Aile Draması
Beklentinin Bedeli
Can, İstanbul trafiğinin o kendine has, sabır zorlayıcı uğultusunda direksiyon sallarken, radyodaki hafif caz müziği bile gerginliğini alamıyordu. Annesinin telefonundaki neşeli sesini ve babasının arka plandan gelen, “Hadi oğlum, bekliyoruz,” sözlerini hatırladıkça omuzlarına çöken ağırlık daha da artıyordu. Her bayramda olduğu gibi, yine ailenin gözdesi, gurur kaynağı olarak eve dönüyordu. Şirketinin son projesindeki başarısı, aldığı terfi, hepsi annesi Ayşe’nin her ortamda, her fırsatta anlatmaktan yorulmadığı hikayelerdi. Oysa Can, bu hikayelerin altında ezildiğini, her yeni başarıyla birlikte sırtına daha da ağır bir yük bindiğini hissediyordu.
Küçük yaşlardan itibaren, Can’ın potansiyeli hep konuşulmuştu. Okul birincilikleri, fen olimpiyatlarındaki dereceleri… “Bu çocukta ışık var,” derdi komşular. Ayşe teyze her ziyaretlerinde, “Oğlun okuyacak, büyük adam olacak,” diye mübareklerdi. Babası Musa, her zaman sessiz ve vakur duruşuyla, Can’ın başarılarını uzaktan gururla izlerdi. Can için bu, kaçınılmaz bir kaderdi; başarılı olmak zorundaydı. Ailenin umuduydu.
Evin sokağına girdiğinde, Elif’in balkonda durduğunu fark etti. Kız kardeşi Elif, her zamanki gibi bir elinde sigarası, diğerinde eskiz defteriyle gökyüzünü izliyordu. Onun o melankolik, her daim uzaklara dalan bakışları Can’ı hep rahatsız ederdi. Sanki yaşadıkları dünyaya ait değil, başka bir evrenin hayallerinde gezinirdi. Elif, Can’ın aksine, okulda ortalama bir öğrenci olmuş, üniversitede de çok iddialı olmayan bir bölüm bitirmişti. Şimdi küçük bir tasarım atölyesinde asgari ücretle çalışıyor, akşamları ise kendi dünyasına kapanıp resim yapıyordu. Can için bu bir kaçıştı; Elif, hayatın gerçekleriyle yüzleşmekten korkuyordu.
Arabadan indiğinde, annesi kapıda belirdi. Yüzünde sıcacık bir gülümseme, gözlerinde ışıklar vardı. Can’ı kucaklarken, “Hoş geldin aslan oğlum,” diye fısıldadı kulağına. Bu kelimeler Can için hem bir sevgi yumağı hem de yıllardır taşıdığı beklentinin, sorumluluğun sembolüydü.
Yemek masası her zamanki gibi donatılmıştı. Ayşe’nin özenle hazırladığı sarmalar, börekler, taze salata… Musa Bey köşesinde sessizce oturmuş, gazetesini okuyormuş gibi yapıyor ama aslında Can’ın her hareketini izliyordu. Elif, masanın diğer ucunda, tabağındaki yemekle oynuyor, Can’ın ara sıra attığı laflara kısa cevaplar veriyordu.
“Şirkette her şey yolunda mı oğlum?” diye sordu Ayşe. “Yeni projeler, yeni terfi… Maşallah, nazar değmesin.”
Can, yorgun bir gülümsemeyle, “Evet anne, şimdilik her şey yolunda,” dedi. “Yine de temponun altında ezilmiyor değilim.”
“Çalışmadan başarı olmaz Can’ım,” dedi Ayşe, göğsünü gere gere. “Bak, senin sayende artık ne zorluklar atlattık, hepsini unuttuk gitti. Ne badireler atlattık biz senin okuman için… Sen hepimizin yüz akısın.”
Can, annesinin her konuşmasında tekrar eden bu minvaldeki cümlelere alışmıştı. Annesinin her defasında dile getirdiği “senin okuman için ne zorluklar atlattık” cümlesi, Can’ın içinde hep muğlak bir boşluk bırakırdı. Ne gibi zorluklar atlattıklarını asla tam olarak anlatmamışlardı. Can, çocukken bu zorlukların maddi olduğunu düşünürdü, babasının fazla mesaileri, annesinin takılarını satması gibi şeyler hayal ederdi. Ama şimdi, içinde başka bir şeylerin de gizli olabileceğine dair belirsiz bir his vardı.
Elif, kaşlarını çattı. “Anne, her şey Can’la mı ilgili olmak zorunda? Bizim de hayatımız var.”
Ayşe, elini hafifçe salladı. “Ay kızım, senin ne hayatın olacak. İşte çiziktirip duruyorsun bir şeyler. Keşke sen de Can gibi olsaydın, iyi bir mühendis olsaydın da başımızı öne eğmeseydin.”
Can, annesinin bu sözlerine alışkın olsa da, Elif’e acıdığını hissetti. “Anne, Elif’in yeteneği farklı. Herkes mühendis olmak zorunda değil ki.”
Elif, Can’a döndü. Gözlerinde öfke ve incinmişlik vardı. “Sen bilmiyorsun Can. Hiçbir şeyi bilmiyorsun.” Sonra sandalyesini iterek masadan kalktı. “Afiyet olsun.”
Ayşe arkasından bağırdı. “Yine mi trip yapıyorsun Elif? Misafir var, ayıp!”
Can, bu duruma müdahale etmek yerine sessiz kalmayı seçti. Elif’in bu huysuz hallerine alışkındı. Onun hayatla barışık olmamasının nedeni, kendine koyduğu sınırlar, hayalperestliğiydi.
Akşam, çaylar içilirken, Ayşe eski bir fotoğraf albümünü çıkardı. “Bakın Can’ım, bu senin üniversiteye başladığın yıl çekilmiş. Ne kadar heyecanlıydın.”
Fotoğrafta, genç bir Can, mezuniyet cübbesiyle gururla gülümsüyordu. Yanında Ayşe ve Musa, arkalarında Elif, gülümsemeye çalışsa da gözlerinde hüzün vardı. Can, Elif’in o günkü halini hatırladı. Kendisi sevinçten havalara uçarken, Elif’in sessizce köşede oturuşunu…
“Elif’in yüzü neden asık o gün?” diye sordu Can.
Ayşe aceleyle, “Ah canım, o günlerde çok hastaydı. Ateşi vardı ondan,” dedi. Musa Bey ise o sırada öksürerek çayından bir yudum aldı.
Can, annesinin cevabından tatmin olmamıştı. Elif o sıralar hasta falan değildi. Hatta mezuniyet partisinde sabaha kadar dans etmişti. Bir şeyler uymuyordu.
Ertesi gün, bayram ziyaretleri için hazırlık yaparken, Ayşe telaşla odasında bir şeyler arıyordu. Can, annesine yardım etmek için içeri girdi. Eski bir koliyi karıştırırken, koli devrildi ve içinden bir yığın eski belge, mektup ve not kağıdı etrafa saçıldı.
“Eyvah!” dedi Ayşe. “Hepsi karıştı. Şunları toparlamama yardım et oğlum.”
Can, eğilip dağılan kağıtları toplamaya başladı. Derken, eline kalın, sararmış bir zarf geldi. Üzerinde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin amblemi vardı. Zarfın üzerindeki isim tanıdıktı: Elif Yılmaz. İçini bir tuhaf his kapladı. Bu zarfın burada ne işi vardı? Elif, Güzel Sanatlar Fakültesi’ne mi başvurmuştu? Can, Elif’in sanatla ilgilendiğini biliyordu ama bunu hiç ciddiye almamıştı.
Zarfı açtı. İçinden bir kabul mektubu ve bir de burs belgesi çıktı. Mektubu okudukça Can’ın nefesi kesildi. Elif, Mimar Sinan’ın Resim Bölümü’ne tam burslu olarak kabul edilmişti. Hem de Can’ın üniversiteye başladığı aynı yıl! Bir de küçük bir not kağıdı vardı mektubun arasına sıkıştırılmış. Elif’in el yazısıyla: “Benim için en doğrusu bu. Onun geleceği daha önemli. Benim hayallerim bekleyebilir.”
Can’ın kalbi hızla çarpmaya başladı. Başını kaldırıp annesine baktı. Ayşe’nin yüzü bembeyazdı. Gözlerinde korku ve derin bir acı okunuyordu.
“Anne… Bu ne demek?” diye sordu Can, sesi titreyerek. “Elif… Elif tam burslu kazanmış. Ama… Ama o zaman o hiç üniversiteye gitmedi ki.”
Ayşe, kekeleyerek konuşmaya çalıştı. “Şey… O zaman… Zor günlerdi oğlum… Senin okulun… Onun bursu yeterli değildi… Giderler…”
“Yeterli değildi mi?” diye Can’ın sesi yükseldi. “Tam burslu yazıyor anne! Konaklama ve harçlar dahil! Ne giderinden bahsediyorsun?”
O sırada kapıda Musa belirdi. Elinde çay bardağı, ama gözleri donuktu. Belli ki sesleri duymuştu.
“Baba?” diye fısıldadı Can, zarfı ve mektupları ona doğru uzatarak. “Bu neyin nesi?”
Musa, yutkundu. Ayşe gözleri dolu dolu duvara bakıyordu.
“Gel otur oğlum,” dedi Musa, sesi her zamankinden daha kısık çıkıyordu. “Sana anlatmamız gereken bir şey var.”
Can, kanepeye çöktü. Bedenindeki tüm kan çekilmiş gibiydi.
Musa, derin bir nefes aldı. “O yıl, senin üniversiteye girişinle birlikte, işler biraz sarpa sarmıştı. Şirket küçülmeye gitmişti, ben de işten çıkarılma tehlikesiyle karşı karşıyaydım. Senin üniversite masrafların ağırdı. Elif’in yetenek sınavlarına girdiğini biliyorduk, o zamanlar çok hevesliydi. Ama tam o günlerde, Ayşe’nin annesi hastalandı, tedavi masrafları çıktı. Bir yerden kısmak zorundaydık. Elif’e o burslu kabul mektubu geldiğinde, sevindiğimiz kadar üzülmüştük de. İki çocuğun aynı anda şehir dışında okuması… Kaldı ki, Elif’in bölümü de… Hani, sanat… Biz daha çok senin mühendisliğini, geleceğini garantilemeni istiyorduk.”
Ayşe, gözyaşları içinde söze girdi. “Kızım o kadar üzüldü ki… Ama bizimle konuşmadı bile. O kağıdı yazmış, bize gösterdi. ‘Ben Can abimin geleceğini karartamam’ dedi. ‘Benim hayallerim bekleyebilir.’ Bizi ikna etti. O kadar fedakar davrandı ki… Biz de o anki çaresizlikle… O kadar kötü hissettik ki kendimizi… Ama ne yapabilirdik Can’ım? Senin okuman gerekiyordu.”
Can, annesinin sözleriyle sarsılmıştı. Kız kardeşinin kendi geleceğinden vazgeçtiğini, onun için bu kadar büyük bir fedakarlık yaptığını hayal bile edemezdi. Ve ailesi, bu gerçeği ondan bunca yıl saklamıştı. Oysa o, Elif’i hep “miskin”, “hayalperest” olarak görmüştü.
“Ve siz… Bunu bana hiç söylemediniz mi?” diye sordu, sesi kısık ve öfke doluydu. “Onca yıl… Ben sizin gururunuz diye gezerken, Elif’in yutulan hayallerinin üzerinde mi yükseldim ben?”
“Can’ım, öyle düşünme…” diye Ayşe ağlayarak yanına yaklaştı.
“Nasıl düşünmeyeyim anne?” diye bağırdı Can, kalkarak. “Benim her başarımın altında, Elif’in ezilmiş bir hayali varmış. Ben bunu bilmiyordum!”
Can, öfkeyle odadan çıktı. Elif’i bulmalıydı. Ona bu denli haksızlık ettiğini, onu hiç anlamadığını fark etmenin acısı içini yakıyordu.
Elif, balkonda sigara içiyordu. Gökyüzü mor ve turuncu tonlarına bürünmüştü. Can, ağır adımlarla ona yaklaştı. Elif’in yüzünde her zamanki melankolik ifade vardı.
“Elif,” dedi Can, sesi boğuk çıkıyordu.
Elif, yavaşça ona döndü. Can’ın elindeki zarfı görünce gözlerindeki ifade değişti. İncinmişlik ve teslimiyetin karışımı bir ifade belirdi.
“Demek öğrendin,” dedi Elif, sanki yıllardır bu anı bekliyormuş gibi sakin.
Can, elindeki zarfı masaya bıraktı. “Neden bana söylemedin? Neden annemler bana söylemedi?”
Elif, derin bir nefes aldı. “Neden söyleyecektim ki? Ne değişecekti? Senin okulun başlamıştı, annemler hasta, babam işsiz kalma tehlikesiyle karşı karşıya… Benim için o burs yeterli değildi Can. Senin okul ücretlerin, ev kirası, harçlıkların… Hepsine birden yetişemezlerdi. Annemler çıldıracaktı. Hem, o zamanlar sen o kadar parlaktın ki… Senin geleceğin… Senin başarman gerekiyordu. Başka yolu yoktu.”
“Ama bu senin hayalin Elif! Senin o okula girmek için ne kadar çabaladığını hatırlıyorum. Gecelerce uyumaz, resim yapardın.” Can’ın gözleri dolmuştu.
Elif’in yüzünde acı bir gülümseme belirdi. “Hatırlıyor musun? O zamanlar sen benim yaptığım resimlere ‘çiziktirme’ derdin. Hiçbir zaman ciddiye almadın benim sanat aşkımı. Nasıl anlayacaktın ki?”
Can, duyduklarıyla yıkılmıştı. Elif’in haklı olduğunu biliyordu. O, kendi dünyasına o kadar odaklanmıştı ki, kız kardeşinin hayallerini, tutkularını hiç görmemişti.
“Ama şimdi… Bunca yılın ardından, ben senin bu fedakarlığının üzerinde yükseldiğimi öğrendiğimde… Nasıl yaşayacağım ben bu yükle?” Can’ın sesi isyan doluydu.
Elif, sigarasından bir nefes çekti. “Yaşayacaksın Can. Benim için yaşayacaksın. Sen başarılı oldukça, ben de içten içe mutlu olurdum biliyor musun? Sanki benim hayallerimin bir kısmını da sen gerçekleştiriyormuşsun gibi. Başka bir seçenek yoktu o zamanlar. Seçimler yaptık. Sen de ben de. Sen farkında olmadan, ben bilinçli olarak.”
“Ama ben senin o notunu okudum Elif. Benim geleceğimi karartmak istememişsin. Bu ne büyük bir yük biliyor musun? Bu beklenti… Bunun bedeli…”
Elif, Can’ın omzuna dokundu. “Biliyorum Can. Bu bir yüktü. Ama şimdi öğrendiğine göre, belki de bu yük, seni daha özgür kılacak. Belki de artık başkalarının beklentileri için değil, kendin için yaşarsın. Ve belki de… Benim için de bir şeyler yaparsın.”
Elif’in gözlerinde ilk kez o melankolinin ötesinde bir parıltı gördü Can. Bir umut, bir beklenti.
Can, Elif’e sıkıca sarıldı. Yıllardır süren yanlış anlamaların, yutulan sözlerin, taşınan yüklerin ağırlığı altında ezilirken, bu sarılış hem bir özür hem de bir başlangıçtı.
O gece, aile tekrar masada toplandı. Sessizlik vardı ama bu seferki sessizlik, gerginlikten çok, ağırlıktan kaynaklanıyordu. Ayşe ve Musa, Can’ın gözlerine bakmaktan çekiniyorlardı. Can, yemeğini bitirdiğinde, ilk kez konuşmak için sözü aldı.
“Benim için yaptıklarınız için teşekkür ederim anne, baba,” dedi, sesi sakindi. “Ama Elif için… Elif’e yapılan haksızlık için… Ben çok özür dilerim.”
Ayşe ve Musa, başlarını kaldırdılar. Gözlerinde yaşlar vardı.
“Keşke… Keşke başka bir yol olsaydı oğlum,” dedi Ayşe hıçkırarak.
Elif, Can’a baktı. Gözleri doluydu ama aynı zamanda yıllardır içinde sakladığı bir yükün hafiflediğini de görüyordu.
“Bugünden itibaren,” dedi Can, gözlerini Elif’e sabitleyerek. “Senin sanatın için ne gerekiyorsa yapacağım Elif. O okula gitme şansın geçmiş olabilir, ama hayallerin geçmedi. Senin sergin için, senin atölyen için… Her neyse. Bu sefer, benim sana olan borcum var.”
Elif’in yüzünde, uzun zaman sonra gerçek bir gülümseme belirdi. O gülümseme, yutulan sözlerin, feda edilen hayallerin ve nihayet açığa çıkan gerçeğin birleşimiydi. Bu bir başlangıçtı. Zorlu, acı verici ama samimi bir başlangıç. Beklentinin bedeli ağır ödenmişti. Ama belki de bu bedel, onları birbirlerine daha gerçekçi ve şeffaf bir bağla bağlayacaktı. Can, artık başarılarının yalnızca kendi eseri olmadığını, ardında yatan görünmez fedakarlıkları bilerek yaşayacaktı. Ve Elif, nihayet, gölgede kalmış hayallerine uzanan bir elin varlığını hissedecekti.
