aile draması

Boyalı Yüzler, Gizli Renkler

9 dakikalık okuma · 1744 kelime

Elif, İstanbul’un kalabalığından kaçıp, doğup büyüdüğü Bursa’daki ailesinin evine geldiğinde, omuzlarına binen görünmez bir ağırlık hissetti. Her zaman böyle olurdu. Kapıdan girer girmez, annesinin lavanta kokan evi, üzerine sinen onca anıya rağmen boğucu gelirdi ona. Bu sefer sebep, babaannesinin vefatının birinci yıl dönümü için verilen mevlit yemeğiydi. Ayşe Hanım, Elif’in annesi, evin her köşesini pırıl pırıl yapmış, mis gibi yemek kokularıyla doldurmuştu. Ancak bu özenli düzen, Elif’in içindeki düzensizliği daha da belirginleştiriyordu.

“Hoş geldin kızım,” dedi Ayşe Hanım, mutfaktan çıkarak. Yüzünde alışıldık, hafif asık bir ifade vardı. Elif’e sarılırken bile bir mesafeyi koruyordu sanki. Sanki sarılmak bile hesaplı, ölçülü bir hareketti onun için. “Yolculuk nasıl geçti? Geç kalacaksın diye endişelendim.”

Elif, annesinin bu kontrolcü tavrına alışmıştı ama yine de her seferinde rahatsız oluyordu. “İyiyim anne, trafik biraz yoğundu. Ne geç kalması? Daha akşama çok var.”

Annesi, Elif’in elindeki küçük bavula uzandı. “Ver bakayım, ben götürürüm odana. Yorulmuşsundur.”

“Gerek yok anne, ben hallederim.” Elif’in sesi biraz keskin çıkmıştı. Anneleri ve kızları arasında bu tür küçük çekişmeler hep yaşanırdı ama Ayşe ile Elif arasında bu, derinlerde yatan çok daha büyük bir buzdağının su üstündeki ucu gibiydi. Ayşe Hanım, omuz silkip tekrar mutfağa döndü, “Nasıl istersen,” dedi, sesi küskün bir tınıyla.

Elif, çocukluk odasına çıktığında, zamanın donduğu hissine kapıldı. Duvarlarda hâlâ ergenlik döneminden kalma posterlerin izleri, çalışma masasında duran solmuş bir kurutulmuş çiçek. Her şey olduğu gibiydi, sanki o hiç gitmemiş gibi. Oysa Elif, bu odadan ayrılalı on yıl olmuştu ve kendini bambaşka bir insan hissediyordu. İstanbul’da bir reklam ajansında grafik tasarımcı olarak çalışıyor, modern hayatın, sanatın ve özgürlüğün peşinden koşuyordu. Ama annesi için o, hâlâ evlenmesi, çocuk yapması, “yuvasına dönmesi” gereken küçük kızdı.

Bavulunu açtı, birkaç giysisini dolaba yerleştirdi. Çocukluk defterlerini, eski oyuncaklarını karıştırırken, yatağın altındaki tozlu bir kutuya gözü takıldı. Bu kutuyu hiç hatırlamıyordu. Merakla eğilip çekti. Üzerinde “Anne” yazan, kenarları yıpranmış, kartondan bir kutuydu. İçinde ne olabilirdi?

Kutunun kapağını kaldırdığında, gözüne ilk çarpan, eskimiş, kurumuş birkaç yağlı boya tüpü oldu. Küçük, kurumuş fırçalar, yıpranmış bir palet. Elif şaşkınlıkla fırçaları eline aldı. Annesi resim mi yapıyordu? Hayatı boyunca annesinin mutfak önlüğünden, temizlik bezinden ya da örgü şişlerinden başka bir şeyle bu kadar “sanatsal” bir bağ kurduğunu görmemişti. Bu malzemeler, annesinin titiz, pratik, “ayağı yere basan” kişiliğiyle hiç örtüşmüyordu.

Daha da derine indikçe, birkaç adet karakalem eskiz defteri buldu. Birini açtı. İlk sayfalar, genç bir kızın elinden çıkmış gibiydi. Basit figürler, doğa manzaraları. Ama sayfalar ilerledikçe, çizimler daha karmaşık, daha duygulu hale geliyordu. Portreler, derin bakışlı gözler, rüzgarda dalgalanan saçlar… Ve en şaşırtıcı olanı, defterin ortalarında, Ayşe adıyla imzalanmış, kendine ait olduğu aşikâr genç bir kadının oto-portresiydi. Çizimdeki yüz, Elif’in annesi Ayşe’ye o kadar benziyordu ki, nefesi kesildi. Ama bu Ayşe, Elif’in bildiği Ayşe’den çok farklıydı. Gözlerinde bir tutku, bir ateş, hüzünlü bir rüya vardı.

Defterin sonlarına doğru, sıkıştırılmış, katlanmış birkaç mektup buldu. Mektupların üzerinde “Murat” yazıyordu. Elif’in kalbi hızla çarpmaya başladı. Murat? Bu kimdi? Annesinin hayatında böyle bir isim hiç duymamıştı. Mektupları titreyen elleriyle açtı. Tarihler, Elif’in doğumundan çok önceki yıllara aitti.

İlk mektupta, Murat adında bir genç, Ayşe’ye olan aşkını, onun sanatını ne kadar takdir ettiğini yazıyordu. “Ayşem,” diye başlıyordu, “Senin fırçaların konuşuyor, ruhun tuvale akıyor. Bir gün adını tüm dünya duyacak, ben biliyorum. Yanında olmaktan, seninle bu hayalleri paylaşmaktan daha güzel ne olabilir ki?”

Elif, okudukça şoka uğradı. Bu, bildiği, tanıdığı annesine o kadar uzaktı ki. Birkaç mektubu daha okudu. Murat ve Ayşe’nin ortak sanat hayalleri, gizli buluşmaları, gelecek planları… Mektuplar, onların genç, umut dolu, tutku dolu bir aşk yaşadığını gösteriyordu. En son mektup, diğerlerinden farklı bir tonda, daha kısa ve daha acı doluydu. “Ayşem, anlamıyorum. Nasıl vazgeçersin? Bu bizim hayalimizdi. Her şeyi geride bırakıp benimle gelecektin. Ailenin ne dediği umrumda değil, senin elinden fırçanı alamazlar. Beni bırakma. Yoksa ben de kaybolurum bu şehrin kalabalığında, rengi solmuş bir tablo gibi…”

Son mektup kesik kesik, okuması zor, adeta yırtılmış bir sayfadan oluşuyordu. Murat, Ayşe’nin ailesiyle yaşadığı sorunları ve ailesinin bu ilişkiye karşı çıktığını biliyordu. Ancak bu son mektupta, Ayşe’nin “vazgeçtiği”nden bahsediliyordu. Ne oldu? Neden vazgeçti?

Elif’in midesine bir yumruk yemiş gibi oldu. Annesi, babasıyla evlenmeden önce, böylesine tutkulu bir aşk mı yaşamıştı? Ve bu aşkı, hayallerini bir kutuya kilitleyip mi unutmuştu? İçindeki bu sırlar yığını, annesinin her zaman soğuk ve mesafeli görünen duruşunun altında ne kadar büyük bir buzdağı sakladığını gösteriyordu.

Aşağıdan annesinin sesi duyuldu, “Elif, ne yapıyorsun? Aşağıya gel, yardım etmen gerek. Misafirler gelmeye başladı.”

Elif, titreyen elleriyle kutuyu kapattı, yatağın altına geri itti. Aşağıya indiğinde, yüzündeki şaşkınlık ve merak ifadesini gizlemeye çalıştı. Annesi, telaşlı adımlarla tepsiler taşıyor, kuzenleriyle sohbet ediyordu. Elif, ona baktığında artık farklı görüyordu. Bu kadın, bir zamanlar fırça tutan, tutku dolu, âşık bir genç kızdı. Ne olmuştu da o ateş sönmüştü?

Günler mevlit hazırlıklarıyla, kalabalık akrabalarla geçti. Elif, her fırsatta annesine göz ucuyla bakıyor, onun hareketlerini, yüz ifadelerini inceliyordu. Soğukluğunun, kontrolcülüğünün altında yatan kırgınlığı, pişmanlığı okumaya çalışıyordu. Annesinin gözlerinde gördüğü yorgunluk, artık ona daha derin, daha anlamlı geliyordu. Bu bir fedakarlığın yorgunluğuydu belki de.

Mevlit yemeğinden sonra, evde sadece Elif, annesi ve babası kalmıştı. Akşam yemeği masasında, her zamanki sessizlik vardı. Babası Ahmet Bey, gazetesine gömülmüştü. Ayşe Hanım, bulaşıkları toplamaya başladı. Elif, daha fazla dayanamadı.

“Anne,” dedi, sesi beklenenden daha yüksek çıkmıştı.

Ayşe Hanım irkildi, elindeki tabağı neredeyse düşürecekti. “Ne var Elif? Pat diye lafa giriyorsun.”

“Sen eskiden resim mi yapardın?”

Ayşe Hanım’ın eli havada asılı kaldı. Sırtı Elif’e dönüktü. Birkaç saniye süren ölüm sessizliği oldu. Ahmet Bey bile gazetesini indirmiş, merakla onlara bakıyordu.

Ayşe Hanım yavaşça döndü. Yüzü bembeyazdı. Gözleri, Elif’in gözlerini arıyordu, içinde bir korku, bir şaşkınlık vardı. “Nereden çıktı bu şimdi? Çocuklukta yaptığım karalamalar işte, ne olacak?”

“Karakalamalar mı?” Elif’in sesi inanamazlıkla yükseldi. “Anne, ben senin eskiz defterlerini buldum. Resim malzemelerini… Ve Murat’tan gelen mektupları.”

Ayşe Hanım’ın yüzündeki renk tamamen uçtu. Elif, annesinin gözlerinde yavaşça büyüyen, boğuk bir acı gördü. Ahmet Bey ise şaşkınlıkla bir eşine, bir kızına bakıyordu.

“Elif, sen ne yaptığını sanıyorsun? Başkalarının özel eşyalarını karıştırmak hiç yakışıyor mu sana?” Ayşe Hanım’ın sesi önce kısık çıktı, sonra yükseldi, titriyordu. Ama Elif, bu öfkeden çok, annesinin çaresizliğini hissediyordu.

“Ben sadece anlamak istiyorum anne. Kimdi o? Neden vazgeçtin? Neden bize hiç bahsetmedin? Bu kadar güzel bir yeteneği, bu kadar büyük bir aşkı nasıl bir kutuya kilitleyip unuttun?”

Ayşe Hanım, elindeki bezi sıkıca sıktı, gözleri dolmaya başlamıştı. Ahmet Bey, sessizce yerinden kalktı, karısının yanına geldi, elini omzuna koydu. “Ayşe…”

Ayşe Hanım, Ahmet Bey’in elini ittirdi. Gözleri yaşlarla doluydu, ama ağlamıyordu. Sanki yıllardır tuttuğu bir selin ilk damlalarıydı bunlar. “Ne anlatacaktım Elif? Ne diyecektim? ‘Bakın kızım, ben bir zamanlar birine aşıktım, ama fakirdi, ailesi uygun değildi, üstelik başına da dert açtı, ben de kaçtım ondan, hayallerimi toprağa gömdüm mü’ diyecektim? Babanı ne duruma düşürecektim? Ailemle beni utandıracak mıydım?”

Elif şaşkınlıkla annesine baktı. “Dert açtı derken?”

Ayşe Hanım, birden omuzları çökmüş, yorgun bir yaşlı kadın gibi mutfak sandalyesine oturdu. Elleriyle yüzünü kapattı, hıçkırıklarını içine akıtmaya çalıştı. Ahmet Bey, Ayşe Hanım’ın yanına oturdu, elini tuttu.

Ayşe Hanım, sonunda yüzünü açtı, gözleri kıpkırmızıydı. “Murat… Yetenekliydi, çok iyiydi ama biraz da deli doluydu. O zamanlar öğrenci olayları vardı, karıştı bir şeylere. Ailesi de baskı görüyordu. Benim ailem de zaten bu ilişkiye karşıydı, ‘Resim mi okuyacaksın kızım, ressamdan koca mı olur, aç mı kalacaksın?’ diye… Sonra baban çıktı karşıma. Dürüsttü, efendiydi, işi gücü vardı, ailenin gözünde pırıl pırıl bir damat adayıydı. Ama en önemlisi, ailesi Murat’ınkiler gibi değildi, huzurluydu. Babam, Murat’ın karıştığı olayların, bizim ailemizin adını lekeleyeceğinden korktu. Evlenmezsem başımıza ne işler açılacağını söyledi.”

Ayşe Hanım’ın sesi hüzünlü bir fısıltıya dönüşmüştü. “O zamanlar ne yapacağımı bilemedim. Kalbim Murat’taydı, hayallerim resimdeydi. Ama ailem, o karmaşadan, o yokluktan kurtulmak için babanla evlenmemi istiyordu. Beni Murat’tan uzaklaştırmak için ellerinden geleni yaptılar. Murat’ın başının dertte olduğunu, onunla evlenirsem benim de zor günler yaşayacağımı söylediler. O gençliğin verdiği korkuyla, o çaresizlikle… Ailemi de korumak istedim. Babanı seçtim.” Gözleri Ahmet Bey’e kaydı, sessiz bir özür diler gibi. Ahmet Bey, sadece elini sıktı, sessizce destek oldu.

“Son mektubunda benden vazgeçme demişti. Ben vazgeçtim. Ama o günden sonra, o kutuyu kilitleyip kendimi de oraya hapsettim. O kutuyu bir daha açmadım. O renkleri bir daha kullanmadım. Belki de bu yüzden sana karşı hep katı oldum Elif. Senin benim gibi hayallerinin peşinden koşup da benim düştüğüm çıkmaza düşmenden korktum. Senin de benim gibi hayal kırıklığına uğramandan, hayatının rengini kaybetmesinden korktum. Sana, benim seçemediğim, güvenceli bir hayatı sunmak istedim.”

Elif, annesinin anlattıklarını dinlerken, boğazında kocaman bir yumru hissetti. Annesinin soğukluğunun, kontrolcülüğünün altında yatan, yıllar süren bir acı, bir fedakarlık, bir pişmanlık yatıyormuş. O ana kadar annesini sadece “anne” olarak görmüş, onun da bir zamanlar tutkulu, hayalleri olan bir kadın olduğunu unutmuştu. Kendi hayatındaki sanatsal yönelimlerinin annesi tarafından hep “boş işler” olarak görülmesinin nedeni de buydu belki. Annesi, kendi yaralarını Elif’in hayatına yansıtmıştı.

Gözyaşları Elif’in yanaklarından süzülmeye başladı. Annesine yaklaştı, usulca sarıldı. Bu sefer sarılışları farklıydı. Aralarında yıllardır duran buzdan duvar erimeye başlamıştı. Ayşe Hanım da kızının kollarında yılların biriktirdiği tüm kederi, tüm pişmanlığı boşaltır gibi hıçkırarak ağlamaya başladı.

“Özür dilerim anne,” dedi Elif, fısıltıyla. “Seni anlamadığım için özür dilerim.”

Ayşe Hanım, yaşlı gözleriyle kızına baktı. “Asıl ben özür dilerim kızım. Sana hep bir şeyler dayatmaya çalıştığım için… Kendi eksikliklerimi sana yansıttığım için… Senin kanatlarını kırmak istemedim hiç, sadece düşmenden korktum.”

Ertesi sabah, Elif, yatağın altındaki kutuyu tekrar çıkardı. İçinden o eskiz defterlerini, kurumuş boya tüplerini, fırçaları aldı. Aşağıya indiğinde, annesi mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. Elif, sessizce masaya oturdu. Elindeki defteri annesinin önüne koydu.

Ayşe Hanım deftere baktı, sonra kızına döndü. Gözlerinde hâlâ bir hüzün vardı, ama artık bir yumuşama da vardı.

“Anne,” dedi Elif, “Bana o resmi anlatır mısın? Murat’ın son mektubunda bahsettiği, yarım kalan o resmi. Senin oto-portren, ruhunun resmi.”

Ayşe Hanım, defteri eline aldı. Parmakları, defterin sararmış sayfalarında gezindi. Gözleri, kendi gençliğine, kendi hayallerine doğru yolculuk yapıyordu. “O… O benim en sevdiğim manzaraydı. Evimizin arkasındaki tepeden görünen şehir, gün batarkenki renkler. Ve önünde de kendim… Özgür, hayallere dalmış, fırçamla dünyayı değiştirmeye hazır bir Ayşe. Ama o resmi hiç bitiremedim.”

Elif, annesinin gözlerinin içine baktı. “Bitiririz anne. İstersen, bitiririz.”

Ayşe Hanım’ın yüzünde uzun zaman sonra ilk defa, içten, hüzünlü ama umut dolu bir gülümseme belirdi. Elif, çantasından yeni aldığı bir kutu yağlı boya setini ve birkaç fırçayı çıkardı, masaya koydu. “Belki yeni bir başlangıç için… Yeni renklerle. Yaşadıklarını, gördüklerini, hissettiklerini boyayabilirsin. İstersen, birlikte yaparız. Benim tasarım dünyam, senin resim ruhun… İkimizin ortak bir hikayesi olur.”

Ayşe Hanım, elini uzatıp yeni boya tüplerine dokundu. Parmak uçlarında yılların hasreti vardı. Elif’in gözlerinde, annesinin içindeki o genç ressamın, yeniden canlanmaya başladığına dair parlak bir umut ışığı belirdi. Evin havası değişmişti. Lavanta kokusu yerini, yaza yeni açmış çiçeklerin, kurumuş fırçaların kokusuna bırakıyordu sanki. Ve bu koku, yıllardır süren sessizliğin ardından, Ayşe ve Elif’i, hiç olmadığı kadar birbirine bağlıyordu.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık