Sınıf Çatışması

Sırça Köşkün Gölgeleri

8 dakikalık okuma · 1398 kelime

Her sabah, Esenler’deki dar sokaklardan boğazın serin rüzgarına doğru süren otobüs yolculuğu, Elif için yalnızca iki nokta arasını değil, iki ayrı dünyayı birbirine bağlıyordu. Yirmili yaşlarının başındaki Elif, Edebiyat Fakültesi’ni birincilikle bitirmiş, umutları ve hayalleri cebinde, cebi ise genellikle boş bir genç kadındı. Babası Cemil Amca, emekli bir fabrika işçisiydi, annesi Ayşe Teyze ise bütün ömrünü üç çocuğuna ve kıt kanaat geçinen evlerine adamıştı. En büyükleri olan Elif’in gözleri hep daha fazlasını arasa da, şimdilik bulduğu tek şey, Boğaz hattının lüks semtlerinden birinde, Karamanlı Ailesi’nin on yedi yaşındaki oğulları Selim’e özel ders vermekti.

İlanı bir gazetede görmüştü. “Üniversite mezunu, deneyimli özel öğretmen aranıyor.” İlk başta tereddüt etmişti, zira deneyimi sadece kardeşlerine ders çalıştırmak ve mahalledeki komşu çocuklarına gönüllü yardım etmekle sınırlıydı. Ancak işsizliğin ve ailesinin üzerindeki yükün ağırlığı, onu bu ilana başvurmaya itmişti. Görüşmeye gittiği gün, Karamanlılar’ın Sarıyer’deki yalısının kapısında durduğunda, yutkunmak zorunda kalmıştı. İki katlı, bembeyaz, kocaman bir yapı; yemyeşil bir bahçe ve bahçenin ortasında, gökyüzüne uzanan çınar ağaçları… Kendi evlerinin tek penceresinden görünen gri, beton yığını manzarasıyla ne kadar da farklıydı.

Aysel Karamanlı, evin hanımı, Elif’i bahçede bir öğle çayı eşliğinde karşılamıştı. Orta yaşlarında, bakımlı, her detayı özenle düşünülmüş görünüşüyle, Elif’in üzerine örttüğü en yeni, en ütülü gömleğinin bile ne kadar sıradan kaldığını hissettirmişti. Konuşması kibar ama mesafeliydi. “Selim’in derslerinde biraz gerilik var. Lise son sınıf, üniversiteye hazırlanıyor. Bizim için başarı çok önemli,” derken, gözleri Elif’in üzerinde, onu baştan aşağı süzer gibiydi. Elif, mülakat boyunca kendinden, eğitiminden, hayallerinden bahsetmiş; Aysel Hanım ise daha çok Elif’in ailesini, oturduğu semti sormuştu. Sanki cevaptan önce, soruyu neden sorduğunu bildiğini hissetmişti Elif. Yine de işi almıştı. Haftanın dört günü, öğleden sonraları, yalıya gelip Selim’e ders verecekti. Maaş, Elif’in ailesinin aylık giderinin neredeyse iki katıydı. Bu, reddedilemeyecek bir fırsattı.

İlk ders günü, yalıya girdiğinde, zeminin yumuşacık halısına basarken, ayakkabılarının çıkardığı sesin bile boğulduğunu hissetti. Her yer genişti, ferah ve sessiz. Selim, çalışma odasında, büyük, maun bir masanın başında oturmuş, pencereden dışarıyı seyrediyordu. İlk bakışta kaybolmuş gibiydi. Yüzünde, zenginliğin değil, bir tür yorgunluğun izleri vardı. “Merhaba Selim,” dedi Elif gülümseyerek. Selim, başını çevirdi, gözlerinde bir şaşkınlık parladı. “Merhaba. Siz yeni öğretmenimsiniz galiba?” Sesi kısıktı, utangaçtı.

Elif, Selim’le kolayca bağ kurdu. Edebiyata olan ilgisi, hayata dair soruları ve ailesinin beklentileri altında ezilen ruhu, Elif’e kendi gençliğini hatırlatmıştı. Selim, aslında zekiydi ama motivasyonsuzdu. Elif, dersleri sadece kitaptan ibaret kılmadı. Tartışmalar yaptılar, şiirler okudular, hayatın anlamını sorguladılar. Selim, yavaş yavaş kabuğundan çıktı. Yüzündeki o kaybolmuş ifade yerini meraklı bir ışığa bırakmıştı. Aysel Hanım, Selim’in notlarındaki yükselişi fark ettiğinde memnundu. Elif’e bazen küçük iltifatlar eder, “Selim’e çok iyi geldiniz,” derdi. Ama bu iltifatlar, Elif’i hiçbir zaman Karamanlılar’ın dünyasına ait hissettirmedi. Aksine, aralarındaki görünmez duvarı daha da belirginleştiriyordu.

Elif, yalıdaki yaşamı gözlemledikçe, sınıf çatışmasının sadece para meselesi olmadığını fark etti. Bir yaşam biçimiydi, bir düşünce biçimi, bir varoluş biçimiydi. Karamanlılar’ın masasına her gün farklı çeşitlerde, birçoğu tadına bile bakılmayan yemekler konurdu. Bitki çayları için özel porselen fincanlar, salatalar için farklı soslar, misafir odasında duran, üzerinde tek bir toz zerresi bile olmayan antika piyano… Her şey, her an bir gösteri için hazırdı sanki. Oysa Elif, akşam yemeğinde evine ekmek arası zeytinle döndüğünde, bu yemeği bile bir şükranla yerdi.

Bir keresinde, Aysel Hanım, Elif’in odasına Selim’in eski, artık giymediği ama tertemiz markalı tişörtlerinden birkaçını getirmişti. “Bunları Selim giymiyor artık, belki sizin kardeşlerinize uyar,” demişti, yüzünde sanki bir lütufkarlık ifadesiyle. Elif, minnettar olması gerektiğini biliyordu ama boğazında düğümlenen bir şey vardı. Bu tişörtler, onun ve ailesinin yoksulluğunun bir kanıtı gibi, Aysel Hanım’ın ise cömertliğinin bir nişanesi gibi duruyordu. İçinden bir ses “Hayır” demek istedi ama annesinin yüzündeki ifadeyi düşündü; babasının emekli maaşını, bitmek bilmeyen borçları… Teşekkür etti ve tişörtleri aldı. Eve götürdüğünde, küçük kardeşi Ali’nin yüzündeki sevinci görünce, o düğüm biraz çözülmüş ama yerini acı bir burukluğa bırakmıştı.

Bir diğer olay ise Aysel Hanım’ın arkadaşlarıyla yaptığı bir öğle yemeğinde yaşandı. Elif, Selim’le bahçede ders çalışırken, masadan yükselen sesleri duyuyordu. Kadınlar, hizmetçilerinden, şoförlerinden ve “o tip insanlardan” dem vuruyor, aralarındaki farkı belirten küçümseyici cümleler kuruyorlardı. Aysel Hanım, bir ara Elif’i çağırarak, “Şu dersler nasıl gidiyor, bir bahsetsene arkadaşlarıma,” demişti. Elif, kekeleyerek Selim’in ilerlemesini anlatırken, Aysel Hanım’ın arkadaşları, onu bir tür ‘başarı hikayesi’ gibi dinlemiş, başlarını sallayarak “Ne iyi etmişsiniz Aysel’ciğim, böyle gençler desteklenmeli,” demişlerdi. Elif, kendini bir sergi parçası gibi hissetmişti. Onun emeği, Selim’le kurduğu bağ, orada oturan hanımların gözünde, sadece Aysel Karamanlı’nın iyi niyetinin ve statüsünün bir yansımasıydı.

Selim, Elif’le geçirdiği zamanlarda, kendi hayatını da sorgulamaya başlamıştı. Ailesinin ondan beklediği hukuk fakültesi yerine, felsefeye veya güzel sanatlara yönelmek istiyordu. Bu düşüncelerini ilk Elif’le paylaşmıştı. “Elif Abla, biliyorum babamlar duyarsa deliye döner ama ben avukat olmak istemiyorum. Ben… ben farklı bir şey yapmak istiyorum. Resim yapmayı seviyorum, felsefe okumayı seviyorum.” Elif, Selim’in gözlerindeki çaresizliği görmüştü. “Ne istiyorsan, gerçekten kalpten istediğin neyse, onu yapmalısın Selim,” demişti ona. “Bu senin hayatın.” Elif, Selim’e doğru yolu gösterdiğini düşünüyordu; bir insanın kendi hayallerinin peşinden gitme hakkına sahip olduğunu. Bu sözler, Selim’in içinde bir kıvılcım yakmıştı.

Selim, birkaç gün sonra, ailesine kararını açıkladı. Yalıda kıyamet koptu. Akşam yemeğinde, Aysel Hanım’ın sesi bahçeye kadar geliyordu. “Ne demek felsefe? Ne demek sanat? Biz sana onca yıl yatırım yaptık! Bu saçmalıkları nereden edindin sen?” Babası Osman Bey, daha sakin ama kesin bir dille konuşuyordu: “Bu ailenin bir geleneği var Selim. Sen bu soyadını taşıyorsun, sorumlulukların var.” Selim, çaresizce karşı çıkmaya çalışsa da, ailenin duvarına çarpmıştı.

Ertesi gün, Elif derse geldiğinde, yalıda buz gibi bir hava vardı. Aysel Hanım, Elif’i çalışma odasına çağırdı. Yüzü soğuktu, gözlerinde bir öfke parıltısı vardı. “Elif Hanım, Selim’le konuşmamız gereken bazı şeyler var.” Elif, ne olduğunu tahmin ediyordu. “Dinliyorum Aysel Hanım,” dedi sakin bir sesle.

“Selim’in dersleri iyi gidiyordu. Memnunduk. Ama son zamanlarda, sanki aklı karıştı. Geleceği hakkında, ailemizin beklentileri hakkında… Farklı düşüncelere sahip olmaya başladı.” Aysel Hanım, ellerini masanın üzerinde kenetlemişti. “Biz, Selim’in hayatında doğru yönlendirmeler almasını istiyoruz. Bizim ailemiz köklü bir aile. Geleneğimiz var, itibarımız var. Selim’in geleceği, bu itibarın devamı için çok önemli.”

Elif’in kalbi hızla çarpmaya başladı. “Ben sadece Selim’in kendisi olmasını, kendi yeteneklerini keşfetmesini teşvik ettim Aysel Hanım.”

Aysel Hanım, alaycı bir gülümsemeyle Elif’e baktı. “Evet, anlıyorum. Kendi yetenekleri… Ama Elif Hanım, bazı yetenekler, bazı aileler için uygun değildir. Bizim dünyamızda, belli bir düzen, belli kurallar vardır. Siz, bu dünyanın dışından birisiniz. Selim’in saf aklını, kendi ‘sıradan’ hayallerinizle doldurmanıza izin veremem.”

“Sıradan mı?” diye fısıldadı Elif. “İnsanların kendi hayallerinin peşinden gitmesi mi sıradan? Yoksa başkalarının hayallerini yaşamak zorunda kalmak mı?”

Aysel Hanım’ın yüzündeki maske düştü. Gözlerindeki öfke parlamıştı. “Bakın Elif Hanım,” dedi sert bir sesle. “Siz burada bir öğretmensiniz. Selim’in akademik başarısından sorumlusunuz. Onun kişisel kararlarına müdahale etmek, haddinizi aşmaktır. Sizin göreviniz, Selim’i üniversiteye hazırlamak, bizim istediğimiz mesleğe. Bu evin kuralları var. Benim kurallarım var. Ve siz, bu kurallara uymak zorundasınız. Yoksa…”

Aysel Hanım cümlesini tamamlamadı ama anlamı çok açıktı. Elif’in gözleri dolmuştu, ama ağlamak istemiyordu. Onların önünde asla zayıf görünmeyecekti. O anda, o tişörtleri aldığı gün hissettiği burukluk, arkadaşlarının önünde sergilendiği gün hissettiği aşağılanma, her şey bir araya gelmişti. Buradaki paranın, konforun, hiçbir zaman onun ruhunu satın alamayacağını fark etti. O görünmez duvarlar, camdan yapılmıştı ama demirden bile daha sağlamdı.

“Anladım Aysel Hanım,” dedi Elif, sesi şaşırtıcı derecede sakindi. “Benim burada bir geleceğim yok.” Ayağa kalktı. “Siz Selim’i kendi dünyanızın kurallarına göre yaşatmaya çalışırken, onu aslında hapse tıkıyorsunuz. Ben buna ortak olamam. Yarın gelmeyeceğim. Paramı da istemiyorum.”

Aysel Hanım’ın yüzü şaşkınlıkla kasıldı. Hiç beklemiyordu. “Elif Hanım, ne demek oluyor bu? İşimizi yarım bırakıyorsunuz. Bu hiç profesyonelce değil!”

“Profesyonellik mi?” diye sordu Elif, hafifçe gülümseyerek. “Profesyonellik, bir insanın ruhunu yok saymak mıdır? Ben ne kendimi ne de Selim’i yok sayabilirim.” Son bir kez Aysel Hanım’ın gözlerine baktı, sonra arkasını dönüp odadan çıktı.

Koridorda, kapının aralığından Selim’i gördü. Gözleri şişmişti, belli ki ağlamıştı. Elif’e baktı. Gözlerinde bir acı vardı, ama aynı zamanda bir anlayış, bir minnet… Elif, ona başıyla hafifçe selam verdi ve yalının kapısından dışarı çıktı.

Dışarıda, boğazın serin rüzgarı yüzüne vurdu. Esenler’e giden otobüse bindi. Otobüs camından, yalıların ışıkları birer birer yanarken, Elif’in içini tuhaf bir huzur kapladı. Evet, yine işsizdi. Yine ailesinin yükünü omuzlarında hissedecekti. Ama bu sefer, ruhu hafifti. Kendine ait bir yolun, belki de daha zorlu, daha meşakkatli ama özgür bir yolun kapısını aralamıştı. Belki de sınıf çatışmasını kazanamamıştı, ama kendi savaşını kazanmıştı. Gelecekte ne olacağını bilmiyordu, ama o otobüs, onu şimdi bildiği ve ait olduğu yere taşıyordu. Oraya vardığında, bir kez daha kendisi için ve sadece kendisi için mücadele edecekti. Kalemi eline alacak, hayallerini yazacak ve belki de Selim gibi, kendi ‘sıradan’ hikayeleriyle birilerinin hayatına dokunacaktı. Başkasının sırça köşkünün gölgesinde değil, kendi ışığında parlamayı öğrenecekti.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top