yasak aşk
Bir Sessiz Boşluk
Pencereden süzülen akşam güneşi, Elif’in mutfak tezgâhında unuttuğu pırlanta yüzüğe vuruyordu; bir an parladı, sonra Emre’nin eve dönme vürsürüyle gelen seslerle birlikte sönükleşti. On yıldır aynı duvarlar içinde, aynı rutinle ördüğü hayatının küçük bir metaforuydu bu an. Dışarıdan bakıldığında kusursuz, içeriden hissedildiğinde ise bazen tarifsiz bir boşluğun kıyısında salınan bir gemi gibiydi. Emre iyi bir kocaydı; saygılı, çalışkan, sorumluluk sahibi. Ama son birkaç yıldır, kariyer basamaklarını tırmandıkça, varlığı evdeki boşluğu doldurmaktan çok, daha büyük bir yalnızlık yaratır olmuştu. Vücudu evdeydi belki ama zihni hep bir sonraki toplantıda, bir sonraki projede, ulaşılması gereken bir sonraki zirvedeydi.
“Hoş geldin Emre,” dedi Elif, zoraki bir gülümsemeyle mutfak kapısından başını uzatırken. Emre, kravatını gevşetmiş, yorgun adımlarla salona ilerliyordu.
“Hoş bulduk canım. Çok yorucu bir gündü. Bir duş alıp yemeğe geçeriz, değil mi?” Soru sormaktan çok, bir beklentiyi dile getiriyordu. Elif başını salladı, tenceredeki yemeği karıştırmaya devam etti. Onların evliliği artık buydu: birbirini tamamlayan cümleler yerine, karşılıklı beklentiler ve yerine getirilen görevler silsilesi.
Boşluğu ilk fark edişi değildi Elif’in. Yıllarca görmezden gelmiş, “her evlilik böyledir” diye kendini avutmuştu. Ama bazı boşluklar, ne kadar doldurulmaya çalışılsa da, bir kara delik gibi her şeyi yutuyordu. İçtiği kahvenin tadı, okuduğu kitabın konusu, izlediği filmin diyalogları… Hepsi gelip bu boşlukta eriyordu.
Mert, bu rutinin içine bir fırtına gibi dalmamıştı. O, Emre’nin çocukluk arkadaşıydı, Elif’in de uzaktan sevdiği, hayatlarının bir parçası olan biriydi. Ancak son aylarda, Emre’nin iş seyahatleri ve geç dönüşleri arttıkça, Mert’in evdeki varlığı da sıklaşmıştı. Bazen bozuk bir musluğu tamir etmeye gelir, bazen Emre’nin yeni yatırım planları hakkında konuşmak için uğrardı. Ama çoğu zaman, sadece Elif’le oturur, kahve içer ve konuşurlardı. Mert, Emre’nin aksine, dinlemeyi bilen bir adamdı. Gözlerinin içine bakar, anlatılan her kelimeyi tartar gibiydi. Onunla konuşmak, Elif’in uzun zamandır hissetmediği bir hafiflik veriyordu. Sanki üzerinde taşıdığı görünmez ağırlıklar bir bir dökülüyordu.
Bir akşamüstü, Emre yine şehir dışındaydı. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor, gök gürültüsüyle ev sallanıyordu. Elif, korkulu gözlerle pencereden dışarı bakarken, elektrikler kesildi. Panikle yerinden fırladı. Mert, tam da o sırada Emre’ye bir evrak bırakmak için kapıyı çalmıştı. Elif’in korkusunu görünce içeri girdi.
“Sakın korkma Elif, ben buradayım,” dedi sesi yumuşak. Cebinden çıkardığı telefonunun fenerini açtı. Mumları bulana kadar etrafta dolaştılar. Mum ışıkları salonu loş bir sıcaklığa boğduğunda, sessizlik aralarındaki bağı daha da güçlendirdi.
“Emre’yi aradım ama ulaşamıyorum,” dedi Elif titrek bir sesle.
Mert gülümsedi. “Muhtemelen toplantıdadır. Hava da kötü, belki şebeke sorunları vardır. Merak etme, iyi o.”
Sonra, nedensizce, Mert’in gözleri Elif’in gözlerine kilitlendi. Saatlerce oturdular, sohbet ettiler. Emre’den, işlerinden, çocukluklarından, hayallerinden. Elif, Mert’e, Emre’ye bile anlatmadığı şeyleri anlatıyordu. İçindeki boşluğu, yalnızlığı, bazen nefes almakta zorlandığını… Mert, Elif’in her kelimesini özenle dinliyor, başını sallıyor, anladığını belli eden bakışlar atıyordu. Bu, on yıl boyunca Emre’den alamadığı derin bir bağdı. O gece, fırtına dinmiş, elektrikler gelmiş ama Elif’in içindeki fırtına yeni başlıyordu.
Bir sonraki buluşmaları, bir bahane gerektirmiyordu artık. Emre’nin yoğun programı, Mert’in evdeki ‘dost’ rolünü perçinlemişti. Elif’in arabasının lastiği patladığında aradığı ilk kişi Mert oldu, Emre’nin haberi bile olmadı. Birlikte kahve içmeye, akşam yemeklerine çıkmaya başladılar. Önce bahanelerle, sonra sadece “biraz hava almak” için. Her buluşma, Elif’in kalbinde yeni bir odanın kapısını aralıyordu. Emre’nin görmediği, duymadığı, bilmediği odalar. Mert’in bakışlarındaki şefkat, Elif’in unuttuğu bir dili yeniden konuşmasına neden oluyordu. Gözlerinde gördüğü anlayış, ruhundaki boşluğu yavaş yavaş doldurmaya başlamıştı.
Günler, haftaları kovaladı. Elif ve Mert arasındaki görünmez çizgi, her geçen gün biraz daha bulanıklaşıyordu. Bir öğle yemeğinde, Mert Elif’in elini tuttu, sadece bir an için. Ama o an, Elif’in dünyasını sarsmaya yetti. Kalbi göğsünden fırlayacak gibiydi. Çekmedi elini, çekemedi. O an, ikisi de bildikleri şeyi itiraf etmişlerdi.
Elif’in içinde tarifsiz bir suçluluk duygusu yükseliyordu. Emre’ye ihanet ediyordu. Ama aynı zamanda, uzun zamandır hissetmediği bir canlılık, bir heyecan da vardı. Bu karmaşık duygular, onu esir alıyordu. Geceleri Emre’nin yanında yatarken, Mert’in dokunuşlarını hayal ediyordu. Aynaya baktığında, tanıdık bir yüz yerine, yasak bir arzunun gölgesindeki bir yabancıyı görüyordu.
Emre’nin altı günlük bir iş seyahatine çıkmasıyla her şey doruk noktasına ulaştı. Yalnız kalmak Elif’in korkusu olmaya başlamıştı. Mert, Emre’yi uğurlamak için havaalanına gelmişti. Elif’e bir bakış attı, o bakışta hem bir davet hem de bir uyarı vardı. O akşam Elif’in telefonu çaldı. Mert’ti.
“Nasılsın Elif?” Sesi her zamankinden daha derin, daha anlamlı geliyordu.
“Yalnızım Mert,” dedi Elif, sesi titreyerek. “Çok yalnızım.”
Mert’in yanıtı gecikmedi: “Geliyorum.”
Kapının çalmasıyla Elif’in kalbi yerinden fırladı. Açtı. Mert, kapıdaydı. Gözlerinde ne bir açıklama ne de bir soru vardı, sadece bir derinlik. İçeri girdi, sessizce. İkisi de ne söyleyeceğini bilmiyordu. Mert, Elif’e doğru yaklaştı. Elif geri çekilmedi. Elleri birbirine kenetlendi, sonra dudakları. Uzun zamandır bastırılan tüm duygular, o tek öpüşte patlak verdi. Elif, kendini hem günahkâr hem de özgür hissediyordu. Bu öpüş, Emre’ye olan saygısını, evliliğine olan bağlılığını saniyeler içinde paramparça etmişti. Ama aynı zamanda, yıllardır aradığı kayıp bir parçayı bulmuş gibiydi. O gece, yasak aşk, Elif’in hayatına bir fırtına gibi girmiş, her şeyi yerle bir etmişti.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte gelen suçluluk, dünün tüm tutkusunu silip süpürmüştü. Mert, erken saatte ayrılmıştı. Elif, yatakta yalnız başına uzanırken, Emre’nin sesini duydu. Sanrılar gördüğünü sandı ama Emre, kapıdan girdi. Şaşkınlıkla yerinden fırladı.
“Ne oldu? Neden erken geldin?” dedi Elif, sesi beynindeki suçluluk duygusundan dolayı boğulmuştu.
Emre’nin yüzü bembeyazdı, gözleri yorgunluktan kıpkırmızıydı. “Toplantı iptal oldu. Daha doğrusu… gidemezdim.” Sesi titriyordu. Elif, Emre’nin bu halini daha önce hiç görmemişti.
“Ne oldu Emre? Kötü bir şey mi var?” Elif’in içindeki panik büyüyordu. Yatakta oturur pozisyona geldi.
Emre, yatağın kenarına oturdu, Elif’e döndü. Gözleri yaşlarla dolmaya başlamıştı. “Elif… sana bir şey söylemem gerekiyor.”
Elif’in kalbi hızla çarpmaya başladı. “Beni mi gördün? Mert’i mi gördün?” İçinden geçeni sordu.
Emre başını olumsuz anlamda salladı. “Hayır Elif. Benimle ilgili. Son zamanlardaki tüm o iş seyahatleri, geç kalmalarım… Hepsi oydu.”
Emre derin bir nefes aldı. “Birkaç ay önce… doktorlar bana bir teşhis koydu Elif. Kanser. İkinci evre.”
Elif’in nefesi kesildi. Dünya durmuştu sanki. Emre’nin sesi uzaktan geliyordu, anlamsız kelimelerden ibaret bir uğultu gibi.
“Ameliyat oldum, kemoterapiye başladım. Kimseye söylemedim. Sana bile. Seni endişelendirmek istemedim. Güçlü görünmek istedim. Her şey yoluna girecek sanıyordum. Ama dünkü sonuçlar… çok iyi değil Elif. Hastalık yayılmış.”
Elif’in zihni, şimşek çakmış gibi aydınlandı. Emre’nin yorgunluğu, dalgınlığı, uzaklaşması… Hepsi bu yüzdendi. O, savaşırken, Elif yasak bir aşkın peşinden koşmuştu. Kendi boşluğunu doldurmaya çalışırken, kocasının can çekiştiğini görmezden gelmişti. Yüzündeki acı, Mert’in dün geceki dokunuşlarını, tüm o tutku anlarını bir anda küle çevirdi. Gözleri doldu, boğazına kocaman bir yumruk oturdu.
“Emre… ben… ben ne yaptım?” Kelimeler boğazından güçlükle çıktı.
Emre, Elif’in yüzüne baktı, anlamayarak. “Ne yaptın Elif? Ne demek istiyorsun?”
Elif, dilsiz kalmış gibiydi. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Bu, sadece Emre için dökülen gözyaşları değildi, kendi günahları için, kendi bencilliği için, kendi yıkımı için dökülen gözyaşlarıydı. Mert’le yaşadığı her an, şimdi bir utanç fırtınası gibi üzerine yağıyordu. Emre’nin kanser haberi, Elif’in yasak aşkını, evliliğine yaptığı ihaneti, dünyanın en büyük günahı haline getirmişti. Kendi boşluğundan, kendi yalnızlığından dem vururken, asıl boşluğun Emre’nin hayatında açıldığını, ve kendisinin o boşluğu daha da derinleştirdiğini anladı.
Emre, elini Elif’in yanağına götürdü, yaşlarını sildi. “Ağlama Elif’im. Savaşacağız, hep beraber. Yalnız değilim ben, değil mi?”
Elif, başını Emre’nin omzuna koydu, hıçkırarak ağlamaya devam etti. Yalnız değildi Emre, ama Elif de artık yalnız değildi. Omuzlarında taşıdığı ihanetin ve vicdan azabının yüküyle, kocasının hastalığıyla yüzleşmek zorundaydı. Bir sessiz boşlukta yeşeren yasak tutku, şimdi her şeyi yutan kocaman bir çukur açmıştı. Ve Elif, bu çukurun dibinde, ne yapacağını bilmez bir halde, kırık bir kalple kalakalmıştı.
