aile draması

Kitap Mola’da Kırık Sayfalar

8 dakikalık okuma · 1469 kelime

Bora, elindeki eski ciltli kitaptan yükselen hafif, küf kokusunu içine çekip gülümsedi. Kitap Mola’nın ahşap rafları arasında, günün ilk ışıklarının loş pencerelerden süzülerek tozlu havayı aydınlattığı bu sabahlar, onun için bir ritüeldi. Burası sadece bir sahaf-kafe değildi; Bora’nın ve en yakın arkadaşı Deniz’in çocukluk hayallerinin, sayısız uykusuz gecenin ve birikmiş her kuruşun somutlaşmış haliydi. Deniz mutfaktan yeni demlenmiş kahvenin kokusuyla çıkıp tezgâha yaslandı. “Yine mi o eski kokuyu duyuyorsun?” diye takıldı, gözleri Bora’nınkilerle buluştuğunda içten bir gülümseme beliriverdi yüzünde.

“Bu koku, geçmişin fısıltısı Deniz,” dedi Bora, kitabı usulca yerine bırakırken. “Ve bizim geleceğimizin teminatı.”

Deniz’in gülümsemesi hafifçe soldu, yüzüne kısa süreli bir gölge düştü ama Bora fark etmedi, çoktan yeni bir kitaba uzanmıştı bile. Oysa o gölge, son birkaç aydır Deniz’in yüzünde sıkça belirmeye başlamıştı. Eskiden her detayı paylaşan, her kararı birlikte alan Deniz, giderek içine kapanıyor, telefon görüşmelerini gizli yapıyor ve finansal raporlar üzerinde eskisinden daha uzun zaman geçiriyordu. Bora, bunu işin yoğunluğuna veya Deniz’in mühendis titizliğine yormuştu. Onların ilişkisi, her şeyden önce gelirdi. Onlar birer iş ortağından öte, kardeş gibiydiler.

Kitap Mola, Kadıköy’ün eski, Arnavut kaldırımlı sokaklarından birinde, sarmaşıklarla bezeli cumbalı bir binanın giriş katındaydı. Her köşesinde özenle seçilmiş ikinci el kitaplar, el yapımı seramik fincanlar ve Bora’nın bizzat kavurduğu özel harman kahveler vardı. Girişimcilik ödülleri almışlar, yerel basında defalarca yer bulmuşlardı. Gelen herkes, buranın ruhunu hissedebildiğini söylerdi.

Bir akşam, dükkânı kapatmaya hazırlanırken, Deniz’in telefonu çaldı. Hoparlörden gelen, hiddetli, yaşlı bir erkek sesi kulaklarına çalındı: “Deniz, yine ne yaptın sen? O serseri peşimizde!” Deniz hızla telefonu kapattı, Bora’ya dönmeden önce sesini düzeltti. “Annemdi,” dedi, dudaklarını zorla yukarı kıvırarak. “Babama kızmış yine.”

Bora kaşlarını çattı. “Her şey yolunda mı Deniz? Son zamanlarda biraz gerginsin.”

Deniz, elindeki anahtarlığı sıkıca kavradı. “Yolunda, yolunda. Küçük aile dertleri işte, biliyorsun. Babamın şu eski borçları… Sürekli bir baş ağrısı.”

Bora, Deniz’in ailesinin, özellikle de babasının geçmişten gelen bir kumar borcu batağında olduğunu biliyordu. Borç, babasının hayatını mahvetmiş, annesinin ömrünü yemişti. Deniz, ne kadar mücadele etse de bu gölgeden kurtulamıyordu. “Onları buraya karıştırma sakın,” dedi Bora uyarıcı bir tonda. “Burası bizim sığınağımız. Bizim geleceğimiz.”

Deniz başını salladı, yüzünde karmaşık bir ifade vardı. “Asla. Merak etme.”

Günler haftaları kovaladı. Kitap Mola’nın işleri her zamankinden iyi gidiyordu. Yeni projeler üzerine konuşuyorlardı; ikinci bir şube açma, kendi yayınevlerini kurma hayalleri… Ama Deniz’in tuhaflıkları artmaya devam etti. Muhasebe defterlerini artık Bora’dan saklıyor, sık sık banka şubesine gidiyor, toplantılara geç kalıyor, bakışları sanki sürekli uzaklardaymış gibi dalgın oluyordu. Bora, ilk kez kalbinde minik, sinsi bir kuşkunun kanat çırptığını hissetti.

Bir öğleden sonra, dükkâna gelen bir kurye, Deniz’in adıyla kayıtlı, kapalı bir zarfı Bora’ya uzattı. Deniz şehir dışındaydı, acil bir aile meselesi için gitmişti. Bora, zarfı elinde evirip çevirdi, içini kemiren merakla açtı. İçinden çıkan belge, beynine bir şok dalgası gibi yayıldı. Bu, Kitap Mola’nın tüm mal varlığı ve dükkânın tapusu üzerine çekilmiş, çok yüksek meblağlı bir kredi anlaşmasıydı. Borçlu: Deniz Demirer. Krediyi veren: Özel bir yatırım bankası. Altında Bora’nın adı okunaksız bir şekilde paraf edilmişti. İmzalar ise ustaca taklit edilmişti.

Nefesi kesildi. Dünya sanki etrafında dönmeyi bırakmıştı. Kalbi göğüs kafesini parçalayacak gibi atıyordu. Bu imkansızdı. Bu bir kabustu. Deniz böyle bir şey yapmazdı. Yapamazdı. Oysaki belge, tüm acımasız gerçekliğiyle elindeydi. Bir değil, iki farklı kredi anlaşması. Ve bir de temerrüde düşmüş borç bildirimleri.

Bora, titreyen elleriyle bilgisayarı açtı, banka hesaplarını kontrol etti. Hesaptaki paranın büyük bir kısmı boşaltılmıştı. En son ne zaman kontrol ettiğini bile hatırlamıyordu. Deniz’e öyle güvenmişti ki, defterlere bakma gereği bile duymamıştı. Birlikte kurdukları hayal, bir anda bir kum yığını gibi ellerinden kayıp gidiyordu. Bir telefon sesiyle irkildi. Deniz’di.

“Alo Bora, ben dönüyorum. Uçak yeni indi. Bir sorun mu var?” Deniz’in sesi her zamanki gibiydi, biraz yorgun belki ama sanki hiçbir şey olmamış gibi.

“Sen ne yaptın Deniz?” diye fısıldadı Bora, sesi tanınmaz haldeydi.

Diğer tarafta bir sessizlik oldu. Ardından yutkunma sesi duyuldu. “Neyden bahsediyorsun Bora?”

“Kredi anlaşmaları! Banka hesapları! Kitap Mola’nın teminat gösterilmesi! Ne yaptın diyorum sana!” Bora’nın sesi yükselmişti. Birkaç müşteri şaşkınlıkla onlara bakarken, Bora odasına çekildi, kapıyı çarparak kapattı.

“Bora… dinle beni. Açıklayabilirim,” dedi Deniz, sesi titremeye başlamıştı. “Babamın borçları… annem ameliyat olacaktı, çok acildi. O eski borcu kapamazsak evi elimizden alacaklardı. Kumar mafyası… Tehdit ediyorlardı. Başka çarem yoktu Bora. Hiçbir çarem yoktu!”

Bora, Deniz’in sesindeki çaresizliği duyuyordu ama öfkesi gözünü karartmıştı. “Başka çaren yoktu mu? Ya biz? Ya Kitap Mola? Ya benim hayallerim, emeklerim? Bana sorabilirdin! Konuşabilirdik! Ne olursa olsun, ortak bir yol bulabilirdik! Ama sen… sen arkamdan iş çevirdin! Beni soyup soğana çevirdin! Ne farkın kaldı o mafyadan?”

Deniz uzun uzun sustu. Sonra, “Bir iş buldum Bora. O parayı geri ödeyebilecektim. Hatta kar ettirip babamın tüm borçlarını kapatacak, annemin ameliyatını da karşılayacaktım. Kitap Mola’ya da yeni bir şube açacak para getirecektim. Yemin ederim, her şeyi düzeltmek için yaptım. Çok büyük bir proje… Bir anda battı. Her şey battı. Ben de battım Bora.” Sesi boğuklaşmıştı. “Ben de senin kadar yıkıldım.”

“Benim kadar mı?” diye bağırdı Bora, gözlerinden yaşlar akıyordu. “Sen her şeyini kaybettin mi sanıyorsun? Ben seni kaybettim Deniz! Benim elimde kalan ne? Bir hiç! Bir enkaz! Bizim aramızdaki güven ne olacak şimdi? O parayla her şeyi kurtarabileceğini sandın ha? Oysa tek yaptığın… her şeyi mahvetmek oldu.”

Deniz’in sessizliği, Bora’nın sözlerinin acımasız bir yankısı gibiydi. Bora telefonu kapattı, sanki elinde bir yılan tutuyormuş gibi hızla attı bir kenara. Duvara yaslandı, gözleri boşluğa takılı kaldı. Kitap Mola’nın ruhu, onunla birlikte can çekişiyordu.

Sonraki günler, Bora için bir cehennemdi. Bankalar, alacaklılar, avukatlar… Her şey üzerine geliyordu. Deniz’e ulaşmaya çalıştı ama cevap alamadı. En sonunda bir avukat aracılığıyla haber geldi: Deniz, tüm mal varlığını ailesine devretmiş, kendi üzerine hiçbir şey bırakmamıştı. Bora’nın onayı olmadan teminat gösterdiği ve üzerinde sahte imzaların olduğu kredilerle ilgili tüm hukuki sorumluluk kendisinin olacaktı. Deniz ortadan kaybolmuştu.

Bu haber, Bora’nın kalbine saplanan son hançer oldu. Sadece parasını, işini değil, çocukluğunu, gençliğini, geleceğini paylaşmış olduğu en yakın arkadaşını da kaybetmişti. Arkadaşlıklarına, yoldaşlıklarına dair inancı bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı.

Aylar geçti. Bora, Kitap Mola’yı ayakta tutmak için tek başına mücadele ediyordu. Borçların bir kısmını kişisel birikimleriyle ödemiş, kalan kısmı için de yeniden yapılandırma anlaşmaları yapmıştı. Gece gündüz demeden çalışıyor, eski neşesi gitmiş, gözlerinin feri sönmüştü. Müşterilerindeki değişimden, o eski “ruh”un kaybolduğundan bahsediyordu. Bora, eskisi gibi kitap kokularını içine çekemiyor, kahve kavururken aynı keyfi alamıyordu. Her köşe, her raf, her fincan, Deniz’in anılarıyla ve ihanetin acısıyla doluydu.

Bir kış akşamı, kar lapa lapa yağarken, Bora dükkânı kapatıyordu. Kapı açıldı, içeri soğuk bir esintiyle birlikte silüeti tanıdık ama bir o kadar da yabancılaşmış bir adam girdi. Deniz’di. Yüzü çökmüş, gözlerinin altı morarmış, saçları darmadağınık. Eskiden hayat dolu olan bu adam, sanki bir gölgeye dönüşmüştü. Üzerinde eski, yıpranmış bir kaban vardı.

Bora’nın kalbi sıkıştı. İçindeki tüm öfke, acı ve kırgınlık bir anda yüzeye vurdu. “Ne işin var senin burada?” diye tısladı, yumruklarını sıkarak.

Deniz, titrek bir sesle, “Seni görmeye geldim Bora. Konuşmaya geldim.”

“Neyi konuşacaksın? Benden aldıklarını mı? Yok ettiğin hayallerimi mi? Yoksa o sahte imzaları mı?” Bora, masanın üzerindeki bir kitaba uzanıp fırlatmak istedi ama kendini zor tuttu.

Deniz’in gözleri doldu. “Bora… Ben… Affet beni. O günlerde akıl sağlığımı kaybetmiştim sanki. Mafya babamı kaçırmıştı. Annem yoğun bakımdaki ilaç paralarını bulamıyordu. Çaresizdim. Her şeyi düzeltebileceğime inandım. Aptalca bir fikirdi, biliyorum. O projenin batmasıyla her şey üstüme yıkıldı. Kaçtım. Korktum. Bir daha yüzüne bakamayacağımı düşündüm.” Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “O parayı geri ödemek için… Ailemden geriye kalan tek şeyi, annemin miras kalan tarlasını sattım. Senin hisseni ödemek için. Ve Kitap Mola’nın borçlarını kapatmak için.”

Bora donakalmıştı. “Ne?”

“Her şeyi ödedim, Bora. Bankadaki tüm borçları kapattım. Kendi payımı da devrettim sana, avukatına ulaşamadım ama belgeyi ona göndereceğim. Benim adımı, soyadımı bu işten sildim. Kitap Mola senin. Başka seçeneğim kalmadı.” Deniz, cebinden buruşuk bir kâğıt parçası çıkardı. Bu, bankadan aldığı bir dekont ve tapu devir belgesinin kopyasıydı. “Annem rahmetli oldu. Babam da bir huzurevinde. Elimde avucumda hiçbir şey kalmadı Bora. Senin de hayallerini yıktım. Ben artık yokum.”

Bora, elindeki kâğıda baktı. Gerçekti. Deniz gerçekten tüm borçları ödemişti ve hissesini de ona devretmişti. Yılların emeği olan toprakları, ailesinden kalan son hatırayı satarak. Bir anlık duygu karmaşasıyla sarsıldı. İçinde bir yanardağ patlamıştı sanki. Öfke, acı, şaşkınlık ve tuhaf bir hüzün. İhanet, yerini trajik bir fedakârlığa bırakmıştı.

“Neden?” diye sordu, sesi kısık çıkıyordu.

“Çünkü,” dedi Deniz, gözlerini Bora’nın gözlerine kenetleyerek. “Çünkü sen, bana hayaller kurmayı öğreten tek insandın Bora. Kitap Mola’nın ruhu sendin. Ben onu kirlettim. Ve şimdi… sana onu geri veriyorum. Ama ben, geri dönemem.”

Dışarıda kar fırtınası şiddetini artırmıştı. İçeride ise, Bora’nın kalbi buz kesmişti. Deniz, son bir kez Kitap Mola’nın raflarına, eski kitap kokusuna baktı. O, artık bu hikâyenin bir parçası değildi. Kapıdan çıkarken, Bora’nın son sözleri kulaklarına çalındı: “Deniz… Ben… Biz…”

Deniz duraksamadı. Soğuk havaya karışıp gitti. Bora, elinde buruşuk kâğıtlarla öylece durdu. Kitap Mola kurtulmuştu, evet. Ama o eski dostluk, o güven, o saf hayalperestlik… Bir daha asla geri gelmeyecekti. Bu kitap, en ağır bedelle kapanmıştı. Ve Bora, şimdi tek başına, Kitap Mola’nın kırık sayfaları arasında, ihanetin ve fedakârlığın bıraktığı o buruk boşlukla baş başa kalmıştı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top