. Ama sen o camı bir zırha dönüştürmüşsün. İçinde kimin olduğunu, ne yaptığını kimse görmesin diye. Ve şimdi o zırh kırıldı. Parçaları etrafa saçıldı ve her yeri kan revan içinde bıraktı.”

Sustular. Odadaki sessizlik, kırık bir vazonun parçaları gibi keskin ve acı vericiydi. Can hıçkırarak ağlamaya devam ederken, Elif’in yüzünde tek bir damla yaş yoktu. Gözleri donuktu, bakışları Can’ın üzerinden geçip, duvarın bir noktasında takılı kalmıştı. Tüm öfkesi, tüm hayal kırıklığı, acı bir boşluğa dönüşmüştü. O an anladı. Önemli olan sadece kaybettikleri paraları değildi. Asıl kayıp, Can’a olan inancı, aralarındaki görünmez bağ, o eşsiz güvendi. Bu, yerine konulabilecek bir şey değildi. Bir daha asla eskisi gibi olamayacaklardı. O cam ev paramparça olmuştu ve kimse o parçaları bir araya getiremezdi.

“Ayşe’yi yatıracağım,” dedi Elif, sesi buz gibiydi. Can başını bile kaldırmadan titremeye devam etti. Elif, Can’ı orada, kırılmış bir adam olarak bırakıp Ayşe’nin odasına gitti. Kızının uykulu yüzüne baktı. Masumdu, her şeyden habersizdi. Elif, minik kızının alnına öpücük kondururken, içinden bir yemin etti. Ne olursa olsun, Ayşe’nin geleceğini koruyacaktı. Can’la olan ilişkisi sona ermiş olsa bile, annelik görevi bakidir. Geri döndüğünde, Can hala dizlerinin üzerindeydi. Elif, onun gözlerine baktı. Bir zamanlar sevdiği adamın yüzünde, şimdi sadece tanımadığı bir yabancının çaresizliği vardı. Cam evleri yıkılmıştı. Ve o enkazın altında, Elif’in güveni de sonsuza dek gömülmüştü.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık