Aile Dramı
Bağlamanın Sessiz Çığlığı
Bağlamanın telleri, Ayşe’nin kalbindeki ince bir sızıya dönüşeli çok olmuştu. Gecenin bu vaktinde, İstanbul’un Üsküdar semtindeki eski apartman dairelerinin daracık sokağına taşan o derin, yanık melodi, bazen Ayşe’ye kendi içinde kaybettiği bir şeyi hatırlatır gibiydi. O şey, Paris’in loş kafelerinde okunan şiirler, Seine Nehri kıyısında çizilen eskizler, Sorbonne’un koridorlarında yankılanan entelektüel sohbetlerdi. Yirmi iki yaşındaki Ayşe, liseden beri bu hayalin peşindeydi. Eski, yıpranmış dünya edebiyatı kitaplarıyla dolu çalışma masası, duvarına astığı Eyfel Kulesi posteri ve annesinin gençliğinden kalma daktilosu, onun küçük dünyasının vazgeçilmezleriydi.
Birkaç hafta önce, o beklenen zarf gelmişti. Kalbinin ritmini değiştiren, ellerini titreten, mürekkep kokulu bir beyaz sayfa: “Tebrikler, Ayşe Yılmaz. Sorbonne Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne tam burslu olarak kabul edildiniz.” O anı, annesi Fatma Hanım’ın sevinç gözyaşları ve kardeşi Emre’nin şaşkın ama gururlu bakışlarıyla birlikte ömrünün sonuna kadar unutmayacaktı. O gece, mütevazı sofralarında, kuru fasulye ve pilavın yanında, Ayşe’nin Paris hayalleri demlenmişti adeta. Fatma Hanım, yorgun omuzlarından kısa süreliğine de olsa bir yük kalkmış gibi hafiflemişti. Kocasını genç yaşta kaybetmiş, iki çocuğunu dişini tırnağına takarak büyütmüş bu kadının yüzünde, ilk kez bu kadar saf bir umut belirmişti.
Ancak kaderin ince bir ironisi vardı. Aynı hafta, Emre’ye de bir mektup gelmişti. On sekiz yaşındaki Emre, parmakları bağlamanın tellerinde adeta dans eden, ruhu türkülerle beslenen bir gençti. Mahallenin kahvehanesinde bile dinleyenleri hıçkırıklara boğan ses tonu ve sazının eşsiz tınısı, onun müzik için doğduğunu haykırıyordu. Gelen mektup, Ankara Devlet Konservatuvarı Türk Halk Müziği Bölümü’nden bir davetti. Mülakatlarda gösterdiği üstün performans sayesinde özel yetenek bursu kazanmıştı, ancak bu burs sadece okul harcının bir kısmını kapsıyor, Ankara’daki yaşam masraflarını ve bağlamasının bakımını karşılamıyordu. Oysa Emre’nin, usta bir bağlama yapımcısının elinden çıkma, sesi bambaşka bir sazı vardı. Okulda, o sazı alması gerektiğini söylemişlerdi, zira müziğinin ruhunu en iyi o sazla yansıtabilirdi. Yeni bir sazın maliyeti, Fatma Hanım’ın altı aylık maaşına denkti.
İlk sevinç dalgası geçince, gerçekler acımasızca yüzlerine çarpmıştı. Bir evde iki çocuk, iki büyük hayal, ama tek bir daracık bütçe. Fatma Hanım, o gece yemekten sonra bulaşıkları yıkarken, gözlerinden yaşlar değil, tarifsiz bir çaresizlik akıyordu. İki çocuğuna da aynı anda “gitme” diyemezdi. İkisine birden “git” demeye ise gücü yetmiyordu. Ayşe, annesinin sırtını sıvazlarken, kalbinin içinde bir yerlerde ince bir sızı hissetmişti. Emre’nin hayalleri de tıpkı kendisininkiler kadar parlak, tıpkı kendisininkiler kadar hak edilmişti. Belki de daha fazla. Çünkü Emre, müziğiyle sadece kendini değil, dinleyen herkesi de iyileştiriyordu. Ayşe’nin kelimeleri ise sadece kendisi içindi, belki birkaç okuyucu içindi. Bu, o anki mantığıydı.
Bir sonraki ayın başında, apartman yöneticisi kapılarını çaldı. Eski, yıpranmış binanın temel güçlendirmesi için acil bir ek aidat talep ediliyordu. Eğer ödenmezse, dairenin tahliyesi gündeme gelebilirdi. Bu, Fatma Hanım için bardağı taşıran son damla oldu. Zaten ucu ucuna geçinirken, bu beklenmedik gider, tüm umut kapılarını kapatmıştı. Ayşe, annesinin telefon görüşmelerini dinlerken, sesindeki titremeyi, çaresizliği iliklerine kadar hissetti. Annesinin, “Çocuklarımın hayalleri var, ne olur, biraz süre tanıyın,” diye yalvarışları, Ayşe’nin içini kor bir ateş gibi yaktı.
Ayşe o gece uyuyamadı. Masasının üzerindeki Sorbonne mektubu, sanki ona alay eder gibi bakıyordu. Duvardaki Eyfel Kulesi posteri, sanki her zamankinden daha gri, daha ulaşılamazdı. Pencereden dışarı baktığında, komşu apartmanın ışıklı bir penceresinden Emre’nin bağlamasının sesi yükseliyordu. Bu kez melodi, bir ağıt değil, bir isyan gibiydi. Emre, adeta parmaklarıyla, “Beni bu hayattan kurtarın,” diye haykırıyordu. Ayşe, kardeşinin yeteneğinin büyüklüğünü biliyordu. Onun müziği sadece bir hobi değil, bir yaşam biçimiydi. Emre, bağlamayla nefes alıyor, onunla konuşuyor, onunla yaşıyordu. Eğer bu hayali elinden alınırsa, Emre’nin ruhu kararacaktı.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Ayşe kararını vermişti. Bir fedakârlık yapılacaktı. Ve bu fedakârlık, başkası değil, o yapacaktı. Kendi hayalleri, Emre’ninkilerden daha az değerli değildi, bunu biliyordu. Ama Emre’nin hayalleri, ailenin hayalleriydi, bir ışık, bir umut olabilirdi. Onun için, belki de tek çıkış yoluydu. Ayşe’nin Paris’i bekleyebilirdi. Belki bir gün, kendi çabasıyla, yeniden deneyebilirdi. Ama Emre’nin bu fırsatı kaçırması, onun tüm geleceğini karartabilirdi.
O gün, annesinin yanına oturdu. “Anne,” dedi, sesi şaşırtıcı derecede sakindi, “Ben Paris’e gitmekten vazgeçtim.” Fatma Hanım’ın gözleri fal taşı gibi açıldı. “Ne diyorsun kızım sen? Hayır, olmaz öyle şey! Yıllardır bu anı bekliyorsun sen!” Ayşe gülümsedi, annesinin ellerini tuttu. “Hayır anne. Ben henüz hazır değilim sanırım. Ayrıca, sana burada destek olmak istiyorum. Yeni iş başvurularım var. Belki bir dershanede hocalık yaparım, ya da bir yayınevinde. Biliyorum, zor olacak, ama ben burada kalıp hem sana destek olmak hem de Emre’nin Ankara’ya gidebilmesi için elimden geleni yapmak istiyorum.”
Bu yalan, Ayşe’nin boğazını yakan bir ateşti. Paris’e gitmek için can atıyordu, ama annesinin yüzündeki o anlık şoku, yerini yavaş yavaş bir rahatlamaya bırakışını görmek, o ateşi dindirdi. Fatma Hanım, kızına sarıldı, gözyaşları Ayşe’nin omuzlarına akarken, “Allah razı olsun kızım. Sen olmasaydın ben ne yapardım?” diye fısıldadı. Emre, odasından çıkıp geldi. Yüzündeki sorgulayıcı ifadeyi gören Ayşe, “Sen de gideceksin, Emre. Sen bu fırsatı kaçıramazsın. Ben burada kalıp, sana destek olacağım,” dedi. Emre şaşkındı, biraz da suçluluk hissetti. “Ama abla, senin hayallerin ne olacak?” Ayşe, “Benim hayallerim burada da beni bekler. Sen yeter ki başarılı ol. Benim en büyük hayalim, senin hayallerine ulaşman,” dedi, sesi kararlılıkla doluydu. Kardeşinin saf sevgi ve minnetle bakan gözlerine bakarken, kalbindeki sızı, hafif bir gurura dönüşmüştü.
Ayşe, hemen kendine bir iş buldu. Bir yayınevinde düzeltmen olarak işe başladı. Sabahları erkenden kalkıp tramvaya biniyor, akşamları yorgun argın eve dönüyordu. Maaşı, ailenin geçimine katkıda bulunuyor, Emre’nin Ankara’daki yurt masraflarına, bağlamasının taksitine ve hatta arada sırada harçlığına yetişiyordu. Emre, Ankara’ya gitmeden önce Ayşe’ye sarılırken, “Abla, ne zaman sen de hayallerinin peşinden koşacaksın?” diye sormuştu. Ayşe, tebessüm ederek, “Benim hayallerim şu an seninle birlikte Ankara’ya gidiyor,” demişti. Emre bu sözün derinliğini anlayamamıştı. Sadece ablasının kendisini ne kadar çok sevdiğini düşünmüştü.
İlk başlarda, Ayşe’nin geceleri rüyalarına Paris girerdi. Soğuk bir kış gecesi, pencereden dışarı baktığında, uzakta bir yerde Eyfel Kulesi’nin ışıkları yanıp sönüyor gibi hissederdi. Kitaplarını açar, Fransızca kelimeleri tekrarlar, ama yorgunluk ağır basar, gözleri satırlarda gezinirken uyuyakalırdı. Zamanla, bu rüyalar seyrekleşti. Yerini, Emre’den gelen başarı haberleri aldı. Emre’nin ilk konserinden görüntüler, ilk ödülünü alış anı, üniversitedeki hocalarının onun yeteneğine olan hayranlıklarını anlatan telefonları… Her haber, Ayşe’nin kalbinde sessiz bir gurur dalgası yaratırdı.
Yıllar geçti. Emre Yılmaz, artık sadece Ankara’da değil, Türkiye’nin dört bir yanında tanınan, genç ve başarılı bir bağlama virtüözüydü. Albümleri çıkmış, konserleri kapalı gişe doluyordu. Televizyon programlarına çıkıyor, bağlamanın kadim sesini genç nesillere taşıyordu. Ayşe ise hâlâ aynı yayınevinde düzeltmen olarak çalışıyordu. Yıllar, onun hayallerinin üzerini ince bir toz tabakasıyla örtmüş, ama asla tamamen silmemişti. Okumaya devam ediyor, hikayeler yazıyor, ama bunları kimseyle paylaşmıyordu. Onun dünyası, kelimelerin ve sessiz düşüncelerin dünyasıydı.
Bir akşam, Emre’nin İstanbul’daki en büyük konserlerinden biri vardı. Harbiye Açık Hava Sahnesi tıklım tıklımdı. Ayşe, annesiyle birlikte en ön sıralarda yerini almıştı. Emre sahneye çıktığında, alkışlar yeri göğü inletti. Abisinin sahnedeki ışıltısı, kendine güveni, müziğiyle kurduğu o eşsiz bağ, Ayşe’nin içini ısıttı. Konser boyunca gözlerini bir an bile kardeşinden ayırmadı. Emre’nin parmakları sazın tellerinde dans ederken, o tanıdık, yanık melodi bu kez bir ağıt değil, bir şükran türküsü gibi yükseliyordu sahneden.
Konserin sonunda, Emre alkışlar eşliğinde sahnenin ortasına geldi. Mikrofonu eline aldı. “Bu gece burada olmamı sağlayan, beni her zaman destekleyen, en zor anlarımda bile bana inanmaktan vazgeçmeyen biricik annem Fatma Yılmaz’a ve sevgili ablalarıma minnettarım,” dedi. Bir an durdu. “Ve tabii ki, benim için her zaman bir ilham kaynağı olmuş, kendi yolculuğuna bambaşka bir yön vermiş, bana bu sahnenin kapılarını aralamış olan sevgili ablama, Ayşe’ye de sonsuz teşekkürlerimi sunarım. O, benim için daima sessiz bir kahraman olmuştur.”
Sessiz bir kahraman… Emre’nin bu sözleri, Ayşe’nin kulaklarında yankılandı. Seyircilerin alkışları arasında, gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Bu, hüzünlü bir yaş değildi. Yılların birikmiş yorgunluğunun, vazgeçilmiş hayallerin, ama aynı zamanda kardeşinin başarısıyla gelen o tarifsiz gururun ve huzurun birleşimiydi. Emre, onun fedakârlığının tam derinliğini belki hiçbir zaman anlamayacaktı. Onun için Ayşe, sadece kendi yolculuğuna farklı bir yön vermişti. Ama Ayşe biliyordu. O sessiz fedakârlık, Emre’nin çaldığı her notada, söylediği her türküde yaşıyordu. O bağlamanın tellerinden yükselen her tınıda, Ayşe’nin de ruhundan bir parça vardı. Ve bu, Ayşe için yeterliydi. Kendi Paris’ini, kardeşinin müziğinde bulmuştu. Belki hiç görmeyeceği o gri, puslu ama bir o kadar da romantik şehre, kendi içinde bir selam göndermişti. O gece, Ayşe, Harbiye’nin yıldızları altında, bağlamanın sesinde kaybolmuş, kendi sessiz zaferinin tadını çıkaran bir kahramandı. Ve bu zafer, kimsenin alkışına, kimsenin takdirine muhtaç değildi. Yüreğinin derinliklerinde, daima huzurlu bir melodi olarak kalacaktı.
