Aile draması

Bir Çatı Katının Gölgesinde

8 dakikalık okuma · 1430 kelime

Can, o gece ödülünü alırken, sahnedeki parlak ışıkların, alkışların ve kendisini izleyen hayranlık dolu gözlerin altında bile içindeki o buz gibi boşluğu hissediyordu. Türkiye’nin en prestijli mimarlık ödülünü, beşinci kez, bu sefer “Yılın En Yenilikçi Mimarı” unvanıyla kazanmıştı. Alkış tufanı dinip de mikrofonu eline aldığında, hazırladığı teşekkür konuşması kelimeleri boğazına düğümlendi. Kelimeler yerine, yıllar önce unuttuğunu sandığı bir yüz, bir çift kahverengi göz belirdi zihninde. Murat’ın gözleri…

Daha yirmi beş yaşındayken, Can ve Murat, aynı üniversitenin aynı sıra arkadaşları, aynı hayallere sahip iki genç mimardı. Birlikte kurdukları “Çatı Katı Mimarlık” adını verdikleri, hayalleri kadar büyük bir hevesle doldurdukları küçük ofisleri vardı. Ofis, aslında Can’ın babasından kalan, rutubet kokan, eski bir apartmanın en üst katında, iki göz odadan ibaretti. Orada, tozlu çizim masalarının başında, sabahlara kadar süren çalışmalarla, uykusuz gecelerde tükenen kahvelerle, devrim niteliğinde olduğunu düşündükleri bir projeye imza atmışlardı: “Yeşil Şehir Projesi”. Proje, geleneksel Türk mimarisini modern ve sürdürülebilir bir anlayışla birleştirmeyi hedefliyor, şehir siluetine nefes aldıran, çevre dostu yapılar öneriyordu. Bu proje, o dönemde açılan, kariyerlerini bir anda zirveye taşıyacak “Geleceğin Şehirleri” ulusal yarışmasının en iddialı adaylarındandı.

O günlerde, Can’ın annesinin ani sağlık sorunları patlak verdi. Nadir görülen bir kalp rahatsızlığı teşhisi konulmuş, acil ve çok pahalı bir ameliyat gerekiyordu. Can’ın ailesi orta halliydi, birikimleri yetersizdi ve banka kredileri imkânsız görünüyordu. Çaresizlik, Can’ın boğazını sıkıyor, geleceğini karartıyordu. Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri eli ayağına dolaşıyordu. Projeyi bir an önce teslim etmeleri gerekiyordu ve ödül parası, Can’ın annesi için tek umut ışığıydı. İşte tam o kritik anda, şeytan aklına girmişti. Bir fısıltı gibi…

Murat, o sırada babaannesinin ani vefatı nedeniyle memleketine gitmişti. Projenin son rötuşları kalmıştı ve teslimat sadece birkaç gün içindeydi. Can, Murat’ın yokluğunda, o kirli düşünceyi gerçeğe dönüştürdü. Murat’ın adını, projenin başvuru formundan sildi. Yarışma komitesine Murat’ın ailevi sebeplerle projeden çekildiğini, tüm emeğin kendisine ait olduğunu belirten sahte bir dilekçe sundu. Parmağında hissettiği titreme ve kalbindeki şiddetli çarpıntı, o anı hiç unutmamasına neden oldu. Her sildiği harf, ruhunda derin bir yara açmıştı.

“Geleceğin Şehirleri” yarışmasını Can kazandı. Ödül parasıyla annesinin ameliyatını yaptırdı, annesi hayata döndü. Ancak Can’ın ruhu, o gün bir parçasıyla birlikte ölmüştü. Murat, yarışmanın sonucunu öğrendiğinde yıkıldı. Can’ı aradı, ona hesap sordu. Can, kekeleyerek, yalanlarla dolu, “Bana ihtiyacım vardı, çok büyük bir borcum vardı, başka çarem yoktu,” diyerek kendini savunmaya çalıştı. Murat’ın yüzündeki hayal kırıklığı ve gözlerindeki acı, Can’ın vicdanına saplanan ilk bıçak oldu. “Sana güvenmiştim Can, her şeyden çok güvenmiştim,” sözleri, aralarındaki dostluğun tabutuna çakılan son çiviydi. Murat’ın mimarlık kariyeri, o olaydan sonra bir daha hiç toparlanamadı. Can’ın yıldızı ise her geçen gün daha da parladı.

Yıllar geçmişti. Can, Türkiye’nin önde gelen mimarlık ofislerinden birinin sahibi, başarılı projelerin mimarı, zengin ve saygın bir adamdı. Karısı Ayşe, üniversiteden beri tanıdığı, sakin ve anlayışlı bir kadındı. Ona hiçbir sırrını anlatmamıştı. Ayşe, Can’ın ara sıra gelen derin düşüncelere dalmasını, uykusuz gecelerini, sebepsiz huzursuzluğunu, iş stresi olarak yorumlardı. Can’ın hayatı dışarıdan mükemmel görünüyordu. Ama içeride, o “çatı katı” asla tamir edilememişti. Yıllardır süregelen başarıları, takdirler, ödüller, o küçük rutubetli ofiste yaptığı ihanetin gölgesinde anlamsızlaşıyordu.

Konuşmasını bitirdiğinde, kürsüden indi. Herkes onu tebrik ediyordu. Ayşe, gururla yanına geldi, elini tuttu. “Harikaydın Can, seninle gurur duyuyorum,” dedi. Can gülümsedi ama gülümsemesi gözlerine ulaşmadı. Evlerinin yolunu tutarken, şoförünün kullandığı lüks aracın arka koltuğunda, telefonunda gezinirken, gözü bir anda takıldığı bir habere ilişti. Küçük, yerel bir gazeteden alınmış, eski bir linkti. “Unutulmuş Mahallede Yeniden Canlanan Umut: Murat Demir’den Toplum Mimarisine Bir Katkı.” Fotoğrafta, tozlu bir mahallede, etrafı çocuklarla çevrili, yorgun ama bir o kadar da içten gülümseyen bir adam vardı. Saçları ağarmış, yüzünde derin çizgiler belirmişti ama Can o gözleri hemen tanıdı. Murat’tı. Haber, Murat’ın gönüllü olarak, terk edilmiş bir mahallede, eski bir okulu çocuk ve gençlerin kullanabileceği bir kültür merkezine dönüştürme çabasından bahsediyordu. Kendi imkanlarıyla, kısıtlı bütçelerle, adeta yoktan var ediyordu. Can’ın içini bir anda keskin bir acı kapladı. O, şatafatlı ödüller alırken, Murat, hayatını toplumun en alt kesimlerine adamıştı. Can’ın kazandığı ödülün metalik soğukluğu, avucunda bir buz parçası gibi eriyordu.

Eve geldiklerinde, Ayşe’nin meraklı bakışları altında, Can kendini yatak odalarına zor attı. Telefonuyla saatlerce Murat hakkında araştırma yaptı. Üniversiteden sonraki kariyerinin nasıl yok olduğunu, küçük bir kasabada zorluklarla nasıl geçindiğini, sonra da bu gönüllü işlere nasıl başladığını öğrendi. Birkaç yıl önce, karısının da ağır bir hastalıktan vefat ettiğini okudu. Murat’ın hayatı, Can’ınki gibi parlak yıldızlarla dolu değildi; aksine, engebeli, zorlu ve yalnız bir yolculuk olmuştu. İçindeki vicdan azabı, artık sadece bir boşluk değil, şiddetli bir çığlığa dönüşmüştü. Yıllardır görmezden geldiği, bastırdığı her şey, o gece, Murat’ın yorgun ama umut dolu gülümsemesiyle yüzüne tokat gibi çarptı.

Can, sonraki günler işine odaklanamadı. Yaptığı her çizim, aldığı her karar, Murat’ın hayaletiyle gölgeleniyordu. Gece rüyalarında, o çatı katındaki ofiste, Murat’ın kendisine güvendiği anları, sonra da gözlerindeki hayal kırıklığını görüyordu. Ayşe, Can’daki bu değişimi fark etmişti. “Can, iyi misin? Son günlerde çok dalgınsın, uykuların da kaçıyor. Bir sorun mu var?” diye sordu bir akşam yemeğinde. Can, boğazına takılan yumruyu yutkunmaya çalıştı. “İşler biraz yoğun Ayşe, hepsi bu,” diye geçiştirdi. Ama bu yalan, içindeki yangını daha da körükledi. Ayşe’ye bile dürüst olamamak, Can’ı kendinden iğrendiriyordu.

Bir hafta sonra, Can dayanamadı. Ne yapacağını bilmeden, Murat’ın o mahallede çalıştığı adrese gitti. Uzaktan, Murat’ı izledi. Tozlu elleriyle harç karıyor, çocuklarla şakalaşıyor, yorgun bedenine rağmen etrafına neşe saçıyordu. Can, kendi hayatının ne kadar boş ve anlamsız geldiğini düşündü o an. Bütün o lüks, bütün o başarı, tek bir samimi gülüşün bile yerini tutmuyordu. Bir karar verdi. Bu yükle daha fazla yaşayamayacaktı.

Ertesi gün, Can, en iyi takım elbisesini giyip, en lüks arabasına binerek o mahalleye geri döndü. Okulun önünde durdu. İçeriden gelen çekiç sesleri ve çocuk kahkahaları birbirine karışıyordu. Kapıyı çaldı. Kısa bir süre sonra, kapı açıldı. Karşısında, saçları rüzgardan dağılmış, eski bir tişört ve kot pantolon giymiş Murat duruyordu. Gözlerinde şaşkınlık ve tanıma çabası vardı.
“Murat?” dedi Can, sesi titreyerek.
Murat’ın kaşları çatıldı, yüzündeki yorgun gülümseme silindi. “Can? Ne işin var burada?” dedi, sesi kuru ve mesafeliydi.
“Seninle konuşmam gerekiyor Murat. Önemli bir şey.”
Murat kapıyı daha da araladı, Can içeri girdi. Küçük bir depoya benzeyen odada, iki sandalyeye oturdular.
“Dinliyorum,” dedi Murat, kolları bağlı bir şekilde.
Can derin bir nefes aldı. “Murat, ben… ben çok uzun zamandır bu anı bekliyordum aslında. Ya da, kendimi buna hazırlıyordum diyelim. Ben… senden özür dilemeye geldim.”
Murat’ın yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi. “Özür mü? Ne için? Bana ait olanı çalıp, benim kariyerimi yok ettiğin için mi? Yıllarca beni yok saydığın için mi?” Sesi giderek yükseliyordu.
“Haklısın Murat, her şeyde haklısın,” dedi Can, gözlerini kaçırarak. “Sana yalan söyledim, seni kullandım, sana ihanet ettim. Annemin ameliyatı için para lazımdı. Çaresizdim. Şeytan beni ele geçirdi. Ama bu asla bir bahane olamaz. Benim yaptığım affedilemez bir şeydi.” Can, gözleri dolu dolu, tüm hikâyeyi, içindeki çaresizliği ve ardından gelen pişmanlığı anlattı. Kelimeler boğazından güçlükle çıkıyordu. “Benim kazandığım her ödül, attığım her adım, senin hayallerinin üzerinde yükseldi Murat. Ben bu yükle daha fazla yaşayamam.”
Can, cebinden bir çek defteri çıkardı. “Sana hakkını ödemek istiyorum. Yarışmadan kazandığım parayı, faiziyle birlikte, ne kadar yeteceğini bilmiyorum ama… lütfen kabul et. Ve bu projene ortak olmak istiyorum. Tüm imkanlarımla, sana destek olmak istiyorum. Ne olur, bana bir şans ver. Belki, belki de bu şekilde, yaptığım hatanın bir kısmını telafi edebilirim.” Çek defterini Murat’ın önüne uzattı.

Murat, Can’ın yüzüne baktı. Gözlerinde öfke vardı, evet, ama aynı zamanda bir yorgunluk ve şaşkınlık da okunuyordu. Elini uzatıp çeki almadı.
“Can,” dedi yavaşça, sesi artık daha sakindi, ama acı doluydu. “Senin paranı istemiyorum. Benim kaybettiğim şey, parayla ölçülemez. Benim kaybettiğim, sana olan inancımdı. Dostluğumuzdu. Hayallerimdi. Benim için en büyük ceza, senin o pis parayla kurduğun imparatorluğu izlemek oldu. Ben, bu mahallede, küçük bir okulu yenilemek için harç kararken, sen o büyük ödülleri topluyordun. Ama biliyor musun? Hiçbir zaman pişman olmadım. Buradaki çocukların gözlerindeki o umudu görmek, senin kazandığın tüm o ödüllerden daha değerli.”
Murat ayağa kalktı. “Benim sana verecek bir affım yok Can. Çünkü affetmek, o acıyı unuttuğum anlamına gelir. Ben o acıyı hiç unutmadım. Ama…” Murat derin bir nefes aldı. “Ama sana şans vereceğim. Parana değil. Yardımına. Eğer gerçekten telafi etmek istiyorsan, o zaman bir işçi gibi gel buraya. Benimle birlikte, o harcı kar. Bana kendini kanıtla. Belki o zaman, belki de sadece o zaman, senin vicdanın biraz olsun rahatlar.”

Can, gözyaşları içinde başını salladı. O an, Murat’ın ona elini uzatmadığını, çeki kabul etmediğini, hemen affetmediğini biliyordu. Ama Murat, ona bir kapı aralamıştı. Belki affetmek için değil, belki de sadece Can’ın kendi vicdanıyla hesaplaşmasına izin vermek için. Can, o lüks takım elbisesiyle, o tozlu mahallede, Murat’ın karşısında duruyordu. İlk defa, gerçekten hafiflemiş hissetti. Bu, bir son değildi. Bu, çok daha zorlu, ama bir o kadar da samimi bir başlangıçtı. Can, bu yeni başlangıç için hazırdı. Vicdanının sesini artık duymamazlıktan gelemeyecekti. O çatı katı, belki de ilk defa gerçekten temizlenecekti.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top