Aile draması
Kirpiklerin Arasındaki Renkler
Elif’in elleri, makinenin pedalına basmaktan yorgun düşmüş, ipekli bir şifonun kenarını titizlikle dikerken, zihni bambaşka bir tuvalin üzerindeydi. Parmak uçlarında hissettiği ipliğin narin dokusu, fırçasının ucunda canlandırdığı renklerin hayaliyle yarışıyordu. Otuz üç yaşındaydı Elif, yıllardır bu atölyenin loş ışığında, babasından miras kalan dikiş makinelerinin tıkırtısı arasında bir ömür tüketiyordu. Dışarıdan bakıldığında, mahallenin en becerikli terzisi, annesine ve erkek kardeşine kol kanat geren fedakar abla… Ama iç dünyasında, fırça darbeleriyle nefes alan, renklerin derinliğinde kaybolan bir ressam yatıyordu.
Kumaşın kenarına işlediği minik, simetrik desenler bile, Elif’in bastırdığı sanatsal ruhunun bir yansımasıydı. Çizgiler kusursuz, uyum eşsizdi. Müşterileri, “Elif kızım, senin elinden çıkan her şey sanat eseri gibi oluyor,” derlerdi. Elif bu iltifatlara acı bir tebessümle karşılık verir, gözlerini işine çevirirdi. Sanat eseri… Ah, bir zamanlar hayatı gerçekten sanat eseri olacaktı.
On beş yıl önceydi. Babası aniden, kalp krizi sonucu vefat ettiğinde her şey tepetaklak olmuştu. Elif o zamanlar on sekiz yaşındaydı, güzel sanatlar fakültesinde burslu okuyordu. Gelecek, önünde parlak bir tablo gibi uzanıyordu. Hatta okuldan hocaları, potansiyelini keşfetmiş, ona yurt dışındaki prestijli bir akademiden gelen yaz okulu bursu fırsatını sunmuşlardı. Hayallerini süsleyen Paris sokakları, Louvre Müzesi’nin görkemli koridorları, paletinde yeni renkler keşfetme arzusu… Her şey parmaklarının ucundaydı.
Ama babasının ölümü, sadece bir canı değil, aynı zamanda ailelerinin tüm dengesini de alıp götürmüştü. Geride, kalp rahatsızlığı nükseden annesi Fatma Hanım ve o zamanlar sekiz yaşında olan kardeşi Can kalmıştı. Babası küçük bir esnaftı, terzi dükkanının kirası, evin masrafları, annesinin ilaçları… Bir anda Elif’in omuzlarına binmişti tüm bu yük. Akrabalardan gelen cılız destekler, borçla alınan bir miktar para, yetmiyordu hiçbir şeye.
Elif, kendisine sunulan o muhteşem fırsatın mektubunu, defalarca okumuştu. Paris yaz okulu… Mektup, ellerinde buruşurken, gözleri annesinin solgun yüzüne ve henüz olgunlaşmamış, umut dolu gözlerle kendisine bakan kardeşi Can’a takılmıştı. Can’ın parlak zekası vardı, mühendis olmak istiyordu. Onun hayallerini gerçekleştirebilmek için birinin fedakarlık yapması gerekiyordu. Ve o kişi, hep “ablalık” sorumluluğunu iliklerinde hisseden Elif oldu.
Tek bir sessiz karar. Bir telefon görüşmesi yapmadı, e-postayı göndermedi. Bursu reddetti. Okuldan ayrıldı. Hayallerini bir kutuya kilitleyip, tozlu raflara kaldırdı. Babasının dükkanına geçti, makas ve iğneler, fırça ve boyaların yerini aldı. Atölye, artık sadece bir geçim kapısı değil, Elif’in hayallerinin gömüldüğü bir mezarlık gibiydi.
Yıllar böyle geçti. Elif, dikiş dikerken, kalbinin derinliklerinde bir yerlerde sürekli ince bir sızı taşıyordu. Can büyüdü, anneleri biraz toparlandı ama kronik rahatsızlığı yüzünden çalışamıyordu. Elif, kardeşini üniversiteye yolladı. Şehrin en iyi mühendislik fakültelerinden birine girdi Can. Her başarısı, Elif’in içine hem bir gurur hem de bir hüzün tohumu ekiyor, “iyi ki” ve “keşke” arasında salınan bir duygu fırtınası yaratıyordu.
Can, her aradığında, sesinden fışkıran heyecanla yeni projelerini, derslerindeki başarılarını anlatırdı. “Abla, biliyor musun, bir gün kendi şirketimi kuracağım, seni de annemi de tüm bu yorgunluklardan kurtaracağım!” derdi. Elif gülümser, “Sen yeter ki oku, gerisi önemli değil,” diye geçiştirirdi. Hiçbir zaman onun yüzüne, “Senin okuduğun her kitap, giydiğin her yeni kıyafet, yediğin her öğün, benim vazgeçtiğim bir Paris düşü,” demedi. Demezdi. Sessizdi onun fedakarlığı, görünmez, duyulmazdı.
Bir akşam, Elif atölyeyi kapatırken, eski bir okul arkadaşı, Ayşe, dükkanın önünden geçti. Ayşe, Elif’le aynı fakültede okumuş, yeteneği Elif kadar parlamayan ama fırsatları değerlendirmeyi bilenlerdendi. Şimdi tanınmış bir ressamdı. Elif’i görünce şaşkınlıkla durdu. “Elif? Sen burada mıydın bunca zaman? Ne işin var burada?” Ayşe’nin sesi samimiydi, suçlayıcı değil. Ama Elif’in içini kor gibi yaktı bu soru.
“Baba yadigarı,” dedi Elif, omuz silkerek. “Devam ettiriyoruz.”
Ayşe, atölyenin içindeki eski makinelere, yığılı kumaş toplarına baktı, sonra Elif’in yorgun ama hala ışıltılı duran gözlerine. “Hala resim yapıyor musun?” diye sordu. “Hatırlıyorum, ne yetenekliydin. Hocalar senden çok umutluydu.”
Elif, gözlerini kaçırdı. “Zaman olmuyor,” dedi kısaca.
Ayşe bir an tereddüt etti, sanki bir şeyler söylemek istedi ama sonra vazgeçti. “Neyse Elif’ciğim, çok sevindim seni gördüğüme. Belki bir ara buluşuruz, anıları tazeleriz.” Sonra Elif’e bir kartvizit uzattı, üzerinde kendi galerisinin adı yazıyordu. Ayşe gittiğinde, Elif kartviziti buruşturup tezgahın altına attı. Anıları tazelemek mi? Hangi anıları? Kendisine ait olmayan, hiç yaşanmamış anıları mı?
Zaman akıp gitti. Can, üniversiteyi bitirme aşamasına gelmişti. Son sınıf projesi için ek paraya ihtiyacı vardı. “Abla, bu proje çok önemli, kariyerimin dönüm noktası olabilir. Ama malzeme masrafları çok yüksek.”
Elif, o günlerde dükkanda işler durgun olduğu için cebinde çok az parayla gezdiğini hatırladı. Annesinin ilaçları, evin kirası… Nereden bulacaktı? Ama Can’ın sesindeki o umut, o ışık, Elif’in içindeki ablalık sorumluluğunu bir kez daha körükledi. Çekmecedeki küçük, kadife keseyi çıkardı. İçinde, babasından kalan tek değerli eşya vardı: küçük, altın bir kolye ucu. Babası, annesine evlilik yıldönümünde hediye etmişti. Elif, onu gözü gibi saklamış, zor zamanlar için ayırmıştı.
Kolyeyi bozdurdu. Kardeşine parayı yolladı. Can’ın projesi başarıyla tamamlandı. Mezuniyetine iki ay kala, büyük bir şirketten iş teklifi aldı. Elif, bu haberle havalara uçtu. Gurur, tüm yorgunluğunu unutturmuştu sanki.
Nihayet, Can’ın mezuniyet töreni geldi çattı. Elif, atölyeyi birkaç günlüğüne kapatıp, annesiyle birlikte Can’ın okuduğu şehre gitti. Üniversitenin bahçesinde, mezuniyet cübbeleri içindeki gençleri izlerken, Elif’in kalbi garip bir şekilde hem hızla çarpıyor hem de hüzünle sıkışıyordu. Can, kalabalığın arasından pırıl pırıl parlıyordu.
Tören başladı. Dekanların konuşmaları, diplomaların dağıtımı… Sonra sıra Can’a geldi. Sahnede durdu, mikrofonu eline aldı. Sesi tüm bahçede yankılandı. “Öncelikle, buraya gelmemde emeği geçen tüm hocalarıma, bana her zaman inanan anneme ve…” Can’ın gözleri kalabalıkta gezindi, Elif’i buldu. “…ve her zaman arkamda bir dağ gibi duran ablama teşekkür etmek istiyorum. Onlar olmasa, ben bu başarıyı asla elde edemezdim. Bu diploma, aslında onların eseri!”
Elif’in gözleri doldu. Can, onlara genel bir teşekkür etmişti. Elif’in sessiz fedakarlığını gerçekten biliyor muydu? Yoksa sadece bir nezaket cümlesi miydi bu? O an bu sorunun cevabını veremedi, sadece duygusal bir dalgayla sarıldı. Gurur, sevgi ve o kadim sızı birbirine karıştı.
Mezuniyet sonrası, küçük bir kutlama yemeği yediler. Can, bir sonraki hafta başlayacağı yeni işini anlatıyordu hevesle. Elif onu dinlerken, neşeli tavırlarına rağmen içindeki boşluğu hissediyordu. Kardeşinin hayali gerçek olmuştu. Peki ya onunki?
Ertesi sabah, eve dönmek için hazırlandılar. Can, annesine ve Elif’e sarıldı. Elif’e uzattığı küçük bir paketin içinde, ağırlığıyla dikkat çeken, özenle sarılmış bir kutu vardı. “Abla,” dedi Can, gözlerinin içine bakarak. Sesi, önceki gecekinden daha sakindi, daha derindi. “Sana küçük bir hediye. Mezuniyet hediyesi.”
Elif paketi açtı. İçinden, şimdiye kadar gördüğü en güzel, en kaliteli sanat malzemeleri çıktı: bir set profesyonel yağlıboya, birkaç tual, ve bir de eskisinden daha iyi duran, tertemiz bir palet. Gözleri doldu. Can, bu malzemelerin değerini biliyordu.
“Abla,” diye devam etti Can, Elif’in gözlerindeki şaşkınlığı ve duygusallığı görerek. “Biliyorum. Babam vefat ettiğinde, yurt dışından gelen bir bursun vardı. Annem anlatmıştı bir keresinde, sen uyurken sayıklamışsın ‘Paris, Paris’ diye. O zamanlar çok küçüktüm, anlamamıştım. Ama büyüdükçe, seneler geçtikçe, senin o atölyede, sabah akşam çalışırkenki yüzündeki o ifadeyi gördükçe… Anladım. Sen hepimiz için vazgeçtin. Ben, sen olmasan asla buralara gelemezdim. Belki de bu… Bu sadece küçük bir başlangıçtır senin için. Biliyorum, kaybettiklerini geri getiremem. Ama… Hayallerini asla unutma. Lütfen, yeniden dene.”
Elif’in boğazına bir yumru oturdu. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı, kirpiklerinin arasından damlayan her damla, bastırdığı tüm renkleri su yüzüne çıkarıyordu. Can, onun sessiz fedakarlığını görmüştü. Duyulmayan dualarını, söylenmeyen sözlerini, vazgeçilen Paris hayalini… Hepsini.
Can, ablasına sarıldı sıkıca. “Seni seviyorum abla. Hep seveceğim.”
Elif, kardeşinin sıcak kollarında, yılların yorgunluğunu, hüznünü ve nihayet bir parçası olunan anlaşılmışlığı hissetti. Bu, bir diploma töreninden daha fazlasıydı. Bu, yıllarca beklediği, belki de hiç beklemediği bir tür mezuniyetti. Bir kez olsun, sessiz fedakarlığı görünür kılınmıştı. Fırçalarını yeniden eline alacak mıydı? Paris’e gidecek miydi? Bilmiyordu. Ama artık paletinde yeni renkler vardı. Kirpiklerinin arasından damlayan gözyaşları, sanki o unuttuğu renklerin ta kendisiydi. Ve Elif, o an, içinde yeniden bir umudun yeşerdiğini hissetti. Belki de her şey, yeni bir başlangıç için, şimdi tam zamanıydı.
