Aile Dramı

Biriktirilmiş Baharlar

8 dakikalık okuma · 1375 kelime

Fatih’teki o iki odalı, güneş görmez apartman dairesinde, Ayşe’nin ömrü baharları saymakla geçmişti sanki; her bahar bir öncekine eklenmiş, ama hiçbiri yeşertememişti kendi hayallerini. Oysa şimdi karşısında oturan, ellerini dizlerine kavuşturmuş, pahalı takım elbisesi içinde bile çocuksu bir gurur taşıyan Emre, kendisi için birikmiş tüm baharların müjdesini veriyordu adeta. Emre, ülkenin en başarılı kalp cerrahlarından biriydi. İstanbul’un kalbinde, lüks bir rezidansta yaşıyor, her sene ailesini tatile götürüyor, Ayşe’ye ve anneleri Zehra Ana’ya sık sık hediyelerle geliyordu. Ayşe ise, Zehra Ana’nın dizleri için merhem, öksürüğü için ıhlamur, ruhu için şefkatten başka bir şey biriktirememişti hayatında.

“Abla, bu sene annemle seni Kapadokya’ya göndereyim diyorum,” dedi Emre, her zamanki o emin, kendinden emin sesiyle. “Hep istemişsinizdir peri bacalarını görmek. Hem annemin temiz havaya ihtiyacı var.”

Ayşe, mutfak masasının üzerindeki lekeli muşambaya takılı kalmış bakışlarını güçlükle Emre’ye çevirdi. Yüzünde, yirmi yıldır aynı mahallede, aynı bakkalda, aynı monotonlukla akan hayata inatla tutunmuş, yorgun bir gülümseme belirdi. “Sağ ol Emre’ciğim,” dedi. “Ama annem o kadar yola gelemez artık. Dizleri sızlar, beli ağrır.”

Emre’nin yüzündeki heves, ince bir kırışıklıkla yerini hayal kırıklığına bıraktı. “Hep böylesin abla,” dedi, sesinde belli belirsiz bir sitem. “Hiçbir şeyi kabul etmezsin, kendini düşünmezsin.”

Ayşe’nin boğazına düğümlenen şeyi yutkunmakta zorlandı. Kendini düşünmemek mi? Yaşadığı hayat, başka neyin ispatıydı ki? Ama bu konuşma, onların otuz yıldır süregelen, çözümsüz diyaloguydu. Emre, Ayşe’nin fedakârlığını biliyordu, evet. Babaları Cemal Baba’nın aniden vefatı, arkasında bıraktığı bir yığın borç ve Zehra Ana’nın ağırlaşan hastalığı, Emre’nin tıp fakültesini kazandığı o yıl, aileyi dipsiz bir kuyuya çekmişti. Ayşe, Emre’nin okul masraflarına destek olmak için kendisi öğretmenlik hayalinden vazgeçmiş, semtteki bir kuru temizlemecide çalışmaya başlamıştı. Emre bunu biliyor, her fırsatta minnetini dile getiriyordu. Ama Ayşe’nin sessizliği, sadece bu kadarla sınırlı değildi. Çok daha derin, çok daha acı bir sırrı saklıyordu içinde.

Emre ayrıldıktan sonra, Zehra Ana, odasından yorgun sesiyle seslendi: “Ayşe, oğlumuz yine gelmiş gitmiş. Kapadokya’dan bahsediyordu, duydum.”

Ayşe, annesinin yatağının ucuna oturdu, kırışık elini tuttu. “Evet anne. Ama biz gidemeyiz ki artık.”

Zehra Ana, Ayşe’nin yüzünü avucunun içine aldı. “Senin gençliğin, senin hayallerin gitti. Ben bilirim, bilirim ne fedakârlıklar yaptığını.” Gözlerinden bir damla yaş süzüldü. “Keşke bilmese miydim?”

Ayşe, başını iki yana salladı. “Şimdi ne fark eder anne? O okudu, doktor oldu. Cemal Baba’nın da hayali buydu.”

Zehra Ana sustu, gözlerini kapattı. Zehra Ana, Emre’nin bilmediği, Ayşe’nin bile kendine itiraf etmekten kaçındığı o büyük fedakarlığın tek tanığıydı.

***

Yirmi yıl önceye, o karanlık kış günlerine dönmek, Ayşe’nin zihninde her zaman bir buz parçasına dokunmak gibiydi. Cemal Baba, geçirdiği kalp krizi sonrası aniden vefat ettiğinde, her şey bir anda alt üst olmuştu. Küçük bir esnaf olan Cemal Baba, dürüsttü ama işleri iyi gitmiyordu. Ardında, kapıya dayanan alacaklılar ve Zehra Ana’nın artan ilaç masrafları kalmıştı. Tam o sırada Emre, Boğaziçi Tıp Fakültesi’ni kazanmıştı. Burslu okuyacaktı, ama İstanbul’daki yurt ve temel yaşam masrafları, o yoksul aile için astronomik bir meblağdı.

Ayşe ise o sıralar, kendi hayallerinin eşiğindeydi. Edebiyat bölümünü kazanmış, öğretmen olmayı kafasına koymuştu. Dahası, çocukluğundan beri biriktirdiği, rahmetli anneannesinin ona bıraktığı küçük mirasla (birkaç altın bilezik ve eski bir Osmanlı saati) dershane parası ve ilk yıl yurt depozitosunu denkleştirmişti. O da İstanbul’a gidecekti. Kardeşiyle aynı şehirde, bambaşka iki geleceğe doğru yürüyeceklerdi.

Ancak Cemal Baba’nın vefatı her şeyi değiştirdi. Alacaklılar kapıya dayandığında, Zehra Ana’nın dizleri tutmaz, gözleri görmez olmuştu sanki. Ağlamaktan kurumuş gözlerle Ayşe’ye bakmış, “Oğlun okumalı Ayşe’m,” demişti. “O bizim son umudumuz.”

Ayşe’nin boğazı düğümlenmişti. O gece uyuyamadı. Bir yanda kendi hayalleri, diğer yanda kardeşinin parlak geleceği ve annesinin umut dolu gözleri vardı. Sabah güneş doğmadan, kararı vermişti. Önce anneannesinin yadigarı altın bilezikleri ve saati alıp kuyumcuya gitti. Gözleri dolmadan, hiç tereddüt etmeden sattı hepsini. Elde ettiği parayla, Cemal Baba’nın en acil borcunu kapattı, geri kalanını da annesine, “Emre’nin ilk yurt depozitosu ve harçlığı,” diyerek uzattı.

“Peki senin okulun?” diye sormuştu Zehra Ana, şaşkınlıkla.
Ayşe, belli etmeden gözlerini kaçırmış, “Ben… ben bu sene girmeyeceğim anne,” demişti. “Derslerim iyi değil, pek içimden gelmiyor. Belki seneye.” Yalan söylemek, yüreğine bir hançer gibi saplanmıştı. Oysa çok istemişti. Ama Emre’nin gitmesi gerekiyordu. Aileye bu borç batağından ancak o kurtarabilirdi.

Ertesi gün, Ayşe’nin İstanbul’daki yurda kabul mektubu gelmişti. Onu da kimseye göstermeden, sessizce yırtıp çöpe attı. Kuru temizlemecideki işine başvurdu, gündüz çalıştı, akşam Zehra Ana’ya baktı. Emre’ye her para gönderdiğinde, yüzünde gururlu bir gülümseme beliriyordu. Yüreğindeki acıyı ise kimseye göstermedi. O altın bilezikler, o Osmanlı saati, sadece bir miras değil, Ayşe’nin kendi geleceğine dair umutlarını ve hayallerini de temsil ediyordu. Onları satmak, kendi baharını satmak gibiydi.

Yıllar geçtikçe, Emre’nin başarıları arttı. Zehra Ana’nın sağlığı iyice kötüleşti. Ayşe ise mahallede sessiz bir gölge gibi yaşadı. Kimse onun hikayesini bilmedi. Komşular, “Ayşe çok iyi kızdır, annesine bakıyor,” derdi. Emre, her ziyaretinde, “Ablamın sayesinde buralara geldim,” derdi. Ama hiçbiri, Ayşe’nin sattığı o bileziklerin, yırtıp attığı mektubun hikayesini bilemezdi.

***

Zehra Ana’nın vefatı, Fatih’teki o daireyi daha da sessizliğe bömüştü. Emre, cenaze sonrası birkaç gün ablasıyla kalmış, annelerinin eşyalarını düzenlemeye yardım ediyordu. Zehra Ana, her şeyi özenle saklayan biriydi. Eski fotoğraflar, mektuplar, hatta Ayşe ve Emre’nin çocukluk resimleri.

Bir öğleden sonra, Emre, annesinin yatağının altından çıkan, yıpranmış, eski bir ahşap kutu buldu. Kutunun içinde kurumuş güller, birkaç eski tapu senedi ve küçük, deri kaplı, tozlu bir defter vardı. Defter, annelerinin el yazısıyla, titizlikle tutulmuş bir gelir-gider defteriydi. Zehra Ana, evdeki her kuruşun hesabını tutardı. Emre sayfaları karıştırmaya başladı. Çocukluklarından kalma harçlık kayıtları, Cemal Baba’nın borçları, hastane masrafları…

Ve birden, 20 yıl öncesine ait bir sayfaya takıldı gözleri. Tarih, babasının vefatından birkaç hafta sonrasını gösteriyordu. Sayfada annesinin belli ki aceleyle, biraz da titrek yazdığı bir not vardı:

*“Cemal’im, yattığın yerde rahat uyu. Oğlumuz okuyacak. Ayşe’m, sen benim evladım, canım parçam. Senin hakkın ödenmez. O altınlar… o saat… Emre’nin ilk kira ve okul depozitosu için gitti. Allah razı olsun yavrum. Senin o Boğaziçi mektubunu yırtıp atışını görmedim sanma. Benim canım yandı, yüreğim cız etti ama Emre’miz için sustum. Senin bu fedakârlığını kimse bilmeyecek belki, ama ben annenin olarak bilirim. Ve asla unutmayacağım.”*

Emre’nin kalbi, göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Gözleri defterdeki el yazısının üzerinde defalarca gezindi. O altınlar… O saat… Ayşe’nin Boğaziçi mektubu… Kafasında şimşekler çaktı. Ayşe’nin hep “benim derslerim yetersizdi, kazanamadım” dediğini hatırladı. Oysa Ayşe hep çalışkan bir öğrenciydi. Ve o altınlar… Anneannesinden Ayşe’ye kalan, onun geleceği için ayrılan miras…

Defter ellerinden kayıp yere düştü. Emre, hayatında ilk kez nefes almakta zorlandığını hissetti. Oturduğu yere yığıldı. Bir ömür boyu, ablasının sırtında taşıdığı yükün, kendi omuzlarına ne denli ağır bir sorumluluk yüklediğini anlamıştı. Onun doktor oluşu, onun başarıları, bir zamanlar Ayşe’nin kendi hayallerini, kendi baharlarını satarak inşa ettiği bir geleceğin eseriydi. Ve o, bu gerçeği asla bilmeden, kendi başarısıyla gurur duyarak yaşamıştı.

Ayşe, mutfaktan seslendi: “Emre, iyi misin? Sesin gelmiyor içeriden.”

Emre, ayağa kalktı. Yere düşen deftere baktı. Yüzünde, daha önce hiç görmediği bir ifade vardı; pişmanlık, minnet ve kederin karışımı. Defteri aldı, yavaşça salona doğru yürüdü. Ayşe, Zehra Ana’nın eski yün hırkasını katlıyordu.

“Abla…” dedi Emre, sesi boğuktu.
Ayşe irkildi, arkasını döndü. Kardeşinin yüzündeki ifadeyi görünce, içi ürperdi. “Ne oldu Emre? Kötü bir şey mi var?”
Emre, elindeki defteri Ayşe’ye uzattı. “Bu… bu annemin defteri.” Parmaklarıyla sayfayı işaret etti. “Okudum.”

Ayşe’nin yüzü bembeyaz oldu. Gözleri büyüdü, dudakları titremeye başladı. Sanki yirmi yıllık bir sır, bir buzdağı gibi erimeye başlamıştı. O sessiz, içine kapanık fedakârlık, gün ışığına çıkıyordu.

“Ben… Ben o kadar da önemli bir şey değildi,” diye kekeledi Ayşe, gözleri dolarken. “Sadece… sadece sana destek olmak istedim.” Yıllarca koruduğu maskesi paramparça oluyordu.

Emre, ablasının yanına diz çöktü. Gözleri yaşlarla doluydu. “Abla, sen ne yaptın? Benim için… kendi hayatını verdin.” Sesi titriyordu. “O Boğaziçi… o altınlar… Sen bana hiç söylemedin.”

Ayşe, elleriyle yüzünü kapattı, yıllardır tuttuğu gözyaşları sel gibi akmaya başladı. “Senin için değerdi Emre’m,” dedi hıçkırıklarının arasından. “Senin doktor olman, o önlükleri giymen… benim en büyük hayalimdi.”

Emre, ablasının ellerini yüzünden çekti, gözlerinin içine baktı. Gözlerinde, yılların birikmiş yorgunluğu, hayal kırıklığı ve artık gizleyemediği bir acı vardı. “Hayır abla,” dedi Emre, kararlı bir şekilde. “Senin hayallerin de önemliydi. Benimki kadar.” Eliyle Ayşe’nin ellerini kavradı. “Artık sessiz kalmayacaksın. Ne istersen… Hangi hayalin yarım kaldıysa, şimdi onun peşinden koşacağız. Birlikte.”

Ayşe, kardeşinin samimiyetini, gözlerindeki o saf sevgiyi gördü. Yıllarca içinde biriktirdiği, pas tutmuş tüm baharlar, birden filizlenmeye, canlanmaya başlıyordu sanki. Belki öğretmen olamazdı artık. Belki o gençlik yıllarını geri getiremezdi. Ama Emre’nin onu nihayet görmesi, anlaması, onun için en büyük hediyeydi. Sessiz fedakarlığı, nihayet duyulmuştu. Ve bu duyuluş, Ayşe’nin kalbinde, her şeye rağmen, yeni bir baharın müjdesini veriyordu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top