Aile draması

Gölköy’ün Gölgesi

10 dakikalık okuma · 1829 kelime

İstanbul’un boğaz manzaralı, cam duvarlarla çevrili ofisinde, Selim Bey her zamanki gibi düşünceliydi. Önünde uzanan şehrin ışıltısı, ardında bıraktığı gölgenin karanlığını bastıramıyordu. Elli iki yaşındaydı, iş dünyasında bir dev sayılıyordu. İnşaat sektöründe kurduğu imparatorluk, küçük bir Anadolu kasabasından çıkıp gelen Selim için baş döndürücü bir başarı hikayesiydi. Ama o hikayenin sayfaları arasında, kimselere anlatmadığı, her geçen gün ağırlaşan bir sır saklıydı. O sır, Gölköy’ün gölgesinde kalmıştı.

Gölköy. Adı bile kalbinde bir sızı yaratırdı. Çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği, yemyeşil doğasıyla anılan o küçük yerleşim yeri, yirmi beş yıl önce yaşadığı büyük felaketle hafızalara kazınmıştı. Bir bahar gecesi aniden bastıran sağanak yağmur, nehrin taşmasına ve köyün yarısını yutmasına neden olmuştu. Selim o zaman yirmi yedi yaşındaydı. Babasıyla birlikte zar zor ayakta tutmaya çalıştıkları küçük kereste atölyeleri, sular altında kalmaktan son anda kurtulmuştu ama her şeyleri risk altındaydı. O kaosun içinde, Başaran ailesiyle ilgili o kâğıt parçasını bulduğunda hayatı bir an için durmuştu.

Başaranlar, köyün en köklü ve varlıklı ailelerinden biriydi. Göle sıfır arsaları, büyük çiftlikleri vardı. Selim’in ailesi ise onlara nazaran hep bir adım geride kalmış, toprakları daha iç kısımda, kıymeti daha az olan yerlerdi. Selim, selin neden olduğu yıkımdan sonra harabeye dönen Başaranların evinde, çamurun ve molozun arasında tesadüfen küçük, metal bir kasanın anahtarını bulmuştu. Merakına yenilip, hasarlı evin kileriyle mutfak arasındaki daracık boşlukta saklanmış kasanın yerini tespit etti ve açtı. İçinden çıkanlar, sadece Başaranların değil, Selim’in de kaderini belirleyecekti.

Kasanın içinde tapu senetleri, sigorta poliçeleri ve en önemlisi, o bölgeden geçecek yeni bir karayolu projesiyle ilgili henüz açıklanmamış planların çizimleri vardı. Bu planlara göre, Başaran ailesinin göl kıyısındaki arsası, projenin en değerli parçalarından biri olacaktı. Bu bilgiyi bilerek hareket eden biri, o arsayı yok pahasına alıp gelecekte büyük kazançlar elde edebilirdi. Bir de, ailesinin yıllar önce borç karşılığı Başaranlara ipotek ettirdiği ve neredeyse tüm mal varlıkları anlamına gelen küçük arazi parçasının, tam da o proje güzergahında kaldığına dair bir not vardı. Eğer Başaranlar bu projeden haberdar olsalardı, o ipotekli araziyi asla bırakmaz, Selim’in ailesinin de geleceğini riske atarlardı.

Selim, avucundaki kağıtlara bakarken kalbi hızla çarpıyordu. Bir yanda onur, dürüstlük, diğer yanda ise ailesinin geleceği, kendi kurtuluşu vardı. Gözleri o an kapalıydı. Gözleri kapalı bir şekilde, Başaran ailesinin hayatını kurtaracak ve kendi ailesini batıracak tüm belgeleri elinden kaydırıp çamurlu suyun derinliklerine bıraktı. Sadece o ipotekli araziyle ilgili belgeyi ve karayolu projesiyle ilgili bilgiyi cebine attı. O gece, Selim’in hayatındaki en büyük günahın tohumları atıldı. Başaran ailesi, selde her şeylerini kaybettiklerini düşünerek köyü terk etti. Topraklarını çok ucuz fiyata, Selim’in babasının da aralarında olduğu birkaç köylüye sattılar. Bu arazi daha sonra karayolu projesiyle değerlendi ve Selim’in ailesinin İstanbul’a göç edip ilk inşaat işlerine girmesinde büyük rol oynadı.

Yıllar geçmişti. Selim, vicdanının bu yüküyle yaşamayı öğrenmişti. Geceleri uyuyamaz, Başaranların hüzünlü yüzleri zihninde canlanırdı. Onları görmemişti, nerede olduklarını bilmiyordu ama her başarı basamağını tırmandığında, o basamakların altında Başaranların acısının yattığını hissederdi. Kimse bilmezdi, kimseye anlatmamıştı. Ailesi bile o gün Selim’in ne yaptığından habersizdi. Sadece Selim’in olağanüstü öngörüsü sayesinde o arsaları alabildiklerini sanırlardı.

Bir ay önce, şirketin yeni prestij projesi için açtığı mimar pozisyonuna genç bir kadın başvurduğunda, Selim’in dikkatini çekmişti. Adı Elif’ti. Yirmi beşlerinde, zayıf, zarif ama bakışlarında derin bir azim ve zeka parlayan bir genç kadındı. Mezun olduğu okulun birincisiydi ve portföyü gerçekten etkileyiciydi. Selim, her zaman yeteneği ve zekayı takdir ederdi. Elif’i hemen işe aldı.

Elif, beklediğinden de iyi çıktı. Yaratıcıydı, çalışkandı ve işine tutkuyla bağlıydı. Onu izlerken Selim’in içinde garip bir his uyanıyordu. Sanki tanıdık bir silüet, unutulmuş bir anı canlanıyordu. Bir gün, Elif’in masasında, çerçevesi biraz eski, soluk bir fotoğraf gördü. Fotoğrafta yaşlı bir çift ve onlara sarılmış küçük bir kız çocuğu vardı. Çiftin yüzleri, sanki geçmişten fırlayıp gelmiş gibiydi. Kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Yaşlı adamın yüzündeki hüzünlü ifade, kadının yorgun ama vakur duruşu… Onlar, Başaran ailesinin büyükleriydi. Ve o küçük kız çocuğu, Elif’ten başkası değildi.

Selim, odasına dönerken bacaklarının titrediğini hissetti. Yirmi beş yıllık geçmiş, buz gibi bir gerçek olarak önüne serilmişti. Elif, kendisinin elleriyle yıktığı bir ailenin çiçeğiydi. Nasıl? Neden? Kader, bu acımasız cilveyi neden ona reva görmüştü? Başaranlar köyü terk ettiklerinde, aile reisiyle Selim’in babası arasında kısa bir görüşme olmuştu. Babası, Selim’in “öngörüsü” sayesinde edindikleri araziyi alırken, “Başaranlar’ın hakkını da verdik” demişti. Selim, babasının bu sözlerini o an önemsememiş, vicdanını rahatlatmak için uydurduğu bir yalan olduğunu düşünmüştü. Ama şimdi, Elif’i gördüğünde, “hak vermek” kelimesinin anlamı daha da acımasız geliyordu. Onların hakkını, geleceğini çalmıştı.

Sonraki günler, Selim için bir işkenceye dönüştü. Elif’le her konuştuğunda, her gülümsediğinde, her profesyonel başarısını kutladığında, göğsündeki vicdan yükü katlanıyordu. Elif’in hikayesini öğrenmek için çabaladı. Onu daha yakından tanımak için öğle yemeklerine davet etti, projeler hakkında daha fazla konuşmak bahanesiyle onu ofisinde tuttu. Elif, ailesinin Gölköy’den İstanbul’a nasıl göç ettiğini, büyük dedesinin ve nenesinin selde her şeylerini kaybettikten sonra nasıl ayakta kalmaya çalıştıklarını, kendi eğitimini finanse etmek için nasıl burslarla ve yarı zamanlı işlerle mücadele ettiğini anlattığında, Selim’in boğazına bir yumru düğümleniyordu. “Dedem hep ‘bir gün hak yerini bulur’ derdi,” demişti Elif bir seferinde, hüzünlü bir tebessümle. Bu sözler, Selim’in kalbine bir bıçak gibi saplanmıştı.

Selim, Elif’e fark ettirmeden yardım etmeye başladı. Ona daha iyi projeler verdi, terfi ettirdi, maaşını artırdı. Ama bunlar, vicdanındaki yangını söndürmüyordu. Aksine, her iyilik, Elif’in masumiyetinin ve kendi günahının bir hatırlatıcısı gibiydi. Sanki “bak, sana iyilik yapıyorum, ama aslında seni mahvettim” der gibiydi iç sesi. Ne yapmalıydı? İtiraf etmek mi? Her şeyi kaybetmek pahasına, oturduğu tüm bu imparatorluğun temelinin bir yalan üzerine kurulu olduğunu açıklamak mı? Ya da susup bu yükle ölene kadar yaşamak mı? Ama Elif’in varlığı, susmayı imkansız kılıyordu. Her gün, kendi elleriyle yıktığı bir hayatın çiçek açmış halini görmek, dayanılır gibi değildi.

Gölköy’e gitti. Yıllar sonra ilk kez. Köy çok değişmişti. Eski evlerin yerini modern yapılar almıştı. Göl kıyısındaki Başaranların eski arazisi, şimdi lüks bir butik otelin ve yazlık sitelerin yükseldiği bir bölge olmuştu. Kendi ailesinin sahip olduğu ve babasının ölümünden sonra ona kalan arazinin de, aynı karayolu projesi sayesinde ne kadar değerlendiğini, şimdi ise bölgenin en gözde noktalarından biri haline geldiğini gördü. Duyduğu suçluluk, oraya vardığında boğazına yapışmıştı. Kasadan çıkan o planlar, şimdi gerçeğe dönüşmüş ve ona milyarlarca lira kazandırmıştı. Elif’in ailesi ise, o otelin temizlik görevlilerinden biri olarak ya da bahçıvanlık yaparak yaşamak zorunda kalmış olabilirdi.

Bir gece, ofisinde, boğazın ışıkları altında, Selim bir karar verdi. Artık bu yükü taşıyamazdı. Uyumak, nefes almak, yaşamak istiyordu. Ve bu, ancak gerçekle yüzleşerek mümkün olabilirdi. Her şeyi kaybetme riskini göze alacaktı. Elif’in gözünde bir canavar olmak pahasına. Ama belki de bu, vicdanının aradığı o son limandı.

Ertesi gün, öğleden sonra, Selim Elif’i odasına çağırdı. Kapıdan içeri giren Elif’in yüzünde hafif bir merak ve gerginlik vardı. Selim, ona kahve ikram etti, sandalyeyi işaret etti. Kendi masasının arkasındaki yerine oturmak yerine, Elif’in karşısındaki koltuğa oturdu. Bu, sıra dışı bir durumdu.

“Elif,” diye başladı Selim, sesi beklenenden daha kısık çıkmıştı. “Sana anlatmam gereken bir şey var. Çok uzun zamandır içimde taşıdığım, beni yiyip bitiren bir şey.”

Elif, kaşlarını kaldırdı, yüzündeki merak yerini endişeye bırakmıştı. “Dinliyorum Selim Bey,” dedi, sesi yumuşaktı.

Selim derin bir nefes aldı. “Biliyor musun, ben de Gölköy’denim. Sen doğmadan çok önce oradan ayrıldık. Ailemle İstanbul’a geldik.” Elif şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Bu bilgiyi daha önce paylaşmamışlardı. “Senin ailenle, Başaranlarla…” Selim duraksadı, kelimeleri bulmakta zorlanıyordu. “Yani, ailenin yaşadığı o sel felaketi sırasında… Ben de oradaydım.”

Elif’in yüz ifadesi değişti. Şaşkınlık, yavaş yavaş bir anlayışa, bir sorgulamaya dönüştü. “Evet, dedemler hep o selden bahsederlerdi. Her şeylerini kaybettiklerini… Bir daha toparlanamadıklarını…”

“Evet,” dedi Selim, boğazındaki yumru büyüyordu. “Onlar her şeylerini kaybetti. Ama… ben… ben o kayıpta bir pay sahibiydim.” Elif’in gözleri irileşti. “Ne demek istiyorsunuz?”

Selim gözlerini Elif’in gözlerinden kaçırdı, masadaki not defterine sabitledi. “Sel felaketi sonrasında, harabeye dönen Başaran evinde… Çamurların içinde, bir kasa buldum. İçinde, ailenizin kaderini değiştirecek belgeler vardı. Tapular, sigorta poliçeleri… Ve en önemlisi, o bölgeden geçecek yeni karayolu projesinin planları. O planlar, ailenizin o göl kenarındaki arazisini paha biçilmez hale getirecekti.” Selim yutkundu. “Aynı zamanda, benim ailemin de yıllardır borçlu olduğu, neredeyse tüm varlığımız anlamına gelen o küçük arsanın da değeri katlanacaktı. Eğer aileniz bu bilgileri bilseydi, o arsayı asla kaybetmezdiniz. Ve biz…”

“Ve siz ne yaptınız Selim Bey?” Elif’in sesi buz gibiydi.

Selim nihayet gözlerini kaldırdı, Elif’in öfkeli ama aynı zamanda dehşete düşmüş bakışlarıyla karşılaştı. “Ben… o belgeleri çamura, suya attım Elif. Sadece o karayolu planlarının küçük bir kopyasını ve kendi ailemizin borç senetlerini sakladım. Aileniz, her şeylerini kaybettiklerini düşündü. Çaresizlik içinde, o arazileri yok pahasına sattınız… Ve biz, o arazileri aldık. O arazilerin değeri sayesinde, biz bu şirketi kurduk. Senin ailenin felaketi, benim ailemin yükselişi oldu.”

Ofiste derin bir sessizlik çöktü. Dışarıdan gelen şehir gürültüsü bile bu sessizliği bozamıyordu. Elif’in yüzündeki tüm renkler çekilmişti. Bakışları, Selim’e ilk başta bir yabancıya bakar gibi, sonra bir canavara bakar gibi, en sonunda ise derin bir acıyla bakıyordu. Gözlerinde yaşlar birikmişti ama akmalarına izin vermiyordu.

“Bunu neden yaptınız?” diye fısıldadı Elif, sesi titriyordu. “Neden şimdi anlatıyorsunuz?”

“Neden mi yaptım?” Selim’in sesi de titriyordu. “O an… Ailemiz de perişandı. Gençtim, korktum. Kurtulmak istedim. Kendi ailemi kurtarmak istedim. Aptallık ettim. Gözlerim kör oldu. Ve neden şimdi anlatıyorum… Çünkü sen çıktın karşıma, Elif. Senin çalışkanlığını, azmini, masumiyetini gördükçe, içimde yıllardır çürüyen o yalan beni daha da yedi bitirdi. Senin dedenin, nenenin o fotoğrafını gördüğümde… O an anladım ki, artık bu yükle yaşayamam. Ben senden özür dilemiyorum, Elif. Özür dilemek bu günahı kapatmaz. Sadece, bil istedim. Bu şirketin temelinde… Ailenizin acısı var. Benim günahım var.”

Elif oturduğu yerden yavaşça kalktı. Gözlerinden akan yaşlar, yanaklarına sıcak yollar çiziyordu. “Ben… Ben şoktayım Selim Bey. İnanamıyorum. Bunca zaman… Beni işe almanız, bana destek olmanız… Hep bu yüzden miydi?”

Selim başını salladı. “Evet. Bir nebze olsun telafi etmek, belki bir şeyler için… Ama biliyorum, bu da yetmez. Hiçbir şey yetmez.”

Elif ona baktı. O bakışta öfke vardı, hayal kırıklığı vardı, ama belki de en çok, tarifsiz bir hüzün vardı. “Ne yapmamı bekliyorsunuz?” diye sordu. “Sizi affetmemi mi? Her şeyi unutmamı mı?”

“Hiçbir şey beklemiyorum, Elif,” dedi Selim, sesi tükenmişti. “Sadece bilmen gerektiğini düşündüm. Ne karar verirsen ver, bu benim gerçeğim. Ve ben… bununla yaşamak zorundayım.”

Elif başını salladı, bir anlığına gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı ve gözlerini açtı. Bakışları biraz daha netleşmişti, acı hala vardı ama yanında soğuk bir kararlılık belirmişti. “Ben… bunu kaldıramam Selim Bey. Bu şirkette… sizinle çalışmaya devam edemem.”

Selim’un kalbi yerinden sökülmüş gibiydi. Bu, beklediği bir şeydi, ama yine de yıkıcıydı. “Anlıyorum,” dedi, sesi çatallıydı. “Haklısın.”

Elif, masanın üzerindeki çantasını aldı. Kapıya doğru yürüdü. Tam kapıyı açacakken durdu, arkasını dönüp Selim’e son bir kez baktı. Gözlerinde ne nefret ne de acıma vardı, sadece derin bir boşluk. “Sizin için zor olmalıydı,” dedi Elif, sesi çok sakindi. “Bununla yaşamak. Ama bizim için de öyleydi. Bunca yıl.” Kapıyı açtı ve sessizce çıktı.

Kapı kapandığında, Selim arkasına yaslandı, başını geriye attı. Boğaz manzarası artık onu etkilemiyordu. Işıltılı şehir, şimdi karanlık bir uçurum gibi görünüyordu. Her şeyini kaybetmiş gibi hissetmiyordu. Aksine, yıllardır sırtında taşıdığı tonlarca ağırlık aniden çekilmişti. Boşluktu hissettiği, ama o boşluğun içinde, belki de ilk kez, gerçek bir nefes alma umudu vardı. Gölköy’ün gölgesi, nihayet dağılmaya başlamıştı. Ve Selim, o gölgenin altında ezilmek yerine, yüzleştiği gerçeğin ağırlığıyla, şimdi ilk kez gerçekten var olmaya başlayacaktı. Tek başına, ama belki de ilk kez, özgür.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top