aile draması
Arda’nın Gölgesi
Mutfak masasının üzerindeki seramik kupanın kulbunu kavramış, parmaklarımdan yayılan ılık sıcaklığı hissetmeye çalışıyordum. Nafile. İçtiğim kaçıncı çaydı bu? Sekiz mi, dokuz mu? Saymayı bırakalı çok olmuştu. Pencereden sızan akşam güneşi, toz zerreciklerini havada asılı bir ordu gibi gösteriyor, boş odaların sessizliğini daha da sağır edici kılıyordu. Arda’nın kokusu, eşyalarında, perdelerde, hatta nefesimde bile hâlâ asılıydı. Bir ay… Tam bir ay olmuştu. Hayatımın en neşeli, en hayat dolu, en gürültülü parçası aniden ve acımasızca koparılalı bir ay. Boğazımdaki o tarifsiz düğüm her saniye daha da sıkılaşıyordu. Yutkunmak zordu, nefes almak da öyle. Arda’sız her nefes, ciğerlerime keskin bir jilet gibi saplanıyordu.
Kapının çalmasıyla irkildim. Kim olabilirdi ki? Zeynep, annemler, komşular… Hepsi gelmiş, hepsi gitmişti. Artık kimse hal hatır sormak için gelmiyordu, sadece acımın sessizliği vardı. Ayaklarımda derman yoktu, adımlarımı zorla kapıya sürükledim. Deliğin arasından baktığımda gördüğüm silüet, içime garip bir rahatlama dalgası yaydı. Emre. Her zaman olduğu gibi, sırtında o bilindik, eski sırt çantasıyla. Elinde de bir poşet dolusu alışveriş. Arda’nın en yakın arkadaşı, benim şimdiki sessiz kahramanım.
Kapıyı açtım. Yüzünde her zamanki gibi hüzünlü bir tebessüm vardı. Gözleri, Arda’nın gidişinden beri biriken yorgunlukla çevriliydi. “Aylin,” dedi, sesi her zamanki gibi yumuşak ve teselli ediciydi. “Nasıl oldun bugün?” Nasıl olabilirdim ki? Cevap vermedim. O da beklemedi zaten. İçeri girdi, elindeki poşeti mutfağa bıraktı. “Bir şeyler hazırlayayım sana. Bakıyorum yine aç kalmışsın.”
Emre, Arda’nın ilkokul arkadaşıydı. Büyürken her şeyi paylaşmışlar, üniversiteyi farklı şehirlerde okumuş olsalar bile bağları hiç kopmamıştı. Arda’nın anlattığı her hikâyede Emre vardı; deli dolu maceralarında, sınav kaygılarında, ilk aşklarında… Ben Arda’yla tanıştığımda Emre de hayatıma doğal olarak girmişti. Sessizdi, Arda kadar sosyal değildi belki ama çok dinleyiciydi. Ve sadıktı. Herkese, özellikle Arda’ya. Şimdi de bana. Arda’nın gidişinden sonra en büyük destekçim o olmuştu. Yemek getiriyor, bozuk musluğu tamir ediyor, sadece yanımda oturup sessizliğime eşlik ediyordu. Bazen Arda’nın fotoğraflarına bakıp konuşuyor, bazen de Arda’nın çocukluk anılarını anlatıyordu. Birlikte ağladığımız da olmuştu, buzdolabını düzenlerken ikimizin de gözlerinden yaşlar süzüldüğünü hiç fark etmemiş gibi yaptığımız da.
Haftalar akıp geçti. Emre’nin ziyaretleri rutine binmişti. Her gün akşamüstü gelir, yemeği hazırlar, benimle oturup çay içer, bazen bir şeyler okur, bazen sadece konuşurdu. Konuşmalarımız artık sadece Arda hakkında değildi. Havadan sudan, kendi işlerinden, benim günümden bahsediyorduk. Boşluğun içine usul usul sızıyordu. Bazen, o odaya girdiğinde kalbimdeki sıkışma hafifler gibi oluyordu. Bu his beni korkutuyordu. Arda’nın yokluğundan beslenen bir rahatlama mıydı bu? Yoksa daha karmaşık bir şey mi?
Bir akşam, Arda’nın en sevdiği filmi izliyorduk. Emre koltuğun bir ucunda, ben diğer ucunda. Film komik bir sahneye geldiğinde istemsizce güldük. Yüzümde Arda’dan sonra ilk defa gerçek bir tebessüm belirmişti. Emre’ye döndüğümde o da bana bakıyordu. Gözlerinde hüzünle karışık bir şefkat vardı. Gözlerimiz buluştuğunda içimde tarif edemediğim bir elektriklenme oldu. Bakışlarımı kaçırdım, utandım. Bu hissin ne olduğunu bilmiyordum ama beni rahatsız etmişti. Birini kaybetmenin karanlığında başka bir duygunun filizlenmesi normal miydi? Yoksa bu bir ihanet miydi?
“Yorgun görünüyorsun Aylin,” dedi Emre, sesi sessizliği bölerek. “Belki uyusan iyi gelir.”
Başımı salladım. “Uyumak zor,” diye mırıldandım. “Gözlerimi kapattığımda o an… sürekli tekrar ediyor.”
Emre yanıma yaklaştı, aramızdaki boşluğu kapattı. Elini yavaşça sırtıma koydu. Dokunuşu nazik ama sağlamdı. “Biliyorum,” dedi. “Arda… o kadar iyi bir insandı ki. Herkes onu severdi.” Gözleri dolmuştu. Benim de öyle.
Elimi istemsizce onun eline götürdüm. Parmaklarım parmaklarına değdiğinde, o an hissettiğim rahatlama beni şaşkına çevirdi. Elektriklenme değil, bir huzur. Garip bir huzur. Arda’nın yokluğunun getirdiği dehşetli boşluğu dolduran, sıcak bir duygu. Elini çekmedi, ben de çekmedim. Bir süre öylece oturduk, film arka planda oynamaya devam ederken, ellerimiz birbirine kenetli.
O günden sonra her şey değişti, ama sessizce. Dokunuşlar arttı, bakışlar uzadı. Konuşulmayan kelimeler aramızda görünmez bir köprü kurdu. Emre, bana sadece Arda’nın arkadaşı olmanın ötesinde bakmaya başlamıştı. Bunu hissediyordum. Ve ben de ona. Yüreğimin bir köşesinde, Arda’ya duyduğum sevgiyi, saygıyı, özlemi bir an olsun eksiltmeden, Emre’ye karşı başka bir duygu büyüyordu. Bu duygu hem bir sığınak hem de bir hapishaneydi. Sığınak çünkü Emre’nin varlığı, beni boğucu yalnızlıktan kurtarıyordu. Hapishane çünkü bu duygunun Arda’nın hatırasına bir ihanet olduğunu hissediyordum.
Arda’nın ailesi de sık sık arıyor, Emre’ye de özellikle teşekkür ediyorlardı. Arda’nın annesi telefonda “İyi ki Emre var kızım, o olmasa sen ne yapardın bilmem. Arda da ona emanet ederdi seni,” demişti. Bu sözler içimi dağlamıştı. Gerçekten de Arda beni Emre’ye mi emanet etmişti? Ama bu ne tür bir emanetti? Korumak mı, yoksa bir hayat arkadaşı bulmamı sağlamak mı?
Bir akşamüstü, çay içerken laf lafı açtı. Emre, işindeki yeni bir projeden bahsediyordu. Yüzü gülüyordu anlatırken. O an fark ettim. Arda’nın gidişinden beri, Emre’nin de ilk defa bu kadar içten güldüğünü görüyordum. Onun da hayatı durmuştu Arda ile birlikte. Şimdi yavaş yavaş yeniden akmaya başlıyordu, belki de benim sayemde.
“Sen de çok yoruldun Emre,” dedim, sesim çatallı çıktı. “Kendine iyi bakman lazım.”
Bana döndü. Gözlerindeki gülümseme yavaşça soldu. “Sen iyiysen ben de iyiyim Aylin,” dedi. Sesindeki samimiyet, yüzümde bir sıcaklık hissetmeme neden oldu.
Elini uzattı, elimi tuttu. “Bunu söylemek zor biliyorum… Ama Aylin… Arda’yı kaybetmek… benim için de dünyanın sonu gibiydi. En yakın arkadaşımı kaybettim. Ama sen…” Durdu, derin bir nefes aldı. “Senin için daha da zordu. O yüzden… seni yalnız bırakmak istemedim hiç.”
Gözlerimin içine baktı. Gözlerinde daha önce görmediğim bir kararlılık vardı. “Ama artık… sadece arkadaşlık değil bu. Değil mi Aylin?”
Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başlamıştı. Konuşamıyordum. Söylemek istediğim o kadar çok şey vardı ki, ama hiçbir kelime boğazımdan yukarı çıkmıyordu. Ne evet diyebiliyordum ne hayır. İçimde bir fırtına kopuyordu. Arda, Emre, ben… üçümüz bu küçük mutfakta sıkışmıştık sanki.
Emre yavaşça bana doğru eğildi. Eli, elimi daha sıkı tuttu. Nefesi yüzüme çarptığında gözlerimi kapattım. Bu yakınlık hem korkutucu hem de çekiciydi. O an, tüm duvarlar yıkıldı. Acının ve yalnızlığın ördüğü duvarlar. Yıllardır içimde saklı kalmış, belki de Arda ile evliyken bile tam olarak anlayamadığım bir boşluğu doldurmaya hazırlandığını hissettim.
Dudakları dudaklarıma değdiğinde, dünya durdu. Nazik, çekingen bir öpücüktü. Beklediğimden çok daha fazla his barındırıyordu. Acı, özlem, teselli, suçluluk… ve evet, tutku. Bu öpücük, hem bir başlangıç hem de bir sondu. Bir son, çünkü Arda’nın hatırasına duyduğum o saf, lekesiz sadakat anında paramparça olmuştu. Bir başlangıç, çünkü Emre ile aramızda yeni, yasak, zorlu bir yol açılmıştı. Gözlerimden yaşlar süzülürken Emre’nin yüzünü ellerimin arasına aldım. O da ağlıyordu. Tuzlu gözyaşları birbirine karıştı.
Geri çekildiğimizde, ikimiz de derin derin nefes alıyorduk. Yüzlerimiz birbirine çok yakındı. Gözlerindeki karmaşık duyguyu görebiliyordum: aynı benimkiler gibi. Utanç, pişmanlık, ama aynı zamanda tarifsiz bir rahatlama.
“Aylin,” diye fısıldadı. “Ben… ben ne yaptım?”
“Biz ne yaptık Emre?” diye düzelttim onu. Çünkü bu sadece onun suçu değildi. Ben de aynı şekilde karşılık vermiştim.
“Arda…” dedi. Adını fısıldayışı bile bir ihanet gibiydi.
“Biliyorum,” dedim. “Biliyorum Emre. Bu… yanlış. Çok yanlış.”
Ama kalbim, yanlış olduğunu bilse de, o öpücüğün getirdiği sıcaklığı ve huzuru inkar edemiyordu. Uzun zamandır ilk defa, kendimi birine bu kadar yakın hissetmiştim. Bu yakınlık beni hayata bağlıyordu.
Sonraki günler işkence gibi geçti. Emre yine geliyordu ama aramızda görünmez bir duvar örülmüştü. Konuşmalarımız daha dikkatli, dokunuşlarımız daha mesafeliydi. O öpücük, bizi hem birbirimize yaklaştırmış hem de sonsuz bir boşluğun içine itmişti.
Bir akşam Emre geldiğinde, koltuğa oturduk, ama aramızda bir okyanus vardı sanki.
“Konuşmalıyız Aylin,” dedi. Sesi gergindi.
Başımı salladım. “Biliyorum.”
“Ben… ben iyi bir dost olamadım Arda’ya,” dedi. Sesi kırıktı. “Ona ihanet ettim. Benim en yakın arkadaşımdı.”
“Hayır Emre,” dedim. “Böyle söyleme. Sen bana hep destek oldun. Arda da seni hep severdi.”
“Ama Aylin,” dedi, gözlerini kaçırarak. “Biliyorum ki… bu hisler uzun zamandır içimdeydi. Arda hayattayken bile. Sadece kendime itiraf edemiyordum. Seninle olan bağım… sadece arkadaşlık değildi benim için. Hiç olmadı belki de.”
Bu itiraf, içimi hem yaktı hem de bir nebze olsun rahatlattı. Ben de aynı hisleri taşıyordum. Belki Arda hayattayken adını koyamadığım, görmezden geldiğim bir çekim. Ama o zamanlar Arda’ya olan sevgim ve sadakatim her şeyin üzerindeydi. Şimdi ise o sadakat sorgulanır hale gelmişti.
“Peki şimdi ne olacak?” diye sordum.
Emre gözlerime baktı. Gözlerinde derin bir hüzün vardı. “Ben de bilmiyorum Aylin. Biliyorum ki seni seviyorum. Ama Arda’yı da seviyordum. Onun hatırası… aramızda bir duvar gibi.”
“Ailesi…” diye fısıldadım. “Arkadaşlarımız. Bizi yargılarlar. Bunu kaldıramam Emre.”
“Ben de,” dedi. “Ama… sensiz de yapamıyorum Aylin. Seni böyle bırakıp gitmek… seni yalnızlığa itmek de Arda’ya ihanet olmaz mı? O senin mutlu olmanı isterdi.”
Bu, içimizde çakan bir umut ışığıydı. Arda’nın sevgisi, fedakarlığı… O gerçekten de benim mutlu olmamı isterdi. Ama bu yolla mı? Onun en yakın arkadaşıyla mı? Bu, kabul edilebilir miydi? Toplum için, Arda’nın ailesi için, benim için?
“Yapamayız Emre,” dedim, gözlerimden yaşlar boşalıyordu. “En azından şimdilik. Bu kadar taze bir acının üzerinde yeni bir başlangıç inşa edemeyiz. Bu hem sana haksızlık olur, hem bana. En çok da Arda’ya.”
Emre başını eğdi. “Doğru söylüyorsun Aylin. Acele ettik. Duygularımız… karıştı. Yas, yalnızlık… ve bir de bu.”
Derin bir nefes aldım. “Biliyorum ki bu hisler gerçek. İkimiz için de. Ama şu an, sadece Arda’nın hatırasını kirletiriz. Kendimize de eziyet ederiz.”
Aramızda uzun bir sessizlik oldu. Bu kararı vermek, her ikimiz için de yüreğimizden bir parçayı koparıp atmak gibiydi.
“Peki… ne yapacağız?” diye sordu Emre.
“Mesafeye ihtiyacımız var Emre,” dedim. “Her şeyin oturması için. Kendi başıma kalmam lazım. Senin de öyle. Arda’yı doğru bir şekilde yasını tutmamız lazım. Onun ardından… bu hislerle boğuşmak çok ağır.”
Emre başını salladı, gözleri doluydu. Ayağa kalktı, yanıma geldi. Elimi tuttu, bu kez daha nazik, daha hüzünlü bir dokunuşla. “Seni anlayabiliyorum Aylin. Çok zor. Ama şunu bil… benim için her zaman değerlisin. Arda’dan sonra da, önce de.”
Sonra, uzun zaman sonra ilk defa, beni sıkıca kucakladı. Bu bir aşk sarılışı değildi, daha çok bir veda gibiydi. Ya da ertelenmiş bir merhaba. Sırtımı okşarken, kulağıma fısıldadı: “Seni asla yalnız bırakmayacağım. Sadece… biraz zaman ver bana. Kendimize.”
Emre o gece gittiğinde, ev tekrar o derin, boğucu sessizliğine büründü. Ama bu kez sessizlik farklıydı. Eskiden Arda’nın yokluğunun acısıyken, şimdi Emre’nin gidişinin getirdiği boşlukla doluydu. Gözlerimden akan yaşlar, yanaklarımdan süzülüp çeneme damlıyordu. Yüreğimde hem bir veda acısı, hem de belirsiz bir umut parıltısı vardı. Arda’nın fotoğrafına baktım. Gülümsüyordu. Biliyorum ki beni severdi. Mutlu olmamı isterdi. Ama mutluluğu bulacağım yol bu muydu? Bilmiyordum. Ama belki de zaman, bu karmaşık düğümü çözecekti. Belki de bir gün, Arda’nın gölgesinde değil, Arda’nın sevgisinin rehberliğinde, kendi yolumuzu bulabilirdik. Bu bir son değildi. Sadece bir başlangıçtı. Acı dolu, ama belki de hak edilmiş bir başlangıç.
