Aile Dramı
Gözlerini Arıyorum İstanbul
Zeynep’in nefesi, sanki içinden bir parça koparılmış da yerine soğuk bir boşluk bırakılmış gibiydi. Yıllar geçmişti ama her Nisan yağmurunda, her çocuk kahkahası duyduğunda, o günün sisli görüntüleri yeniden canlanıyordu zihninde. Kapalıçarşı’nın uğultusu, ter kokusu, daracık koridorlardan süzülen güneş ışığı ve sonra o an… Bir anlık dikkatsizlik. Gözlerini ayırdığı bir saniye. Ve kucağındaki iki yaşındaki kızı Deniz’in kayboluşu. Tam on sekiz yıl olmuştu. On sekiz yıldır her gün o kalabalığı, o paniği, o umutsuz çığlıkları yeniden yaşıyordu.
Bugün de farklı değildi. Kadıköy’deki küçük çiçekçisinde yeni açan mor sümbüllerin kokusu bile içindeki o çürümüş kederi bastırmaya yetmiyordu. Yağmur cama vuruyor, dükkanın loş ışığında zihnindeki anıları daha da koyulaştırıyordu. Arkadaşı Ayşe içeri girdiğinde, Zeynep’i her zamanki gibi camdan dışarı, boşluğa bakarken buldu.
“Yine mi o günlere daldın Zeynep?” Ayşe’nin sesi şefkat doluydu. Elindeki sıcak poşeti tezgaha bıraktı. “Sana simit ve peynir aldım, açsındır.”
Zeynep, zorlukla gülümsedi. “Ne yapayım Ayşe? Sanki o an hiç bitmemiş gibi. Her şeye rağmen bir yanım hâlâ onu arıyor. Her genç kıza bakışımda, ‘Acaba o mu?’ diye bir ümit parlıyor içimde, sonra sönüyor.”
Ayşe, Zeynep’in omzuna dokundu. “Biliyorum canım. Ama sen her şeyi yaptın. Polis, kayıp ilanı, her köşe… Bazen kabul etmek zorundayız.”
“Kabul mü?” Zeynep’in sesi çatallaştı. “Bir anne çocuğunun kayboluşunu nasıl kabul eder, söyle bana? O benim kanımdı, canımdı. Elimden kayıp gitti. Ve ben hiçbir zaman onun öldüğüne inanmadım. İçimdeki bir ses, onun bir yerlerde yaşadığını fısıldıyor hep.”
Zeynep’in içindeki o ses, son günlerde daha yüksek çıkmaya başlamıştı. Geçen hafta, televizyondaki bir programda kayıp çocukların hikayelerini dinlerken, programın sonunda eski bir sosyal hizmet uzmanının ağzından dökülen bir cümle takılmıştı aklına: “Bazen, ailelerin ulaşamadığı ama devlet kayıtlarında farklı bir isimle yeniden hayat bulan çocuklar olur. Özellikle büyük şehirlerde, karmaşa içinde kaybolan ve kısa sürede bulunamayan vakalarda, çocuklar geçici ailelere veya kurumlara yerleştirildikten sonra evlat edinilebiliyorlar.”
Bu cümle, Zeynep’in donmuş umut tohumlarını yeniden filizlendirmeye yetmişti. Ertesi gün, yıllar önce defalarca gittiği karakola tekrar gitmiş, eski dosyasını yeniden açtırmak için yalvarmıştı. Umutsuz bir çabaydı ama denemek zorundaydı. Polis memuru, kibarca dosyanın kapandığını, her türlü araştırmanın yapıldığını söylemişti. Ancak Zeynep, programdaki o uzmanı bulmaya karar verdi. Adı Elif Hanım’dı. Emekli olmuştu ama iletişim bilgileri internette bulunabiliyordu.
Birkaç gün sonra, elinde titreyen bir fincan çayla, İstanbul’un Çengelköy semtindeki eski, ahşap bir evde Elif Hanım’ın karşısındaydı Zeynep. Emekli sosyal hizmet uzmanı Elif Hanım, yılların verdiği tecrübenin getirdiği bilge bir ifadeyle Zeynep’i dinledi.
“Deniz… Kapalıçarşı, 18 yıl önce…” Elif Hanım gözlerini kapattı, anılarını tazelemeye çalıştı. “Ne yazık ki bu tür vakalar çok sık yaşanırdı. Özellikle yaz aylarında, kalabalık yerlerde. Çoğu çocuk bulunur, ailelerine kavuşurdu. Ama bazen… Bazen bulunamayanlar olurdu.”
Zeynep’in boğazı düğümlendi. “Benim kızım… Deniz.”
Elif Hanım yavaşça gözlerini açtı. “Sizin dosyanızla birebir ilgilenmedim ama benzer bir vaka vardı o dönemler. Çok küçük bir kız çocuğu, Kapalıçarşı’da annesi kaybolduktan sonra bulunmuş. Annesi hasta veya baygın olduğu için ortalık karışmış, kız çocuğu da kargaşada annesinin yanından uzaklaşmış. Gözlerinde büyük bir korku vardı hatırlıyorum. Kimliğini tespit edemedik uzun süre. Annesi bir anda ortadan kaybolmuş gibiydi.”
Zeynep’in kalbi hızla çarpmaya başladı. “Anneler mi? Annesi mi kayboldu? Ben bayılmıştım. O gün çok ateşliydim. Zaten hastaydım. Kapalıçarşı’nın sıcak ve boğucu havasında bir an gözlerim karardı. Yere yığılmışım. Ayıldığımda Deniz yoktu. Ben onu ararken, beni başkaları aramış sanırım. Sonra polise gittim, akrabalarımı aradım ama kimseye ulaşamadım. Bir hafta hastanede yattım kayıptan şoka girince. Çıktığımda aramak için gücüm bile kalmamıştı. Deniz’i kaybettim diye beni suçladılar. Kimse benim hikayeme inanmadı…” Gözyaşları yanaklarından süzüldü. “Demek o da beni kayıp biliyordu… Benim annem hasta olduğu için mi kayboldu sandılar?”
Elif Hanım’ın yüzünde şefkatli bir ifade belirdi. “Böyle bir senaryo olası, evet. O kız çocuğu bir süreliğine kuruma alındı. Sonra da…” Elif Hanım duraksadı. “Sonra, oldukça iyi bir aileye evlatlık verildi. Adı da değişti. Biliyorum, etik değil ama bazen çocukların geçmişini silmek, onlara yeni bir başlangıç sağlamak adına böyle kararlar alınıyordu.”
“Adı neydi? Nerede? Kim o aile?” Zeynep’in nefes alışverişi hızlanmıştı. Elif Hanım’ın yüzündeki hüzün, Zeynep’in içindeki umudu bir tokat gibi sarstı.
“Maalesef, bu bilgiler gizli tutuluyor. Evlat edinme dosyaları mühürlüdür. Ancak…” Elif Hanım bir an düşündü. “O kız çocuğunun sol bileğinde minik, kahverengi bir ben vardı. Tam da bileğinin iç kısmında. Hatırladığım kadarıyla yıldız şeklindeydi.”
Zeynep’in avuçları terlemeye başladı. Deniz’in sol bileğinde, avucunun içine yakın, soluk kahverengi, küçücük bir yıldız beni vardı. Bunu nasıl unutabilirdi ki? Her bezini değiştirdiğinde, her elini tuttuğunda gözüne çarpan o küçük iz… Bu bir tesadüf olamazdı.
“Yıldız… Benim Deniz’imin de vardı. Tıpkı anlattığınız gibi!” Zeynep’in sesi titriyordu. “Lütfen Elif Hanım, ne olur yardım edin bana. Belki küçük bir ipucu. Bir şehir, bir meslek, bir resim…”
Elif Hanım, Zeynep’in gözlerindeki çaresizliği gördü. Yıllar süren sessizliğini bozmaya karar verdi. “O dönemler Çengelköy’de oturan bir aileye evlatlık verilmişti. Aile oldukça varlıklıydı ve çocuğa çok iyi bakacaklarına emindim. Ama daha fazlasını söylemem imkansız. Dosyaları karıştırmak benim için de büyük bir risk.”
Zeynep, elindeki fincanı titrek bir şekilde sehpaya bıraktı. Çengelköy… İstanbul’un büyük semtlerinden biriydi ama elinde en azından bir başlangıç noktası vardı. Teşekkür etti, Elif Hanım’a sarıldı ve hızla oradan ayrıldı. Yüreği hem korku hem de delice bir umutla doluydu.
Sonraki haftalar, Zeynep için bir işkence ve aynı zamanda bir diriliş dönemi oldu. Çiçekçisini Ayşe’ye emanet etti, elinde eski bir harita ve bitmek bilmeyen bir kararlılıkla Çengelköy sokaklarını arşınlamaya başladı. Her gün, semtin farklı köşelerinde, parklarda, kafelerde, okulların çıkış saatlerinde genç kızları gözlüyordu. Yıldız benini arıyordu. Her kahverengi saçlı, ela gözlü genç kızda bir umut kıvılcımı beliriyor, sonra hayal kırıklığına dönüşüyordu. Kimi zaman delirdiğini düşünüyordu. On sekiz yıldır görmediği birini, sadece küçük bir benle tanımaya çalışmak… İğneyle kuyu kazmak gibiydi.
Bir akşam, Çengelköy’ün sahilindeki bir kafede oturmuş, elindeki soğuk çayı karıştırırken, telefonunda gezinmeye başladı. Yerel Çengelköy gruplarına, sosyal medya platformlarına göz atıyordu. Belki bir ilan, belki eski bir fotoğraf… Derken, gözü bir fotoğraf sergisi afişine takıldı. “Genç Yetenekler: Objektiften Hayata Bakış.” Serginin ana görseli, genç bir kızın elinde eski bir fotoğraf makinesiyle gülümsediği portreydi. Kızın saçları kahverengi, gözleri elaydı. Ve en önemlisi, fotoğrafta kollarının açıkta olduğu pozuyla, sol bileğinde soluk, minik bir yıldız beni seçiliyordu. Kalbi ağzına geldi.
Serginin açılışı ertesi gün, semtin sanat galerisindeydi. Zeynep o gece uyuyamadı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kalkıp, sanki büyük bir sınava giriyormuş gibi özenle hazırlandı. Galerinin kapısında, kalbi kulaklarında atarak bekledi. İçeri girdiğinde, fotoğraf makinesiyle çekilmiş portredeki kız, tam da girişte, insanlarla konuşuyordu. Adı Deniz’di. Serginin yıldızıydı.
Zeynep, uzaktan onu izlemeye başladı. O yürüyüş, o gülüş… Genç bir kadın olmuştu ama Zeynep’in zihnine kazınmış o iki yaşındaki bebeğin çizgileri belirginleşiyordu. Deniz, etrafındaki insanlarla neşeyle sohbet ediyor, eserlerini anlatıyordu. Zeynep, bir fotoğrafının önüne geldi. Deniz’in kadrajından İstanbul’un eski bir sokağı… O sokak, Zeynep’in Kapalıçarşı’dan sonra ilk yaşadığı sokağa benziyordu. Bir tesadüf müydü?
Zeynep, sonunda cesaretini topladı ve Deniz’e doğru yürüdü. Genç kızın önünde durduğunda, Deniz ona bakışlarındaki tuhaf ifadeyle gülümsedi.
“Fotoğraflarımı beğendiniz mi?” dedi nazikçe.
Zeynep’in sesi boğazında takıldı. “Çok… Çok güzeller. Özellikle şu, eski İstanbul sokağı olan… Çok tanıdık geldi.”
Deniz’in yüzünde bir şaşkınlık belirdi. “Burası benim doğduğum evin sokağıymış. Ben hiç görmedim ama hep hikayelerini duydum. Sanki bir parçam orada kalmış gibi.”
Zeynep’in gözleri doldu. “Benim de bir parçam orada kaldı Deniz. Tam on sekiz yıl önce…” Gözleri, Deniz’in sol bileğine kaydı. Yıldız ben oradaydı, tıpkı Elif Hanım’ın anlattığı gibi.
Deniz, Zeynep’in bakışlarını fark etti ve bileğini istemsizce saklamaya çalıştı. “Şey… Herkesin bir ben izi vardır değil mi?”
Zeynep, elini uzattı, Deniz’in bileğini hafifçe kavradı. “Bu iz… Bu iz benim için dünyanın en önemli izi. Benim kızımın da vardı böyle bir izi. Tam da burada. Ve adı da Deniz’di.”
Deniz’in yüzündeki gülümseme soldu. Gözleri şaşkınlık, biraz da korkuyla açıldı. “Ne… Ne demek istiyorsunuz?”
Zeynep, titreyen sesiyle konuşmaya devam etti. “Ben Zeynep. Senin annenim Deniz. Tam on sekiz yıl önce Kapalıçarşı’da seni kaybettim. Hasta olduğum bir gündü, gözlerim karardı, bayıldım. Ayıldığımda sen yoktun. Her yerde aradım seni. Sana inanan tek bir kişi bile kalmamıştı. Ama ben her zaman seni aradım. Her zaman…”
Deniz, bileğini Zeynep’in elinden çekti. Yüzü bembeyaz olmuştu. “Hayır… Bu mümkün değil. Benim bir ailem var. Onlar benim anne babam. Siz yanılıyorsunuz.” Sesi yükseldi, galerideki diğer insanlar dönüp onlara baktılar.
Zeynep, gözlerinde yaşlarla Deniz’e yalvardı. “Biliyorum… Biliyorum kolay değil. Ama lütfen dinle beni. O günleri hatırlamıyor olabilirsin. Ama ben her detayını hatırlıyorum. Senin en sevdiğin oyuncak ayıyı bile. Adı Pofuduk’tu. Ve Pofuduk’un sol kulağı kırıktı. Çünkü bir keresinde merdivenlerden yuvarlamıştın.”
Deniz’in gözleri şaşkınlıkla daha da büyüdü. Pofuduk… Bu ismi ilk kez duyuyordu ama içindeki bir yerlerde, çok derinlerde, bu isimle ilgili bir yankı hissetti. Anne babası, onun küçükken çok sevdiği, yıpranmış bir ayısı olduğunu, onu hiç yanından ayırmadığını anlatmışlardı. Ama adını ya da hasarını hiç söylememişlerdi.
“Size inanmıyorum!” Deniz’in sesi titredi. “Ben gidiyorum.” Hızla kalabalıktan sıyrılıp çıkışa yöneldi.
Zeynep, arkasından “Deniz!” diye bağırdı ama genç kız duymadı, koşarak uzaklaştı. Zeynep, yığılır gibi yere çöktü. Tüm umutları, tüm arayışları bir anda anlamsızlaşmış gibiydi. On sekiz yıl sonra bulduğu kızı, onu reddetmişti.
Günler geçti. Zeynep, tekrar çiçekçisine kapandı. Ayşe onu teselli etmeye çalışsa da, Zeynep’in ruhundaki acı daha da derinleşmişti. Ama içinde bir yerlerde, Deniz’in Pofuduk ismine verdiği tepki, bir tohum gibi büyüyordu.
Bir akşam, dükkanı kapatmak üzereyken kapı açıldı. Gelen Deniz’di. Yüzü gergindi, gözleri kızarıktı. Elinde eski, yıpranmış, sol kulağı kırık bir oyuncak ayı vardı.
“Bu Pofuduk mu?” diye fısıldadı Zeynep.
Deniz’in sesi titredi. “Onu buldum. Annemin sandıklarından çıktı. Aslında hiç bakmamıştım. Bana küçükken çok sevdiğimi söylemişlerdi, o kadar. Ve ben… Ben hep bu ayıyı severken bile bir eksiklik hissederdim. Sanki bu ayıya dair başka bir hikaye daha varmış gibi.”
Zeynep ayağa kalktı, yavaşça Deniz’e yaklaştı. “Benim hikayem bu Deniz. Senin hikayen. O gün Kapalıçarşı’da baygın yatarken, seni bulan iyi insanlar, sana yeni bir hayat verdiler. Onlar sana bakmak için her şeyi yaptılar. Buna eminim. Ama beni de unutma lütfen.”
Deniz’in gözlerinden yaşlar akmaya başladı. “Benim ailem bana her şeyi verdi. Çok mutlu bir çocukluğum oldu. Ama hep bir boşluk vardı içimde. Hep sanki bir parçam eksikmiş gibiydi. Annemle babam beni her zaman çok sevdiler. Onlara karşı haksızlık etmek istemiyorum.”
“Asla isteme,” dedi Zeynep, hafifçe gülümseyerek. “Onlar senin ailen. Benim tek istediğim, seninle bir bağ kurmak. Senin annenden dinlemediğin hikayelerini anlatmak. Seni dünyaya getiren kadın olmak… Bu da bir gerçek.”
Deniz, elindeki Pofuduk’u sıkıca kavradı. “DNA testi… Yaptırmalıyız.” Sesi kararlıydı. “Eğer sonuç pozitif çıkarsa… Sadece o zaman, bu hikayeyi dinlemeye hazırım.”
Zeynep, başını salladı. Kalbinde hem korku hem de sarsılmaz bir umut vardı. Bu, bir başlangıçtı. Zorlu, belirsiz ama bir başlangıç.
Bir hafta sonra, özel bir laboratuvardan gelen zarf, Zeynep’in hayatını bir kez daha değiştirdi. Sonuç, yüzde 99.9 olasılıkla biyolojik anne-kız olduklarını gösteriyordu. Deniz, testi kendisi almak istemişti. Sonucu okuduktan sonra, Zeynep’in dükkanına gelmedi. Bunun yerine, Zeynep’e bir mesaj attı: “Bu akşam Kapalıçarşı’nın önündeki çeşmenin orada bekliyorum. Tek başına gel.”
Zeynep’in kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Kapalıçarşı… On sekiz yıl önce kabusunun başladığı yer. Şimdi, belki de umudunun yeşereceği yer olacaktı. Belirtilen saatte Kapalıçarşı’nın o tarihi çeşmesinin önündeydi. Soğuk bir Kasım akşamıydı. Karşıdan gelen silueti görünce, Zeynep’in gözleri doldu. Deniz gelmişti.
Yanına geldiğinde, Deniz’in yüzünde hüzünlü ama kararlı bir ifade vardı. Elinde yine Pofuduk ayısı vardı. “Konuşalım mı?” diye fısıldadı.
Zeynep başını salladı, sesini bulmakta zorlanıyordu.
Kapalıçarşı’nın dışındaki boş banklardan birine oturdular. Deniz, Pofuduk’u kucağına koydu. “Ailem her şeyi anlattı. Beni bir polisin bulup karakola getirdiğini, sonra da bir süre kurumda kaldığımı. Onlar bana en iyi hayatı vermek istediklerini söylediler. Ve ben onlara kızgın değilim. Asla olamam.” Gözlerini Zeynep’e çevirdi. “Ama size de kızgın değilim. Hastayken, o kargaşada… O gün annem olsaydı o da aynısını yaşayabilirdi, belki de daha kötüsünü. Sadece… Sadece neden hiç bulamadınız beni?”
Zeynep’in gözlerinden yaşlar sel oldu. “Aradım Deniz. Her gün, her saniye aradım. Hastaneden çıktıktan sonra beni akıl hastanesine kapatmakla tehdit ettiler. Kaybın şokuyla bunalıma girdiğimi söylediler. Kimse bana inanmadı. Ama sen benim her zaman aklımdaydın. Her sümbül açtığında, her yağmur yağdığında sen vardın aklımda. Sen benim hayallerimde büyüdün Deniz.”
Deniz, yavaşça elini uzattı ve Zeynep’in elini tuttu. Elif Hanım’ın bahsettiği o yıldız ben, şimdi Zeynep’in avucunda parlıyordu. “Belki de bir mucizedir bu. On sekiz yıl sonra…”
Zeynep, kızının elini sıkıca tuttu. Soğuk Kasım havasında, Kapalıçarşı’nın tarihi duvarları arasında, kaybolmuş bir umut yeniden filizleniyordu. Bu bir “bir anda mutlu son” olmayacaktı, ikisi de biliyordu. Çok şey yaşanmıştı, çok acı birikmişti. Ama bu, yeni bir başlangıçtı. Zeynep, kucağındaki boşluğun yıllar sonra dolmaya başladığını hissetti. Gözlerini yeniden Deniz’in gözlerine çevirdi ve bu kez, o ela gözlerde sadece geçmişin hüznünü değil, geleceğin umudunu da gördü. Kaybettiği kızı değil, yeniden kavuştuğu kızını… Gözlerini aradığı İstanbul, nihayet ona en değerli hazinesini geri vermişti.
