Aile draması

Cam Ev

8 dakikalık okuma · 1304 kelime

Elif’in hayatı, dışarıdan bakıldığında özenle inşa edilmiş, her köşesi parlayan bir cam ev gibiydi. Şehrin hızla yükselen, manzarası nefes kesen yeni konutlarından birinde, mimar eşi Emre ile yaşıyorlardı. Geniş pencerelerden içeri dolan güneş ışığı, her sabah Elif’in yüzünü okşar, güne başlamak için ona tatlı bir sebep verirdi. Yedi yıldır evliydiler, tutku ilk günkü gibi olmasa da, derin bir sevgi ve karşılıklı saygı üzerine kurulu sağlam bir ilişkileri vardı. En azından Elif öyle sanıyordu.

Son birkaç aydır Emre, nedense daha dalgın, daha mesafeliydi. Geç saatlere kadar süren “iş yemekleri,” hafta sonu aniden çıkan “acil projeler” listesi uzayıp gidiyordu. Elif ilk başlarda endişelenmiş, Emre’nin yoğun çalışma temposuna ayak uydurmaya çalışarak onu daha az bunaltmaya özen göstermişti. Hatta küçük sürprizler, hafta sonu kaçamakları ayarlamaya çalışmış, Emre’nin yorgunluğunu gidermek için elinden geleni yapmıştı. Ama Emre, bu çabalara eskisi gibi karşılık vermiyordu. Gözlerinde sanki hep ulaşılamaz bir mesafe vardı.

Bir akşam, Elif salonda Emre’yi beklerken, sehpanın üzerinde duran telefonuna gözü çarptı. Emre, telefonunu asla masanın üzerine bırakmaz, her zaman cebinde ya da şarjda, ekranı aşağı dönük tutardı. Merak duygusu, içindeki suçluluk hissini bastırdı. Elif, uzanıp telefonu eline aldı. Kilit ekranında beliren WhatsApp bildirimi, kalbinin ritmini bozdu: “Akşam için hazırım, her zamanki yerde miyiz?” Gönderen: “Ayşe.”

Ayşe, Elif’in kendisinden beş yaş küçük kız kardeşiydi. Lise yıllarından beri birlikte yaşarlar, aralarından su sızmazdı. Ayşe üniversiteyi bitirip kendi hayatını kurduğundan beri bile sık sık bir araya gelir, dertleşirlerdi. Ayşe’nin işi, şehrin merkezindeki küçük bir reklam ajansındaydı. Emre ile Ayşe, zaman zaman bir araya gelir, iş konuşur, hatta Emre, Ayşe’ye kariyerinde mentorluk yapmaktan keyif alırdı. Bu mesajın yanlış bir anlamı olmamalıydı. Belki iş yemeğiydi. Ama “her zamanki yer” ifadesi, Elif’in zihnine bir kurt düşürmeye yetti. Hangi “her zamanki yer”di bu? Elif’in bilmediği bir yer mi?

Elif, Emre’nin geldiğini duyunca telefonu hızla yerine bıraktı. Yüzünde yapay bir gülümseme ile onu karşıladı. Yemek boyunca Emre’ye Ayşe’den gelen mesajı sormadı. Sanki bilmek istemiyordu. Bilmek, bu cam evi çatlatmaktan korkuyordu. Ancak içindeki şüphe bir kez filizlenmişti.

Sonraki günler, Elif için bir işkenceye dönüştü. Emre’nin her hareketi, her kelimesi didik didik inceleniyordu zihninde. Ayşe ile konuşmalarını dinlemeye, Emre’nin telefonunu gözetlemeye başlamıştı. Kendi kendine bu durumdan tiksiniyordu ama duramıyordu. Ayşe, her zamankinden daha sık arıyor, Emre ile yeni bir iş projesi üzerinde çalıştıklarını söylüyordu. Detay vermiyor, Elif sorduğunda geçiştiriyordu. Elif, kız kardeşinin bu yeni mesafeli tavrına anlam veremiyordu. Ayşe’nin de gözlerinde sakladığı bir şeyler vardı sanki.

Bir cumartesi akşamı, Emre yine “acil bir müşteri toplantısı” bahanesiyle evden çıktı. Elif, bu kez hazırlıklıydı. Emre’nin ceketinden aldığı yedek araba anahtarını elinde sıktı. Taksiye atlayıp Emre’yi takip etmeye karar verdi. Kalbi göğsünden fırlayacak gibiydi. Her sokağı dönerken, her kırmızı ışıkta dururken, dualar ediyordu. Yanılıyor olmayı, bu korkunç şüphenin sadece kendi paranoyası olmasını diliyordu.

Emre’nin arabası, şehrin daha sakin, eski mahallelerinden birinde, küçük, şirin bir apartmanın önünde durdu. Burası Emre’nin tarif ettiği “otel” ya da “restoran” değildi. Tanıdık bir sokaktı. Elif’in adımlarını taşıyan taksi şoförüne yavaşlamasını işaret etti. Emre arabadan indi, kapıyı kilitledi ve hızla apartmana girdi. Elif, taksi şoförüne apartmanı işaret ederek sordu: “Bu hangi sokaktı?” Şoför, “Şu an Yıldırım Sokak’tayız hanımefendi,” dedi.

Yıldırım Sokak. Ayşe’nin oturduğu sokak. Ayşe’nin apartmanı.
Elif’in nefesi kesildi. Dünya etrafında dönüyor gibiydi. Bu bir yanlış anlaşılma olmalıydı. Ayşe burada olabilirdi evet, ama Emre neden buradaydı? Ve neden Elif’e bir müşteri toplantısı olduğunu söylemişti?

Elif, taksiden indi. Yürümeye mecali yoktu ama bacakları kendiliğinden ilerliyordu. Apartmanın giriş kapısına geldiğinde, camda yansıyan yüzüne baktı. Gözleri kan çanağına dönmüştü, dudakları titriyordu. Zil listesine göz gezdirdi. “A. Yılmaz” yazıyordu üçüncü katta. Ayşe Yılmaz.

Merdivenleri ağır ağır tırmandı. Her basamak, kalbine bir bıçak gibi saplanıyordu. Üçüncü kata geldiğinde, Ayşe’nin kapısının aralık olduğunu gördü. İçeriden gelen sesler… Kahkahalar… Emre’nin tanıdık, gür kahkahası ve Ayşe’nin çocuksu kıkırdamaları. Elif’in avuçları terledi, midesi bulandı. Kapıya yaklaştı. İçeriden gelen görüntü, tüm hayatını paramparça etti.

Emre ve Ayşe, salondaki koltukta yan yana oturuyorlardı. Emre’nin kolu Ayşe’nin omzunda, Ayşe başını Emre’nin omzuna yaslamış, elinde bir kadeh şarapla ona bir şeyler anlatıyordu. Emre, Ayşe’nin saçlarını okşuyor, gözlerinin içine sevgiyle bakıyordu. Sanki iki sevgili gibiydiler. Hayır, iki sevgiliydiler. Bu inkar edilemez bir gerçekti.

Elif, kapının pervazına tutunarak ayakta durmaya çalıştı. Göğsünden bir çığlık kopmak üzereydi ama boğazına düğümlenmişti. İki çift göz, aniden ona döndü. Emre’nin yüzündeki neşe bir anda silindi, yerini dehşete bıraktı. Ayşe’nin yüzü bembeyaz oldu, elindeki kadehi düşürdü. Cam kırıkları, sessizliği bölen tek sesti.

“Elif?” Emre’nin sesi güçlükle çıktı.
Elif, yutkunmaya çalıştı. Boğazı kurumuştu. “Ne… ne oluyor burada?” sesi sanki başkasına aitti.
Ayşe koltuktan fırladı, gözleri dolu doluydu. “Abla… Ben… ben açıklayabilirim.”
Elif, Ayşe’ye döndü. Yıllardır beraber güldüğü, beraber ağladığı, her sırrını paylaştığı kız kardeşine. Gözlerinde ne bir yalan, ne bir suçluluk, sadece boş bir pişmanlık vardı. “Ne açıklayacaksın Ayşe? Ne var açıklayacak? Bu mu senin iş yemeğin?” Elif’in sesi artık titrek ve acı doluydu.

Emre ayağa kalktı. Yüzünde mahcup bir ifade vardı ama gözlerinde Elif’in tanıdığı o parlaklık yoktu. “Elif, lütfen dinle. Bu… bu çok uzun zamandır var. Başka türlü gelişti her şey.”
“Başka türlü mü?” Elif, acıyla gülümsedi. “Nasıl başka türlü? Benim yedi yıllık evliliğimi, hayatımı paramparça ederek mi? En yakın iki insanın bana ihanet etmesi mi bu başka türlü gelişen şey?”

Ayşe hıçkırmaya başladı. “Abla, lütfen… Ben Emre’yi seviyorum.”
Bu cümle, Elif’in damarlarında dolaşan son umut kırıntısını da yok etti. Sevgi mi? Kendi kocasını mı seviyordu? Kendi kız kardeşinin kocasını mı? Elif, gözlerini Ayşe’den ayırmadı. “Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Sen benim kız kardeşimsin! Biz çocukluğumuzdan beri her şeyi paylaştık! Şimdi de kocamı mı paylaşıyorsun benimle?”

Ayşe dizlerinin üzerine çöktü. “Biliyorum, haksızım. Çok haksızım. Ama ben hep… hep senin gölgende yaşadım Abla. Sen hep daha güzeldin, daha başarılıydın, daha sevgi doluydun. Annemle babamın gözünde hep birincidin. Ben hep arkadan gelen oldum. Emre bana farklı baktı. Beni gördü. Beni dinledi. Senin yanındayken hiç hissetmediğim bir değerli olma hissi verdi bana.”

Elif’in içindeki öfke, bir anda yerini derin bir hüzne bıraktı. Bu nefreti duymak, ihanetin kendisinden bile daha ağırdı. Kız kardeşi, kendi içindeki boşluğu doldurmak için Elif’in hayatını parçalamıştı. Emre’nin sessizliği, Ayşe’nin sözlerini onaylar nitelikteydi. Emre, Elif’in “mükemmel” hayatının getirdiği yükten mi sıkılmıştı? Ayşe’nin “ikinci” olma hissi mi onu çekmişti?

“Gölge mi?” Elif’in sesi buz gibi çıktı. “Ben sana gölge olmadım Ayşe. Ben sana hep yol oldum, ışık oldum. Her düştüğünde elinden tutan bendim. Seni kimseye ezdirmeyen bendim. Benim kocamla birlikte olmak mıydı senin kendini değerli hissetme yolun?”

Emre nihayet konuştu. “Elif, hata ettik. İkimiz de. Ama bazen duygularını kontrol edemiyorsun. Bizim evliliğimizde eksik olan bir şeyler vardı. Sen hep çok iyi bir eş oldun, çok mükemmeldin. Ama ben… ben kendimi sıkışmış hissediyordum. Ayşe, daha rahattı. Daha samimiydi.”
Elif, Emre’ye bakarken tanıdığı adamın nasıl bu kadar yabancılaştığını düşünüyordu. “Rahat mı? Samimi mi? Yalan söylemek, hayatları mahvetmek rahatlık ve samimiyet mi Emre?”

Elif daha fazla duramadı. Dönüp kapıdan çıktı. Arkalarından gelen Ayşe’nin ağlama sesini, Emre’nin “Elif! Lütfen!” diye bağırmasını duydu ama durmadı. Merdivenleri bir bir değil, adeta yuvarlanarak indi. Yıldırım Sokak’ın soğuk kaldırımlarında yürürken, sanki ciğerlerine hava değil, buz doluyordu. Cam evi, bir anda tepesine çökmüştü. Tüm pencereleri, kapıları, duvarları paramparça olmuştu. Geride sadece keskin cam kırıkları ve kanayan bir ruh kalmıştı.

Eve nasıl geldiğini hatırlamıyordu. Kapıyı açtığında, dairenin içi boş ve soğuk geldi. Sanki tüm sıcaklığı, Emre’nin ve Ayşe’nin ihanetiyle birlikte gitmişti. Elif, yatak odasına girdi. Emre’yle birlikte seçtikleri mobilyalara, anıları olan eşyalara baktı. Her biri şimdi bir yalanın parçası gibi görünüyordu. Çekmeceden küçük bir bavul çıkardı. İçine birkaç parça kıyafetini, pasaportunu ve bir miktar nakit para koydu. Gidecekti. Nereye gideceğini bilmiyordu ama burada kalamazdı. Bu cam ev, artık onun için bir hapishaneydi.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, Elif evden ayrıldı. Şehirden uzaklaşan bir otobüse bindi. Pencereden dışarı bakarken, gözlerinde yaş kalmamıştı. Sadece donuk bir boşluk vardı. Emre’den ve Ayşe’den geriye kalan, kırık dökük bir hayattı. Ama bu hayatı yeniden kuracaktı. Belki daha sağlam, belki daha mütevazı ama kendi elleriyle, kendi doğrularıyla kuracaktı. Cam ev yıkılmıştı, ama Elif bu enkazdan yeni bir başlangıç inşa edecekti. Kalbi kanıyor olsa da, artık önünde gölgelerin olmadığı, sadece kendi ışığının aydınlattığı bir yol vardı.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık