Aile draması
Taşın Altındaki Sır
Can, taşradaki eski evin daracık, güneş görmeyen koridorunda durmuş, tozla kaplı aynadaki kendi siluetine bakıyordu. Yılların yorgunluğunu taşıyan bu ayna, sanki sadece yansıttığı yüzü değil, ruhunu da sömürüyordu. Çocukluğundan beri bu evde, annesi Fatma Ana ve ablası Ayşe ile paylaştığı her an, her neşe, her hüzün, sanki bu aynanın çatlaklarında gizliydi. Ama bu kez, aynanın derinliklerinde başka bir şey arıyordu; tarifi imkansız, her zaman varlığını hissettiği, ancak adını koyamadığı bir boşluk.
“Can, orada ne dikiliyorsun öyle?” Ayşe’nin sesi, mutfaktan yankılanarak geldi. Ablası, her zamanki gibi kontrolcü, her zamanki gibi telaşlıydı. “Annem zar zor kendine geliyor, sen de bari rahat dur. Yardım edecek misin, yoksa hayal mi kuracaksın yine?”
Can içini çekti. Kırklarını devirmişti ama Ayşe’nin gözünde hâlâ küçük, sorumsuz kardeşti. Elif’i, yani on üç yaşındaki biricik kızını da alıp İstanbul’dan kalkıp gelmesinin sebebi de tam olarak buydu: Bu kalıpları kırmak, anlamadığı düğümleri çözmek. Fatma Ana, birkaç hafta önce hafif bir felç geçirmiş, hafızası gelgitler yaşamaya başlamıştı. Bu durum, evin yıllardır süregelen dengesini altüst etmişti.
“Yardım ediyorum abla,” dedi Can, sesine olabildiğince sakince bir ton vermeye çalışarak. “Sadece… eve bakıyordum. Sanki her seferinde yeni bir şeyler görüyorum.”
Ayşe mutfak kapısında belirdi, elleri belinde. Yüzündeki ince çizgiler, ömrünü bu evin ve annesinin sorumluluğunu taşımaya adamış bir kadının yorgunluğunu anlatıyordu. “Ne göreceksin? Aynı eski eşyalar, aynı toz. Git de annemin ilaçlarını hazırla. Odanın kapısı da açık kalmış, cereyan yapıyor.”
Can, Ayşe’nin sözlerini umursamamaya çalışarak, annesinin odasına doğru ilerledi. Fatma Ana, yatağında yarı oturur haldeydi, yüzü pencereden süzülen soluk öğle güneşinde daha da solgun görünüyordu. Gözleri boşluğa dalmıştı, sanki duvarlardaki eski halı desenlerinde kendi geçmişinin hayaletlerini görüyordu.
“Anne,” dedi Can, usulca yanına oturarak. Elini, annesinin kemikli, damarlı eline uzattı. Parmakları soğuktu. “Nasılsın bugün?”
Fatma Ana, sanki uzak bir rüyadan uyanır gibi yavaşça Can’a döndü. Gözleri bir an parladı, tanıdı oğlunu. “İyiyim evladım, şükür. Sen nasıl oldun? Elif nerede? Sesini duydum az önce.”
“Elif arka bahçede kedilerle oynuyor. Merak etme, iyi o.” Can, annesinin ilaçlarını hazırlarken gözü, komodinin üzerindeki eski, sararmış bir fotoğrafa takıldı. Fotoğrafta genç Fatma Ana, babaları İbrahim ile gülümsüyordu. Babasının vefatından bu yana yirmi yıl geçmişti ama annesi, sanki o günden sonra bir daha tam olarak gülmemiş gibiydi. Fotoğrafa dikkatli bakınca, arkasında bir karalama fark etti. Kalemi alıp dikkatlice çevirdi fotoğrafı. “M…” diye başlamış, yarım kalmış bir isimdi. Ve yanına da, titrek bir elle çizilmiş, solmuş küçük bir papatya. Kim olabilirdi ki bu? Ailenin bilinen hiçbir üyesi M ile başlamıyordu.
“Anne,” dedi Can, fotoğrafı göstererek. “Bu ne?”
Fatma Ana’nın yüzündeki gülümseme dondu, gözleri karardı. Fotoğrafı Can’ın elinden hızla alıp komodinin arkasına sakladı. “Eski bir resim oğlum. Ne olacak? Babana benziyor musun diye bakıyordum.” Sesi titrek ve keskindi. Bu ani tepki, Can’ın içindeki kuşkuyu körükledi.
O akşam, Elif salonda eski aile albümlerini karıştırırken, Can da bir yandan annesinin tepkisini düşünüyordu. “Baba, neden babaannem hep böyle dalgın duruyor fotoğraflarda?” diye sordu Elif, elinde siyah beyaz bir fotoğrafla. “Sanki hep bir şeye üzülüyor gibi. Ve hep aynı poz. Çok az gülümsüyor.”
Can, Elif’in elindeki fotoğrafa baktı. Genç Fatma Ana, kucağında bebek Ayşe ile oturuyordu, yanında da babaları İbrahim. Ama Elif haklıydı; annesinin gözlerinde hep bir hüzün vardı, tıpkı şimdi olduğu gibi. “Büyüklerin kendine göre dertleri olur kızım,” dedi geçiştirmeye çalışarak.
“Ama baba, bu resimde babaannemle dedemin arasında bir boşluk var gibi,” dedi Elif, masum bir merakla. “Sanki birinin eli kesilmiş gibi.”
Can, Elif’in parmağının işaret ettiği yere baktı. Gerçekten de, babasının kolu sanki birini sarmalıyormuş gibi duruyordu, ama ortada kimse yoktu. Fotoğraf yıpranmış ya da kötü kesilmiş olabilirdi. Ama Fatma Ana’nın o fotoğrafa verdiği tepkiyle birleşince, Can’ın zihninde bir şüphe tohumu ekildi.
Ertesi gün, Can annesinin odasında yalnız kaldığında, komodinin arkasına sakladığı fotoğrafı aradı. Bulamayınca, çekmecelere yöneldi. En alt çekmecede, eski bir Kuran’ın sayfaları arasına sıkıştırılmış, daha da sararmış bir bebek patikliğine ve kurumuş, morarmış bir çiçeğe rastladı. Patiklik, o kadar küçüktü ki, Ayşe’nin bebeklik giysilerinden bile minikti. Ve bu patiklikte de aynı harf işlenmişti: M.
Can’ın kalbi hızla çarpmaya başladı. Bu neydi şimdi? Ailede ‘M’ ile başlayan bir bebek yoktu. Kendi çocukluk fotoğraflarında da Ayşe’nin bebeklik halleri dışında başka bir bebek görmemişti. Bu gizem, Can’ın içini kemirmeye başladı. Akşam yemeğinde, konuştukları her cümle, yedikleri her lokma, bu görünmez sırrın ağırlığı altında eziliyormuş gibi geliyordu.
“Abla,” dedi Can, Ayşe bulaşıkları toplarken. “Annemin eski eşyalarına bakarken bir patiklik buldum. Çok eski, küçük. Üzerinde de ‘M’ harfi işlenmiş. Kimindi o?”
Ayşe’nin elindeki tabak küt diye tezgaha düştü, ama kırılmadı. Yüzü bembeyaz oldu. “Ne patikliğinden bahsediyorsun Can? Annemin eski eşyaları var işte, bilmediğimiz şeyler mi var sanıyorsun? Karıştırma ortalığı.” Sesi kısıktı, öfkeden çok korku içeriyordu.
“Abla,” dedi Can, Ayşe’nin kolunu tutarak. “Bana doğruyu söyle. Annemle babamın benden ve senden önce bir çocuğu mu vardı?”
Ayşe’nin gözleri doldu, kendini Can’dan hızla çekti. “Ne saçmalıyorsun sen? Yok öyle bir şey! Yıllar sonra gelmişsin, kurcalıyorsun ortalığı. Annem zaten perişan halde, şimdi bir de senin saçma sapan sorularınla uğraşamayız.” Ayşe’nin sesi yükselmişti, gözlerinden yaşlar akıyordu. Hızla mutfaktan çıktı ve odasına kapandı.
Can, ablasının tepkisinin sırrı doğruladığını anladı. Titreyen elleriyle mutfak penceresine yaslandı. Demek yıllardır, sadece annesi değil, ablası da bu sırrın yükünü taşıyordu. Ama neden? Neden kendisinden saklanmıştı bu? Bu gerçeğin kendisinden çalındığı hissi, Can’ın içini bir boşlukla doldurdu.
Ertesi sabah, Fatma Ana’nın durumu kötüleşti. Gece ateşlenmiş, sabah zorlukla uyanmıştı. Can ve Ayşe, annelerinin yatağının başında çaresizce duruyorlardı. Fatma Ana’nın bilinci bulanıktı, ara sıra sayıklıyordu. Ama bu sayıklamalar, Can’ın dikkatini çekmişti. “Mehmet… üşüme oğlum… baban kızmasın… ateşin çok…”
Can, duyduklarıyla donakaldı. Mehmet? Bu isme daha önce hiç rastlamamıştı. Kalbi hızla çarpıyordu. Ayşe’ye baktı. Ablası da annesini dinlemiş, yüzü kireç gibi olmuştu. Gözleri Can’ınkilerle buluştuğunda, içindeki tüm direniş kırıldı.
“Ayşe, kim Mehmet?” diye fısıldadı Can, sesi titriyordu.
Ayşe yavaşça oturdu, elleriyle yüzünü kapattı. Gözyaşları, parmaklarının arasından süzülüyordu. “Oğlumdu… ilk oğlumuzdu…” Fatma Ana’nın sesi yorgun, kederliydi ama açıktı. Gözlerini açmış, yaşlarla dolu gözlerle çocuklarına bakıyordu.
Can, annesinin sesiyle irkildi. Yılların ağırlığı, şimdi odanın ortasına çökmüştü. Fatma Ana, yavaşça ve kesik kesik anlatmaya başladı. “Sizden önce… bir ağabeyiniz vardı. Mehmet… ilk göz ağrım… Babamla evlendiğimizde köyde yaşıyorduk. Mehmet bir yaşındaydı, çok ateşlendi. Kış ayıydı, yollar kapalı… Babana ‘Şehre gidelim, doktor görsün’ dedim. İbrahim çok inatçıydı. ‘Sıradan bir soğuk algınlığı, geçer,’ dedi. ‘Doktorluk bir şey yok.’ Köyün yaşlıları da otlar, bitkiler önerdi. Ama Mehmet’in ateşi düşmedi… İki gün içinde… iki gün içinde toprağa verdik oğlumu…”
Fatma Ana’nın sesi kısılmış, hıçkırıklara boğulmuştu. “Baban… Baban kahroldu. Ama kimseye söylememizi istemedi. ‘Kimseye bir daha bu çocuktan bahsetmeyin,’ dedi. ‘Allah’ın takdiri, ama bizim kusurumuz gibi görünür. Kimse bilmeyecek. Kimse sormayacak.’ O günden sonra, Mehmet hiç var olmamış gibi yaşadık. Her acı, her gözyaşı içimize aktı. Ayşe küçükken birkaç kez fısıltıları duymuştu, ben de ona tembihlemiştim. Yükü ikinizin omzuna bindirmek istemedim.”
Ayşe, başını kaldırdı. Gözleri kızarmıştı ama artık içinde tuttuğu ağırlık hafiflemiş gibiydi. “Annem haklı, Can. Ben küçüktüm, babaannemin laflarından duymuştum. Annem o kadar kötüydü ki… Babam da bizi hep susturdu. Sanki Mehmet hiç yaşamamış gibi davranmak zorundaydık. Annemin acısı bu yüzden hep içindeydi.”
Can, duyduklarıyla yıkılmıştı. Bir ağabeyi vardı ve o, hayatın bir yerinde, ailesinden silinmişti. Annesinin yıllarca taşıdığı o anlaşılmaz hüzün, ablasının koruyucu tavrının ardındaki korku, hatta kendi çocukluğunda hissettiği o tanımlanamayan boşluk; hepsi şimdi bir anlam kazanıyordu. Onlar, aslında ölü bir çocuğun gölgesinde büyümüşlerdi.
“Nerede?” diye sordu Can, sesi boğazından güçlükle çıkıyordu. “Mezarı nerede?”
Fatma Ana, yatağında doğruldu, eliyle Can’ın yüzünü okşadı. “Köy mezarlığında… En dipte, ağacın altında. Küçük bir taş koymuştuk ama zamanla kayboldu. Kimsesiz gibi yatar orada oğlum…”
Ertesi gün, Can, Ayşe ve Elif, Fatma Ana’yı da tekerlekli sandalyeyle alarak köy mezarlığına gittiler. Soğuk, rüzgarlı bir gündü. Fatma Ana’nın tarif ettiği yeri zar zor buldular. Gerçekten de, yaşlı bir çam ağacının dibinde, otlar bürümüş, kimsesiz küçük bir toprak yükseltisi vardı. Üzerinde hiçbir işaret yoktu.
Can, cebinden daha önce hazırladığı küçük bir mermer parçasını çıkardı. Üzerine “Mehmet, Ruhu Şad Olsun” yazmıştı. Ayşe, ağacın dibine birkaç papatya bıraktı. Elif, sessizce durmuş, bu beklenmedik acıyla yüzleşen ailesine bakıyordu. O da, dedesinin ve büyükannesinin yıllardır taşıdığı bu sırrın büyüklüğünü hissediyordu.
Fatma Ana, tekerlekli sandalyeden Mehmet’in mezarına uzandı, toprağı okşadı. Yüzünde, yıllardır ilk kez bu kadar yoğun görülen bir acı vardı. Ama aynı zamanda, biriken bulutların dağılmasıyla gelen o rahatlama da vardı. “Affet beni oğlum,” diye fısıldadı. “Affet bizi… Çok korktuk… Çok üzüldük…”
Can, annesinin ve ablasının yanında dururken, kalbindeki boşluğun bir nebze olsun dolduğunu hissetti. Bu, mutlu bir son değildi. Kırık bir kalbin, yaralı bir ruhun tamiri kolay değildi. Ama artık aralarında gizli bir duvar yoktu. Mehmet’in hikayesi, onları bir araya getiren acı bir gerçek olmuştu.
Mezarlıktan dönerken, güneş bulutların arasından sıyrılıp yüzlerini ısıtmaya başladı. Fatma Ana’nın yüzündeki o hüzünlü ifade hâlâ duruyordu ama gözlerinde, yıllar sonra ilk kez, bir nebze de olsa huzur ışığı parlıyordu. Can, Elif’in elini tuttu. Bu sır, onları yıpratmıştı, ama belki de şimdi, nihayet hepsi, eksik parçalarıyla da olsa, bütün bir aile olmaya başlayabilirlerdi. Taşın altındaki sır, nihayet gün ışığına çıkmış, ağır bir yükü üzerlerinden almıştı. Ve bu yeni gerçekle, belki de yepyeni bir başlangıcın ilk adımlarını atıyorlardı.
