yasak aşk

Saklı Bir Melodi

8 dakikalık okuma · 1591 kelime

Zeynep’in hayatı, duvarları özenle örülmüş, pencereleri daima belirli bir açıdan güneşi alan bir ev gibiydi. Dışarıdan bakıldığında kusursuz, hatta imrenilesi; ama içeride, her eşyanın yeri belli, her günün akışı önceden yazılmış, beklenmedik rüzgarların uğramadığı, sessiz bir dinginlik hüküm sürüyordu. Kırkına merdiven dayamış, ilkokul öğretmenliği gibi kutsal bir mesleği icra eden Zeynep için bu rutin, hem bir sığınak hem de farkında olmadan içine hapsolduğu bir kafesti. Eşi Alper, başarılı bir iş adamıydı. Sabahları erken çıkar, akşamları yorgun döner, yemek masasında o günün işlerinden bahseder, hafta sonları ise genellikle ya dost ziyaretlerine ya da ailesinin yanına giderlerdi. Aralarındaki sevgi, yıpranmış bir halının deseni gibiydi; varlığına alışılmış, ayak altında ezildikçe silikleşmiş ama hala orada olduğu bilinen bir şey. Tutku, heyecan, o ilk gençlik yıllarındaki çılgın aşıkların hissettiği o yakıcı arzu, Zeynep’in anı defterinde sararmış bir yaprak gibi kalmıştı.

Tekne kazıntısı, on beş yaşındaki Defne, bu düzenli evin en canlı, en parıltılı köşesiydi. Zeynep’in hayattaki tek gerçek neşesi, tek içten gülümsemesi Defne içindi. Defne’nin lise giriş sınavları (LGS) yaklaşıyordu ve Zeynep ile Alper, kızlarının iyi bir liseye girmesi için ellerinden geleni yapmaya kararlıydılar. Uzun araştırmalar sonucunda, kısa süre önce şehirlerine taşınmış, alanında oldukça başarılı olduğu söylenen bir özel ders hocasıyla anlaştılar: Kerem Bey.

Kerem Bey, kırklı yaşlarının başında, hafif dağınık saçları ve her daim sorgulayan, sıcak bakışlarıyla Zeynep’in alışık olmadığı bir figürdü. İlk tanışma anında Zeynep, Alper ve Kerem salonda oturmuş, Defne’nin ders programını konuşurken, Kerem’in ses tonundaki dinginliği ve bakışlarındaki zekayı fark etmişti. Alper, her zamanki gibi işine odaklı ve biraz da mesafeliydi. Zeynep ise, Defne’nin dersleriyle ilgili sorular sorarken, Kerem’in samimi ve detaylı cevaplarına hayran kalmıştı. Kerem, sadece ders içeriğinden bahsetmiyor, Defne’nin öğrenme stilini, kaygılarını ve potansiyelini anlamaya çalıştığını hissettiriyordu. Sanki Defne’yi tanımaya değil, anlamaya gelmişti.

Dersler başladı. Haftanın üç günü, Kerem öğleden sonra onlara gelir, Defne ile iki saat kadar çalışırdı. Zeynep, Kerem’i genellikle kapıda karşılar, sonrasında mutfakta kahvesini hazırlar ve Defne’nin dersi bitinceye kadar kendi işlerine dönerdi. Başlarda her şey bu kadar profesyoneldi. Ancak zamanla, Kerem dersten sonra gitmeden önce, Defne’nin ilerleyişi hakkında Zeynep’e kısa bilgiler vermeye başladı. Bu kısa sohbetler, konuların Defne’den Zeynep’in ilkokul öğretmenliği deneyimlerine, oradan da edebiyata, sanata, müziğe uzandığı daha uzun konuşmalara dönüştü.

Zeynep, Kerem’in entelektüel derinliğine hayran kalmıştı. Konuşmaları, sanki ruhunda unutulmuş bir odaya açılan birer pencere gibiydi. Kerem, Alper’in yıllardır dinlemediği, belki de hiç anlamadığı şeyler hakkında konuşuyordu. Kitaplardan, filmlerden, çocukluğunda kaçırılan hayallerden… Zeynep, Kerem’in gözlerinde kendisinin de taşımaya cesaret edemediği bir kırılganlık ve derinlik görüyordu. Kerem ise, Zeynep’in öğretmen maskesinin ardındaki duyarlı, ince ruhlu kadını görüyordu. Yıllardır kimsenin fark etmediği, Alper’in belki de hiç bilmediği Zeynep’i…

Bir akşam, Kerem kapıdan çıkarken, Zeynep’in elindeki bitkiyi fark etti. “Menekşe mi o?” diye sordu. Zeynep gülümsedi. “Evet, çok severim. Bana çocukluğumu hatırlatır.” Kerem başını salladı. “Ben de… Annem de menekşelerle dolu bir pencere önünde oturur, bize hikayeler anlatırdı.” O an, kısa bir an için bakışları kesişti. Zeynep, o bakışta bir anlık hüzün ve tarifsiz bir yakınlık hissetti. Kalbi, uzun zaman sonra ilk kez ritmini şaşırmıştı.

Bu küçük anlar birikti, çoğaldı. Kerem’in dersleri bittikten sonra, Zeynep’in ona “Bir kahve daha alır mısınız, Defne’nin son deneme sınavını konuşalım mı?” teklifleri, artık Defne bahanesiyle uzatılan zaman dilimlerine dönüşmüştü. Evde, Alper’le arasında giderek büyüyen o görünmez duvar, Kerem’le olan her sohbette biraz daha inceliyordu. Zeynep, yıllardır hissetmediği bir canlılık, bir heyecan duyuyordu. Sabahları, Kerem’in geleceği günler ayrı bir anlam kazanıyor, giysilerine, saçına daha bir özen gösteriyordu. Aynadaki yansımasına baktığında, gözlerinin parladığını, yüzündeki soluk ifadenin yerini ince bir tebessüme bıraktığını görüyordu.

Fakat bu uyanış, beraberinde dayanılmaz bir suçluluk duygusunu da getiriyordu. Alper’e haksızlık ettiğini, Defne’ye örnek teşkil etmediğini düşünüyordu. Ama Kerem’le paylaştığı her an, bu suçluluğu bastıracak kadar güçlü bir çekim yaratıyordu. Kerem’in bir bakışı, bir gülümsemesi, Zeynep’in içindeki o kurak toprağı yağmurlarla suluyordu. Bu bir yasak aşktı. Ama kalbe söz geçirilmiyordu ki.

Fiziksel temaslar arttı. Defne’nin notlarını incelerken, Kerem’in parmakları yanlışlıkla Zeynep’in eline değerdi. Kapıda vedalaşırken, Kerem’in eli Zeynep’in omzunda bir an kalır, sonra usulca çekilirdi. Bu küçük dokunuşlar, Zeynep’in bedeninde elektrik çarpmış gibi bir his yaratıyordu. Bir gün, Kerem ders çıkışı tam gidecekken, Zeynep’e döndü. “Zeynep Hanım,” dedi, sesi alışılmadık şekilde alçaktı, “bir sorun var.” Zeynep’in kalbi güm güm atmaya başladı. “Ne oldu, Defne mi iyi değil?” diye sordu kaygıyla. Kerem, “Hayır, Defne çok iyi. Sorun biziz. Bu… bu artık böyle devam edemez.” Bakışları Zeynep’in gözlerine kenetlenmişti. Zeynep donup kalmıştı. Kerem devam etti. “Biz… Bizim konuşacak çok şeyimiz var. Başka bir yerde. Yarın, öğle paydosunuzda, köşedeki kafede buluşabilir miyiz?” Zeynep cevap veremedi, sadece başını salladı. Utancından ve heyecanından yanakları alev alev yanıyordu. Kerem bir an daha baktı, sonra başını hafifçe eğerek, “Yarın o zaman,” dedi ve sessizce kapıdan çıktı.

Ertesi gün, Zeynep’in kalbi göğüs kafesine sığmıyordu. Öğle paydosunda, el ayak titreyerek Kerem’in söylediği kafeye gitti. Kerem, cam kenarındaki bir masada oturmuş, dışarıyı seyrediyordu. Zeynep’i görünce yüzünde hüzünlü bir tebessüm belirdi. Oturduklarında uzun süre kimse konuşmadı. Sadece bakıştılar. O bakışlarda, yılların özlemi, saklı kalmış arzular ve kaçınılmaz bir yıkımın habercisi vardı.

“Zeynep,” dedi Kerem sonunda, sesi titrek. “Ben… Ben sana aşık oldum.” Zeynep’in gözleri doldu. Başını salladı, “Ben de Kerem. Ben de sana aşık oldum.” O an, dışarıdaki dünyanın tüm gürültüsü kesilmiş, sadece onların nefes alış verişleri ve kalplerinin atışı duyuluyordu sanki. Kerem elini uzattı ve Zeynep’in buz kesmiş elini kavradı. Dokunuşu sıcak, güven verici ama aynı zamanda yakıcıydı.

Bu itiraftan sonra, geri dönüş yoktu. Gizli buluşmalar, okul çıkışlarında ya da Zeynep’in “arkadaşımla kahve içeceğim” bahanesiyle gittiği öğle aralarında sıklaştı. Parklarda, tenha sokaklarda, şehrin kalabalığı içinde kaybolup gittikleri anlarda, sanki bambaşka bir evrende yaşıyorlardı. Öpüşmeler, dokunuşlar, fısıltılar… Zeynep, Kerem’in kollarında kendini yeniden doğmuş gibi hissediyordu. Yıllarca üzerinde taşıdığı ağırlık, Kerem’in yanında eriyip gidiyordu. Ama bu mutluluk, aynı zamanda dipsiz bir uçurumun kenarında dans etmek gibiydi. Her an düşme tehlikesi, her an yakalanma korkusu…

Bir gün, Alper’in yakın bir iş arkadaşıyla Zeynep’in buluştuğu kafenin önünden geçiyorlardı. Zeynep, Alper’in arkadaşını gördüğü an donup kaldı. Kerem’in elini hızla bıraktı ve kafasını çevirdi. Alper’in arkadaşı onları fark etmemişti. Ama o an yaşanan panik, kalplerindeki korkuyu bir kez daha yüzeye çıkarmıştı. Bu böyle devam edemezdi. Ya her şeyi göze alacaklardı, ya da bu imkansız aşkı kendi içlerinde gömeceklerdi.

O akşam, Zeynep eve döndüğünde içi içini yiyordu. Alper, her zamanki gibi işleriyle meşgul, gazete okuyordu. Defne ise odasında ders çalışıyordu. Zeynep, odasına geçip yatağın kenarına oturdu. Başını ellerinin arasına aldı. Ne yapacaktı? Kalbi Kerem’e gitmek istiyordu, ama aklı Defne’yi, Alper’i ve bu evin düzenini paramparça etmenin yıkıcı sonuçlarını haykırıyordu.

Kerem’le bir kez daha buluşmaya karar verdiler. Son bir kez, her şeyi konuşmak ve bir karar vermek için. Ertesi gün, yine aynı kafede, aynı masada oturdular. Ama bu kez hava farklıydı. Üzerlerinde, alınacak kararın ağırlığı vardı.

“Ne yapacağız, Kerem?” diye fısıldadı Zeynep. Sesi çatallanmıştı. “Ben böyle yaşayamam. Ama sensiz de… sensiz de yapamıyorum.”

Kerem, Zeynep’in gözlerinin içine baktı. Gözlerinde hüzünlü bir kararlılık vardı. “Biliyorum, Zeynep. Ben de. Ama bir yol bulmalıyız. Ya her şeyi bırakıp yeni bir hayat kurmalıyız, ya da…” Sesi kısıldı. “Ya da bu ateşi kendi içimizde söndürmeliyiz.”

Zeynep’in gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. “Peki Defne? Alper? Onların hayatını nasıl mahvedebiliriz?”

Kerem elini uzattı, Zeynep’in gözyaşlarını sildi. “Biliyorum Zeynep. İşte bu yüzden bu kadar zor. Bazen en büyük aşklar, en büyük fedakarlığı gerektirir.”

O an, Zeynep, Kerem’in gözlerinde gördüğü o kırılganlıkta, tarifsiz bir acı okudu. Kerem’in de bu aşkın bedelini çok ağır ödediğini, onun da büyük bir seçimle karşı karşıya olduğunu biliyordu. Belki de Kerem’in de ardında bıraktığı, yarım kalan bir hikayesi vardı.

Veda vakti gelmişti. Karar, konuşulmasa da alınmıştı sanki. Bu aşkın bu dünyada bir yeri yoktu. En azından şu an için. Birbirlerine son kez sarıldılar, dudakları acı dolu bir veda öpücüğünde birleşti. Bu öpücük, hem aşkın doruğuydu hem de vedanın mühürü.

Zeynep, kafeden ayrılıp evine doğru yürürken, ruhunda büyük bir boşluk hissediyordu. Sanki kalbinin bir parçası Kerem’le birlikte o kafede kalmıştı. Gözleri yorgun, adımları ağırdı. Eve geldiğinde, kapıyı Defne açtı. Yüzünde garip bir ifade vardı. Neşeli de değildi, üzgün de. Daha çok düşünceli gibiydi.

“Anne, hoş geldin,” dedi Defne. “Sen yokken Kerem Hoca geldi, sınav sonuçlarını konuştuk.”

Zeynep’in kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Kerem gelmişti ve gitmişti. Zeynep’in bilmediği bir şey konuşulmuştu.

“Nasıl geçmiş sınavın kızım?” diye sordu Zeynep, sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak.

Defne omuz silkti. “Fena değil, iyi olacak gibi. Ama Kerem Hoca ile sadece sınavı konuşmadık.”

Zeynep yutkundu. “Neyi konuştunuz başka?”

Defne, Zeynep’in gözlerinin içine baktı. Gözlerindeki masumiyet, Zeynep’in içindeki fırtınayı bir anlığına dindirdi. “Kerem Hoca, sınav kaygım hakkında konuştu. Bana çok güzel bir şey söyledi, anne.”

Zeynep nefesini tuttu. Defne’nin Kerem’le olan her diyaloğu, Zeynep için bir bıçak darbesi gibiydi şimdi.

“Ne söyledi kızım?” diye sordu kısık bir sesle.

Defne, küçük bir çocuk gibi gülümsedi. “Kerem Hoca bana dedi ki, ‘Gerçek sevgi, bir başkasının hayatına zarar vermekten kaçınmaktır. Bazen en büyük fedakarlık, sevdiğin kişiyi incitmemektir. Çünkü eğer birini gerçekten seviyorsan, onun mutluluğu senin mutluluğundan daha değerli olur.'”

Zeynep’in dünyası o an başına yıkıldı. Kerem’in kendi ağzından çıkmış bu kelimeler, Defne’nin masumiyetiyle birleşip Zeynep’in yüzüne tokat gibi çarpmıştı. Bu sözler, Kerem’in vedasıydı. Kendi iç savaşının ilanıydı. Ve Zeynep’e, bu aşkın en ağır bedelinin ne olduğunu fısıldıyordu: Defne’nin incinmiş kalbi, Alper’in kırılan gururu, bir yuvanın dağılması. Kerem, kendisinin bile itiraf edemediği bir gerçeği, Defne aracılığıyla Zeynep’e haykırmıştı. Bu aşk, masumların canını yakacaktı. Ve Kerem, bu bedelin ödenmesine izin vermeyecekti.

Zeynep, Defne’ye baktı. Kızının yüzündeki o saf, anlayan ifade, Kerem’in sözlerinin sadece kendisine değil, Defne’ye de bir şekilde ulaştığını düşündürdü. Belki de Defne, anlamadan anlamıştı bir şeyleri. Kalbinde hissettiği o yakıcı acıyla, Zeynep Defne’ye sıkıca sarıldı. Gözlerinden akan yaşlar, yıllarca içinde sakladığı tüm hüzünleri, tüm yasak arzuları ve şimdi sonsuza dek gömmek zorunda olduğu o saklı melodiyi akıtıyordu.

Saklı melodi, kendi içinde sonsuzluğa kadar yankılanacaktı. Ama bir daha asla yüksek sesle çalınmayacaktı. Bedeli çok ağırdı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top