yasak aşk

Bir Yanılsama Denizi

8 dakikalık okuma · 1465 kelime

Elif’in hayatı, her sabah aynı saatte kalkan, aynı saatte demlenen çaydan farksızdı; alışkanlıklar ağına dolanmış, rengini yitirmiş bir tablo gibiydi. Otuzlu yaşlarının ortasında, on yıldır evli olduğu Can ile kurduğu düzen, dışarıdan bakıldığında kusursuz bir uyum gibi görünse de, Elif’in ruhu, o kusursuzluğun buz gibi yüzeyinin altında nefessiz kalmıştı. Can iyi bir insandı, çalışkan, sorumluluk sahibi. Ama bir zamanlar birbirlerine fısıldadıkları rüyalar, paylaştıkları kahkahalar, yerini sessiz bir anlaşmaya, rutin bir arkadaşlığa bırakmıştı. Aşk, sanki evin bir köşesine bırakılmış, unutulmuş eski bir eşya gibiydi artık.

Bir sonbahar öğleden sonrasıydı. Elif, her hafta olduğu gibi annesine uğramış, dönüşte de market alışverişi yapmıştı. Poşetleri arabasının bagajına yerleştirirken, yan park yerindeki aracından inen bir adamla göz göze geldi. Bir anlık duraksama. Adamın yüzü tanıdıktı, ama neresinden? Sanki yıllar öncesinden kopup gelmiş bir anı gibi… Ve sonra, omuzları hafifçe silkindi, yüzünde çocukça bir tebessüm belirdi. Barış.

Barış! Lise yıllarındaki ilk gençlik aşkı. Platonik bir hayranlık, birkaç kez utanarak konuşulan kısa sohbetler, ve sonra yolların ayrılışı. Elif, kalbinin ritminin ani bir hızla değiştiğini hissetti. Yanakları kızardı.
“Elif?” dedi Barış, sesi değişmiş, ama gözleri hala aynı sıcaklığı taşıyordu. “Yoksa sen Elif değil misin?”
“Benim,” dedi Elif, sesi titrek. “Barış… Sen miydin? Yıllar ne kadar da çabuk geçmiş.”
Kısa bir sohbet, ayaküstü bir hal hatır sorma yaşandı. Barış, tekstil sektöründe iyi bir kariyer yapmış, Elif ise küçük bir muhasebe şirketinde çalışıyordu. İkisi de evliydi, Barış’ın küçük bir kızı bile vardı, adı Ece. Dünya küçük dediler, gülüştüler. Birbirlerinin telefon numaralarını aldılar, “bir kahve içelim mutlaka” sözleriyle ayrıldılar.

Elif eve döndüğünde, Can’ın işten gelmesine daha vardı. Mutfağa geçip market poşetlerini boşaltırken, aklı Barış’taydı. Yüzündeki ifade, sesindeki tını, gözlerindeki ışıltı… Her şey o kadar değişmemişti ki. Onu görmek, uzun zamandır uykuda olan bir hissi uyandırmış gibiydi. Bir yanardağın külleri arasından sızan ince bir duman gibi, içten içe bir kıvılcım yeniden alevleniyordu.

İki gün sonra Barış’tan bir mesaj geldi: “Sözümüzü unutmadık değil mi? Bir kahveye ne dersin?”
Elif’in parmakları telefonda titredi. Cevap yazmakta tereddüt etti. Can’a ne diyecekti? Yalan söylemeye alışkın değildi. Ama bu sadece bir kahveydi, eski bir arkadaşla. Masumdu. Öyle değil miydi?
“Olur,” diye yazdı, “Nerede ve ne zaman?”

İlk buluşma, şehrin kalabalık bir caddesindeki küçük, şirin bir kafede gerçekleşti. Yılların biriktirdiği sessizliği kırmak, başlangıçta ikisi için de zordu. Ancak lise anıları, ortak arkadaşlar, çocukluk hayalleri konuştukça, aralarındaki buz eridi. Barış’ın anlatış tarzı, esprileri, Elif’in yüzüne uzun zaman sonra gelmeyen içten bir gülümseme yerleştirmişti. Barış da Elif’in o sessiz, derin dinleyişine hayran kalmış gibiydi. Kendi evliliğinden, Ece’den bahsetti. Elif de Can’dan, evliliklerinin durgun sularından, hayatının tekdüzeliğinden, ancak daha kapalı bir dille, satır aralarında bahsetti. İkisi de birbirlerinin mutsuzluklarına bir ayna tutuyormuş gibiydi.

O kahve buluşması, bir sonrakini, o da bir sonrakini getirdi. Bazen öğle aralarında, bazen iş çıkışı, bazen de “arkadaşlarla buluşuyorum” yalanlarının ardına saklanarak. Konuşmalar derinleşiyordu. Çocukluk hayallerinden, gerçekleştiremedikleri arzulardan, hayatın onlara getirdiği hayal kırıklıklarından bahsediyorlardı. Barış, Elif’e kendisini yeniden özel hissettiriyordu. Sanki Can’ın hiç görmediği, görmezden geldiği yönlerini o görüyor, takdir ediyordu. Elif ise Barış’a kayıp bir liman gibiydi. Onu dinliyor, anlamaya çalışıyor, onunla aynı duyguları paylaşıyordu.

Bir öğleden sonra, şehrin parkında bankta oturmuş, Elif’in elini tuttu Barış. Elif irkildi, elini çekmek istedi ama yapamadı. Barış’ın sıcaklığı, parmaklarının üzerindeki o nazik baskı, uzun zamandır hissetmediği bir şefkati fısıldıyordu.
“Elif,” dedi Barış, gözleri Elif’in gözlerine kilitlenmişti, “seni yeniden bulmak… Bu bir mucize gibi. Sanki hayat bana ikinci bir şans vermiş gibi.”
Elif’in kalbi göğüs kafesinde kuş gibi çırpınıyordu. Suçluluk duygusu tüm bedenini sarmış, ancak aynı anda karşı konulmaz bir arzuyla yanıyordu. “Barış, biz…” diye fısıldadı, sesi boğazında düğümlenmişti.
“Şşşş,” dedi Barış, başparmağıyla Elif’in elini okşayarak. “Sadece dinle. Biliyorum, ikimiz de evliyiz. Biliyorum, yanlış. Ama bu hissi görmezden gelemem, Elif. Sen yanımdaysan, her şey daha anlamlı oluyor.”

O an, yasak meyvenin tadı ilk kez bu kadar belirginleşti. Elif’in yıllardır uyuşmuş duyguları, Barış’ın sözleriyle canlanıyordu. Kendini canlı hissetmek, arzu edilmek, görülmek… Bu, Elif için havadan, sudan farksızdı. Can’la olan hayatında kaybolduğunu hissettiği benliği, Barış’la yeniden var oluyordu.
Geç saatlere kadar süren telefon konuşmaları, masum görünen “iş yemeği” kılıklı akşam yemekleri, ve her geçen gün daha da derinleşen duygusal bağ… Elif, Can’a her zamankinden daha mesafeli, daha gergindi. Can ise bu durumu iş yorgunluğuna, kadınların anlaşılmaz ruh hallerine veriyordu. Gözlerindeki o donukluğun, ruhundaki fırtınanın farkında bile değildi.

Bir hafta sonra, Elif ile Barış, şehrin dışındaki ormanlık alanda, küçük bir göl kenarında buluştular. Hava serindi, ağaçların hışırtısı rüzgarın şarkısı gibiydi. Birbirlerine yaklaştılar. Bakışları uzun uzun kesişti. Barış yavaşça Elif’in yüzünü avuçlarının arasına aldı. Elif, gözlerini kapattı, sanki bu anı sonsuza kadar hapsetmek ister gibi. Ve sonra dudakları birleşti. Tutkulu, umutsuz, yasak bir öpücük. Elif’in tüm hücreleri bu öpücükle titredi. Yıllardır kilitli kalmış bir kapı açılmış, içeriye aydınlık ve tehlikeli bir ışık dolmuştu.

İlişkileri artık sadece duygusal değil, fiziksel bir boyut da kazanmıştı. Her buluşma, sanki zamanın ve mekanın dışına çıkılan bir an gibiydi. Gizli otel odaları, uzak kafeler, arabalarının içi… Her yer, onların kaçış noktası, onların gizli dünyası olmuştu. Suçluluk duygusu Elif’in peşini bırakmıyor, her gece uykusunu kaçırıyordu. Can’a karşı duyduğu bu haksızlık, vicdanını kemiriyordu. Ama Barış’ın kollarında olmak, onun sözlerini dinlemek, o an için her şeyi unutturuyordu. Bu bir bağımlılık gibiydi. Tehlikeli, yıkıcı ama vazgeçilemez.

Bir akşam, Elif ile Barış, Barış’ın kızı Ece’nin okul gösterisine gitmek için sözleştiler. Elif, uzaktan da olsa Barış’ın kızıyla olan bağını görmek istemişti. Okul bahçesine geldiğinde, Barış’ı Ece’nin elini tutarken gördü. Yanlarında Barış’ın eşi, Ayşe, vardı. Güzel, güler yüzlü bir kadın. Elif, uzaktan onları izlerken, kalbine keskin bir ağrı saplandı. Barış, bir baba ve bir eşti. Kendi hayatı, kendi sorumlulukları vardı. Elif, birdenbire dışarıdan bir gözle, kendi durumuna baktı. O, bir yıkımın eşiğinde duran, başkalarının mutluluğunu gözleyen bir yabancıydı.

Barış’la o gece konuşmaları, her zamankinden farklıydı. Elif, sesindeki titremeyi bastırmaya çalıştı.
“Ayşe iyi bir kadın, Barış,” dedi. “Ve Ece… Çok tatlı bir kız. Ben… Ben ne yapıyorum?”
Barış, Elif’in elini tuttu. “Elif, lütfen. Bu anlık bir duygu. Bizim aramızdaki farklı.”
“Farklı mı?” diye sordu Elif, sesi yükselmişti. “Neyi farklı? Sen evlisin, ben evliyim. Bizim hayatlarımız, başkalarıyla bağlı. Sen babasın, Barış. Babalık başka bir şey.”
Barış sustu. Yüzünde ilk kez bu kadar çaresiz bir ifade gördü Elif.

Günler, haftalar birbirini kovaladı. Elif ve Barış’ın ilişkisi, derinleşen bir uçurumun kenarında sallanıyordu. Elif, Can’dan giderek uzaklaşıyor, Can ise Elif’teki bu değişimi fark etmeye başlıyordu. Bir akşam, Can, Elif’in telefonu çalarken gördü. Ekranda “Barış” yazıyordu. Elif telaşla telefonu açmak yerine sessize alıp masaya koydu. Can’ın gözleri telefonla Elif arasında gidip geldi. Yüzünde tanıdık, ama bir o kadar da ürkütücü bir ifade vardı.
“Kimdi o?” diye sordu Can, sesi garip bir sakinlikle doluydu.
Elif’in kalbi yerinden fırlayacak gibi attı. “Kimse… Arkadaşım.”
“Barış mı?” diye yineledi Can, bu kez sesi daha keskindi. “Ne zamandan beri bu kadar samimi bir arkadaşın var? Bana hiç bahsetmedin.”
Elif, boğazının kuruduğunu hissetti. Bir yalan daha uydurmak için beyni hızla çalışıyordu. Ama Can’ın gözlerinde gördüğü şüphe, tüm bedenini felç etmişti.

O gece uyuyamadı Elif. Can’ın sessiz, donuk bakışları zihnine kazınmıştı. Ertesi sabah, Barış’a bir mesaj yazdı. “Konuşmamız lazım. Ciddi bir şekilde.”
Otel odasında buluştular. Oda, her zamanki gibi, bir sırdaş gibi sessizdi. Ancak bu kez, o sessizlik daha da ağırdı.
“Can… Sanırım şüpheleniyor,” dedi Elif, sesi yorgun ve kırıktı.
Barış’ın yüzü gerildi. “Nereden anladın?”
“Telefonumu gördü. İsmine dikkat etti. Eskisi gibi değil. Ben artık kaldıramıyorum Barış. Bu suçluluk, bu korku… Her şey beni boğuyor.”
Barış, Elif’in ellerini tuttu. “Seni anlıyorum. Ben de… Ece’ye bakıyorum, Ayşe’ye bakıyorum… Ama senden de vazgeçemiyorum, Elif. Sen benim kurtuluşumsun.”

Elif’in gözleri doldu. “Kurtuluş mu? Hayır, Barış. Bizimki bir yıkım. Kendi hayatlarımızı, etrafımızdaki herkesin hayatını yıkıyoruz. Ece’yi düşün. Ayşe’yi. Can’ı… Ne kadar canları yanar. Bizim mutluluğumuz, onların acısı üzerine kurulamaz.”
Barış’ın gözlerinde bir umutsuzluk parladı. “Peki ne olacak şimdi?”
Elif, derin bir nefes aldı. “Buna bir son vermeliyiz.”
Odayı derin bir sessizlik kapladı. Sadece ikisinin hırıltılı nefesleri duyuluyordu. Barış’ın elleri gevşedi. Gözlerinde acı bir ifade belirdi.
“Yapabilir miyiz?” diye fısıldadı Barış. “Unutabilir miyiz birbirimizi?”
Elif’in gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Belki. Belki de asla. Ama denemeliyiz. Herkes için denemeliyiz.”

O gün, o otel odası, onların aşklarının mezarı oldu. Birbirlerine son kez sarıldılar. Bu sarılışta veda vardı, pişmanlık vardı, ama en önemlisi, kurtarılmaya çalışılan bir hayat vardı. Elif, Barış’ın kollarında son kez huzur bulduğunu hissetti. Son kez.
O odadan çıktığında, Elif, sanki yıllardır sırtında taşıdığı tonlarca ağırlıktan kurtulmuştu, ama aynı zamanda kalbinde devasa bir boşluk hissediyordu. Bir yanı ölmüş, diğer yanı yeniden doğuyordu.

Eve döndüğünde, Can televizyon izliyordu. Elif’e baktı. Gözlerinde hala o sorgulayıcı ifade vardı. Elif, Can’ın karşısına oturdu. Gözlerinin içine baktı.
“Can,” dedi. Sesi kısıktı. “Konuşmamız gereken şeyler var.”
Can, televizyonu kapattı. Sessizlik, bu kez daha da ağırdı. Elif, biliyordu ki, şimdiye kadar sakladığı tüm sırları açığa vurmak, acı verici olacaktı. Ama bu acı, artık taşıyamadığı yalanlardan daha hafif geliyordu. İçinde bir yanardağ söndürülmüştü, ama küllerinin altında yeni bir tohum filizlenmeye başlıyordu. Belki de bu, her şeyin yeniden başlayacağı, daha dürüst, daha gerçek bir başlangıç olacaktı. Ama o yanılsama denizinde, yüzmeyi öğrenmesi gerekecekti. Ve Elif, yüzmeye hazırdı, yorgun düşse de.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top