İhanet

Bir Başka Tuval

9 dakikalık okuma · 1748 kelime

Buzdolabının kapısını açıp içindeki düzenli raflara, özenle dizilmiş organik sebzelere bakarken Defne, içindeki boşluğun buzdolabının dışındaki pürüzsüz yüzeyden çok daha soğuk ve derin olduğunu hissetti. Yedi yıllık evliliğinin her bir köşesini kusursuz bir mimari eser gibi inşa etmişti. Cem, başarılı bir mimardı. İstanbul’un yükselen siluetine imzasını atan projeleri vardı. Defne ise, bir zamanlar parlak bir gelecek vadeden bir ressamdı. Şimdi, hayatındaki tek “proje”, altı yaşındaki kızları Elif ve Cem’in her daim düzenli, dingin ve ilham verici kalmasını istediği evleriydi.

“Anneee!” Elif’in neşeli sesi mutfağın sessizliğini böldü. Salınarak yanına geldi, elindeki çizimi Defne’ye uzattı. Uçan bir ejderha, bir peri ve bir kalenin olduğu rengarenk bir dünya. “Bunu bugün okulda çizdim. Beğendin mi?”

Defne’nin dudaklarında içten bir gülümseme belirdi. Elif’in yaratıcılığı, sanki Defne’nin ruhundan süzülüp gelmiş, bir zamanlar kendisinin de sahip olduğu o sınırsız hayal gücünün bir yansımasıydı. “Harika olmuş canım. Özellikle ejderhanın kanatları… Bak, sanki gerçekten uçuyor gibi.” Kırmızı ejderhanın kanatlarındaki turuncu ve sarı geçişlere baktı. Elif’in fırçasındaki canlılık, Defne’nin kendi tuvalindeki kuruyan boyaların acısını hafifçe tırmaladı.

Akşam yemeği yine Cem’in geç gelişini beklemekle geçti. Kapı çaldığında saat sekizi geçmişti. Cem, her zamanki gibi enerjik ama yorgun bir gülümsemeyle içeri girdi. Elif’i kucakladı, Defne’nin yanağına kısa bir öpücük kondurdu. “Bugün yorucuydu Defne’m. Yeni projeyi yetiştirmemiz lazım.”

Yemek masasında Cem, yeni projesinin detaylarından bahsetti. Cam ve çeliğin dans ettiği bir gökdelen, boğazın hemen kıyısında. Onun gözleri parlıyordu. Defne dinledi, sorular sordu, yorumlar yaptı. Cem’in dünyası, onun renkli ve soyut dünyasının tam zıddıydı. Keskin çizgiler, net sınırlar, ölçülebilir başarılar. Defne’nin hayallerinin ucu bucağı yoktu, tuvaline sığmıyordu. Bir zamanlar Cem, onun bu sınırsız dünyasına hayrandı. Şimdi, o hayranlık, pratik kaygılar ve iş hayatının zorunlulukları altında ezilmiş gibiydi.

Gece yarısı, Cem derin bir uykudayken, Defne sessizce yataktan çıktı. Evin en üst katındaki küçük depoya, yıllardır açmadığı bir sandığın olduğu köşeye yürüdü. Tozlu bir çarşafın altında, eski bir şövale, bir kutu yağlı boya ve kurumuş fırçalar duruyordu. Parmaklarını fırçaların sertleşmiş kıllarında gezdirdi. Bir zamanlar bu fırçalar onun uzantısıydı, ruhunun sesiydi. Şimdi, yabancıydılar. Ama aynı zamanda, derin bir özlemi uyandırıyorlardı.

Ertesi gün, Elif okuldayken ve Cem işteyken, Defne depoyu temizlemeye başladı. Tozları sildi, pencereleri açtı. Işık vurdukça odanın kasveti dağıldı, içinde bir kıvılcım uyandı. Sanki yıllardır uyuyan bir şey, bir anı, bir his canlanıyordu. Kendini suçlu hissetti. Bu odaya girmek, Cem’e bir nevi ihanet gibi geliyordu. Onların “mutlu” hayatlarına, Cem’in gurur duyduğu kusursuz evlerine gölge düşürmek gibiydi.

İlk fırça darbesi, kararsız ve titrek oldu. Renkler soluktu, şekiller belirsizdi. Ama her gün, Elif okuldayken veya akşam Elif uyuduktan sonra, Defne bu küçük depoya kapanıyordu. Fırçalar yeniden canlandı, renkler parladı. O, tuvalde kayboldukça, yıllardır üzerine giydiği “mükemmel eş”, “mükemmel anne” kostümü üzerinden sıyrılıyor, gerçek Defne yavaş yavaş yüzeye çıkıyordu. Bu süreç, bir uyanış gibiydi. Aynı zamanda, Cem’den uzaklaştığı hissini de beraberinde getiriyordu. Onun sanatına ayırdığı zaman, Cem’le geçirebileceği zamandan çalınmış gibiydi. Bu, belki de Cem’in değil, kendi hayallerine ettiği bir ihanet yüzünden hissedilen bir suçluluktu.

Bir akşam, telefonuna gelen bir bildirimle irkildi. Sosyal medyada, eski bir arkadaşlık isteği. Aras. Güzel Sanatlar Fakültesi’nden arkadaşı. Yıllardır görüşmemişlerdi. Aras, tanınmış bir ressam olmuş, uluslararası sergiler açmıştı. Defne’nin yüreği hızla çarptı. Kabul etti. Birkaç dakika içinde, Aras’tan bir mesaj geldi: “Defne! İnanamıyorum. Ne kadar zaman oldu! Ne yapıyorsun şimdi? Hala resim yapıyor musun?”

Defne’nin parmakları dondu. Ne söyleyecekti? “Hayır, Aras, ben artık resim yapmıyorum. Ben bir ev kadınıyım. Bir mimarın eşiyim.” Bu, ona sanki kendi benliğini, kendi geçmişini inkar etmek gibi geldi. Uzun bir kararsızlığın ardından şöyle yazdı: “Aras, merhaba! Evet, çok uzun zaman oldu. İyi gibiyim. Ara sıra ufak tefek şeyler karalıyorum. Sen nasılsın, görüyorum ki çok başarılısın. Tebrik ederim.” Yalan söylemişti. Ufak tefek şeyler karalamak değildi yaptığı. Yeniden doğuştu.

Aras’la mesajlaşmaları sıklaştı. Aras, ona sanattan, yeni akımlardan, sergilerden bahsediyordu. Defne, bu sohbetlerin her bir kelimesinde, yıllardır suskun olan ruhunun sesini duyuyordu. Sanki Aras, onun unuttuğu bir dili hatırlatıyordu. Cem’le konuşmadığı, konuşamayacağı her şeyi Aras’la konuşuyordu. Cem’in dünyasında yer bulamayan hayalleri, fırçaları, renkleri, hepsi Aras’ın cümlelerinde yankılanıyordu. Bu, bir tür duygusal yakınlaşmaydı ve Defne, bunun Cem’e karşı bir ihanet olduğunu hissediyordu. Ama aynı zamanda, bu “ihanet”, onu daha canlı, daha gerçek kılıyordu.

Bir hafta sonra Aras, İstanbul’da açtığı yeni sergisine Defne’yi davet etti. “Gelmelisin Defne. Eski günleri yad ederiz, belki de senin de yeniden başlaman için bir ilham olur.”

Defne, daveti kabul etmeden önce uzun uzun düşündü. Cem’e ne söyleyecekti? “Eski bir erkek arkadaşımın sergisine gidiyorum” mu? Hayır, bu Cem’i rahatsız ederdi. Belki de bir arkadaşıyla kahve içeceğini söylerdi. Yalan söylemek, Defne’nin içini kemiriyordu. Ama artık bu yalanlar, kendi benliğini saklamak için birer kalkan haline gelmişti.

Cem, her zamanki gibi işine dalmıştı. “Defne’m, biliyor musun, o gökdelen projesi, resmen hayatımı ele geçirdi. Ama değecek, emin ol.” Gözleri parlıyordu. Defne ona baktı. Cem’i seviyordu, onun başarısıyla gurur duyuyordu. Ama Cem, bu başarının bedelini Defne’nin ruhundan aldığının farkında mıydı? Ya da belki de, onun ruhunun bir bedeli olduğunun bile farkında değildi.

Sergi günü geldiğinde Defne, yıllar sonra ilk kez kendine özenle bir elbise seçti. Saçlarını saldı, hafif bir makyaj yaptı. Aynadaki kadını uzun uzun süzdü. Bu, “Cem’in eşi Defne” değil, “Defne”ydi. Sergiye giderken yüreği hem heyecanlı hem de suçlulukla doluydu.

Aras, onu kapıda karşıladı. Aynı sıcak gülümseme, aynı canlı gözler. “Defne! Ne kadar güzelleşmişsin.”
Defne gülümsedi. “Sen de Aras, hala formundasın.”
Sergi boyunca Aras, ona eserlerini anlattı, sanata olan tutkusundan bahsetti. Defne, kendi elleriyle boğazına tıkadığı o nefesi yeniden alıyor gibiydi. Sanat kokusu, boya kokusu, ilham kokusu… Her şey ona tanıdık geliyordu. Aras, bir tablosunun önünde durdu. “Bu tablo, kaybolan bir ruhun yeniden doğuşunu anlatıyor. Bir zamanlar tanıdığım birinden esinlendim.” Gözleri Defne’ye döndü. Defne, donup kalmıştı. Bu, onun hikayesiydi. Aras, onun içindeki boşluğu, ihanet edilmiş hayallerini görmüştü. Cem’in görmediği, belki de görmek istemediği şeyleri Aras, bir tabloya dönüştürmüştü.

Sergi çıkışı bir kafede oturdular. Aras, Defne’yi konuşturdu. Defne, yıllardır içine attığı her şeyi anlattı. Sanatını nasıl bıraktığını, Cem’in kariyerine nasıl odaklandıklarını, Elif’in doğumundan sonra her şeyin nasıl değiştiğini. Cem’i sevdiğini ama kendini kaybolmuş hissettiğini.

Aras, onu dikkatle dinledi. “Defne, sen kendini Cem’e değil, kendine ihanet etmişsin. Sanatını bırakarak, kendi ruhunu terk etmişsin. Cem’in de buna göz yumması, fark etmemesi… Bu da ayrı bir ihanet aslında. Bazen en büyük ihanetler, sessizliklerde, farkındasızlıklarda gizlidir.”

Bu sözler, Defne’nin beyninde şimşek gibi çaktı. Evet, buydu. Cem’in ona “ihaneti” bir aldatma, bir yalan değildi. Onun varlığını, hayallerini, iç dünyasını görmezden gelmekti. Onun sessiz çığlığını duymamaktı. Ve Defne’nin kendine ihaneti ise, bu çığlığı uzun yıllar bastırmak, susturmaktı.

Eve döndüğünde, Cem salonda onu bekliyordu. Yüzünde gergin bir ifade vardı. “Neredeydin Defne? Telefonun kapalıydı. Merak ettim.” Sesi her zamankinden daha keskindi.

Defne’nin içinde bir isyan yükseldi. “Bir arkadaşımla sergiye gittim, sonra da oturduk, sohbet ettik. Neden bu kadar gerginsin?”

“Hangi arkadaş? Eskiden bu kadar sır saklamazdık Defne.” Cem’in kaşları çatılmıştı. “Sabah depodaki eşyaların da yerleri değişmişti. Ne yapıyorsun sen Defne?”

Defne, kalbinin hızla çarptığını hissetti. İhanet, şimdi daha da somut bir hal alıyordu. Sakladığı her şey, gün ışığına çıkıyordu. “Ben resim yapmaya başladım Cem. Yıllar sonra. Depoyu atölyeye çevirdim. Ve sergiye gittiğim arkadaşım da, üniversiteden Aras.”

Cem’in yüzünde şaşkınlık, sonra da bir öfke belirdi. “Resim mi? Yıllar sonra mı? Neden bana söylemedin? Ve Aras mı? Bu herifi unuttuğunu sanıyordum. Ne işin var onunla?”

“Unutmadım, sadece senin dünyanda ona yer yoktu. Benim dünyamda da artık sana yer kalmamıştı Cem! Sen sadece kendi işine, kendi projelerine odaklandın. Benim ne istediğimi, ne hissettiğimi hiç düşünmedin. Ben de kendimi kaybettim. Kendime ihanet ettim!” Defne’nin sesi titriyordu. Yılların birikmiş öfkesi, gözyaşlarıyla karışık dökülüyordu.

Cem şaşkındı, ne söyleyeceğini bilemedi. “Ne demek istiyorsun Defne? Senin için her şeyi yaptım. Bu ev, bu hayat… İstediğin her şeye sahipsin.”

“İstediğim her şeye sahip değilim Cem! Kendime sahip değilim! Ben bir zamanlar bir ressamdım. Hayalleri olan, renkli bir kadın. Şimdi neyim? Senin gölgene sığınmış, kendini kaybetmiş bir kadın. Ve sen, bunu hiç fark etmedin bile. Bu, bir ihanet değil mi Cem? Benim ruhuma yapılan en büyük ihanet bu değil mi?”

Sessizlik çöktü salona. Cem, Defne’nin gözlerindeki acıyı, öfkeyi ilk kez bu kadar net görüyordu. Bu sessizlik, yıllardır aralarındaki uçurumun derinliğini gözler önüne seriyordu. Cem, ilk kez savunmasız hissetti. O hep Defne’nin kendisini mutlu sandığını düşünmüştü. Kendi başarılarının, Defne’nin de mutluluğu olduğuna inanmıştı.

“Defne… ben… Ben hiç böyle düşünmemiştim. Ben hep bizim için daha iyi bir hayat kurmaya çalıştığımı sandım.” Sesi fısıltı gibi çıktı.

“İşte sorun da bu Cem. Sen hep kendi hayallerini bizim hayallerimiz sandın. Benim hayallerimi görmezden geldin.”

Konuşma uzadı, gecenin ilerleyen saatlerine kadar sürdü. Ortada ne bir aldatma vardı, ne de açık bir yalan. Ama daha derin, daha sinsi bir ihanet vardı. Hayallerin, beklentilerin, eşin iç dünyasının görmezden gelinmesi ihaneti.

Ertesi sabah, Defne uyandığında Cem’in yanında olmadığını fark etti. Elif’in odasına gitti, Elif hala uyuyordu. Defne, depoya çıktı. İçerisi dünden daha aydınlıktı. Bitmemiş tuvaline baktı. Renkler karışıktı, henüz bir anlam ifade etmiyordu. Ama artık ne yapacağını biliyordu.

Bir süre sonra Cem, kapıda belirdi. Elinde bir fincan kahve ve Defne’nin en sevdiği kruvasan vardı. “Konuşmalıyız Defne. Dün gece söylediklerin… Hepsi doğruydu. Ben seni duyamamışım. Görememişim. Özür dilerim.” Sesi yorgun ama içtendi. “Belki de ben de kendi hayallerimin peşinde koşarken, bizim hayallerimizi, senin hayallerini de terk etmişimdir. Farkında olmadan.”

Defne, şaşkınlıkla ona baktı. Cem, ilk kez kendinden başka bir şeye odaklanıyordu. İlk kez Defne’nin acısını anlıyor gibiydi. “Ben… Ben de kendime ihanet ettim Cem. Seni suçlarken, ben de kendimi unuttum.”

Cem, yavaşça Defne’nin yanına oturdu. Elini tuttu. “Sana yardım etmek istiyorum Defne. Yeniden başlaman için. Eğer istersen, bu atölyeyi sana daha uygun hale getirebiliriz. Ve ben… ben de seni dinlemeye söz veriyorum. Seni görmeye. Bu bizim evimiz, ama senin de tuvalin olmalı.”

Defne’nin gözleri doldu. Cem’in teklifi, bir beyaz bayrak gibiydi. Bir başlangıç, bir umut ışığıydı. İhanet, yıkımın değil, belki de yeniden inşanın başlangıcı olabilirdi.

Birkaç hafta sonra, depodan yükselen boya kokusu, evin koridorlarına yayılmaya başladı. Defne, Aras’la arkadaşlığını sürdürüyordu, ama artık bu bir kaçış değil, destekleyici bir dostluktu. Cem, sözünü tutuyordu. Daha az çalışıyor, Elif’le daha çok vakit geçiriyor, Defne’yle uzun uzun sohbet ediyordu. Hatta bir gün, Defne’nin atölyesine gelip, onun en yeni tablosuna baktı. Tabloda, birbirine dolanmış, karmaşık ama birbiriyle bütünleşen iki figür vardı. Biri keskin hatlara, diğeri ise flu, akışkan renklere sahipti.

Cem, tablonun önünde durdu. “Bu… bu biz miyiz Defne?”

Defne gülümsedi. “Belki de Cem. Ama daha bitmedi. Bu, bizim hikayemizin sadece başlangıcı.”

Cem gülümsedi. “İyi. O zaman bitmesini dört gözle bekliyorum. Ama bu sefer, hikayenin her fırça darbesinde ben de varım.”

Defne, tuvaline döndü. Fırçasını boyaya batırdı. Yıllarca karanlıkta kalmış bir hikaye, şimdi yeni renklerle, yeni umutlarla aydınlanıyordu. Belki de ihanet, her zaman kötü bir son getirmezdi. Bazen, en büyük ihanetler, insanın kendini yeniden bulduğu, ilişkilerin derinleştiği, yepyeni bir başlangıç için bir tuval olurdu. Ve bu tuval, bu sefer, sadece Defne’nin değil, onların ortak hikayesini anlatacaktı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top