Kişisel Dram

Yutulan Yıllar

8 dakikalık okuma · 1542 kelime

Elif, İstanbul’un bitmek bilmez gürültüsüne inat, Boğaz’a nazır, minimalist döşenmiş ofisinin penceresinden dışarı bakarken elindeki sıcak kahve bardağının buharına daldı. Yüksek katlı bir plazanın 25. katından, ayaklarının altında uzanan şehrin karmaşası ona her zaman hem bir başarı hissi hem de garip bir yabancılık verirdi. Başarılı bir mimar, saygın bir ortak, finansal olarak özgür… Dışarıdan bakıldığında kusursuz bir hayat. Ancak içten içe, bu kusursuzluğun buz gibi bir duvar ördüğünü biliyordu. Bugüne dek, bu duvarın ardına sakladığı tek bir anı vardı. Ama o anı, bugün, bir gazete haberinin soğuk harfleriyle paramparça olmuştu.

Elinin altındaki ekonomi gazetesinde küçük bir köşe yazısı, her zamanki sıkıcı iş haberlerinden ibaretti. Ta ki gözü o tanıdık isme takılana kadar: “Beyoğlu Belediyesi’nin restore ettiği tarihi Çiçek Pasajı’ndaki son rötüşları yapan isim, taş ustası Cenk Ergüden…” Cenk Ergüden. Cenk. Yıllar, hatta on beş yıl geçmişti. İsmiyle birlikte, üniversite yıllarının tozlu raflarına kilitlediği vicdan azabı, paslı bir anahtarla açılan bir sandık gibi dağıldı zihnine. Kahve bardağı titredi elinde, dudaklarına götüremedi.

Cenk. Bir zamanlar Elif’in en yakın arkadaşı, en büyük rakibi ve ilk aşkının sönük kıvılcımlarının sahibi. İkisi de aynı mahalleden, aynı dar imkanlara sahip ailelerden gelmişlerdi. Aynı liseyi, aynı üniversitenin Mimarlık Fakültesi’ni kazanmış, hayallerini aynı gökyüzüne asmışlardı. İkisinin de gözleri parlardı geleceğe dair konuşurken; Cenk’in mimariye olan tutkusu, eski binalara, kaybolmuş sanatlara duyduğu saygıyla birleşince, Elif’in modern, cesur çizgilerine tezat oluştursa da birbirlerini tamamlarlardı. Üniversitenin üçüncü sınıfıydı, hayatlarının dönüm noktası olabilecek büyük bir burs programı açılmıştı. Mezuniyet sonrası yurt dışında yüksek lisans imkanı sunan, tek kişilik bir bursa. Elif ve Cenk, başvuru için aynı proje üzerinde çalışıyorlardı. Tarihi bir İstanbul mahallesinin sürdürülebilir dönüşüm projesi.

Proje bitimine yakın, Elif, daha önce hiç fark edilmemiş, mahallenin dokusunu değiştirebilecek dahiyane bir çözüm buldu. Minik bir detay, ama tüm projenin ana omurgasını değiştirebilecek kadar önemli. Heyecanla Cenk’e anlatmak istedi. Ama tam o an, beyninin karanlık bir köşesinden bir fısıltı yükseldi: “Ya Cenk de aynı şeyi bulursa? Ya o benden önce davranırsa?” Bu burs, onun için sadece bir yüksek lisans değil, aynı zamanda ailesini yoksulluktan kurtarma, onlara daha iyi bir gelecek sunma biletiydi. Bencillik miydi, hayatta kalma içgüdüsü müydü bilmiyordu. Bildiği tek şey, o an duyduğu korkuydu. Cenk’in zekasını biliyordu, bu detayı o da kolayca yakalayabilirdi. Bir an tereddüt etti. O bir an, tüm hayatının akışını değiştirdi. Elif, o detayı kendine sakladı. Cenk’e, kendi bulduğu başka bir, daha az etkili bir çözümü sanki kendisi bulmuş gibi anlattı, onun da o yönde çalışmasını sağladı. Sanki projenin o kısmı tıkandığında, “Ben şöyle bir şey buldum, sen de diğer tarafı hallet,” der gibi. Cenk, Elif’in ilerlemesinden ve bulduğu çözüme olan inancından etkilenerek kendi çözümünü bir kenara bıraktı ve Elif’in önerdiği yönde ilerledi. Projenin teslim gününde, Elif, kendi dahiyane çözümünü projenin ana fikri olarak sunarken, Cenk’in projesi bu kadar bütüncül durmuyordu. Elif, bursu kazandı. Cenk ise hayal kırıklığıyla üniversiteyi zar zor bitirdi, sonra da gözden kayboldu. Ne kadar arasa da ulaşamamıştı. O zamanlar internet bu kadar yaygın değildi, sosyal medya bugünkü gibi değildi. Cenk sanki yer yarılmış içine girmişti. Elif, içindeki suçluluk duygusuyla yurt dışına gitti, yıllarca çalıştı, başarılı oldu, döndü. Ama o korkunç sırrı hep içinde taşıdı. O günden sonra, Cenk’i bir daha hiç görmemişti.

Şimdi ise Cenk, bir taş ustasıydı. Bir zamanlar hayaller kuran, çizimlere ruh veren o zeki genç adam, eski binaların çatlaklarını onaran, taşlara yeniden hayat veren bir zanaatkar olmuştu. Elif, mimarlık ofisinde projeksiyon perdesine yansıyan son gökdelen projesine bakarken, gözünün önünden Çiçek Pasajı’nın eski, yorgun taşları ve onları elleriyle onaran Cenk’in silüeti geçiyordu. Bu bir tesadüf değildi. Bu, kaderin, vicdanına indirdiği bir balyozdu.

Elif, o gece uyuyamadı. Cenk’i bulmalıydı. Nasıl yaklaşacağını, ne söyleyeceğini bilmiyordu ama onunla konuşmalıydı. Ertesi gün, bir bahaneyle Beyoğlu Belediyesi’nin ilgili birimlerini aradı, Çiçek Pasajı restorasyonu hakkında bilgi istedi. Zor da olsa Cenk Ergüden’in telefon numarasına ulaştı. Telefonu elinde, parmağı tuşların üzerinde dakikalarca bekledi. Kalbi göğsünü delip geçecek gibi atıyordu. En sonunda cesaretini topladı.

“Merhaba, ben Elif Demirtaş. Mimarlık Fakültesi’nden tanışıyorduk…”
Telefonun diğer ucundan gelen ses, beklediğinden daha olgun, daha yorgun ama bir o kadar da nazikti. “Elif? Vay be! Nereden buldun beni?” Sesinde şaşkınlık ve hafif bir merak vardı. Hiçbir kırgınlık veya öfke sezilmiyordu. Bu, Elif’in suçluluk duygusunu daha da artırdı.

“Bir haberde gördüm ismini, çok sevindim. Seninle konuşmak istedim, belki bir kahve içeriz?”
Cenk, tereddüt etti. “Benim işlerim yoğun Elif, pek vaktim olmuyor. Hem… Nereden çıktı şimdi bu?”
Elif, yalan söylemeye devam etmenin anlamsız olduğunu biliyordu. “Sana açıklamam gereken bir şeyler var, Cenk. Çok önemli.”
Cenk, uzun bir sessizlikten sonra, “Pekala. Cumartesi öğleden sonra, ben Çiçek Pasajı’nda olacağım. Orada konuşuruz.” dedi.

Cumartesi öğleden sonra, Elif, Beyoğlu’na doğru yola çıktı. İçinde tarif edilemez bir korku ve umut karışımı vardı. Cenk’le yüzleşmek, geçmişiyle yüzleşmek demekti. Çiçek Pasajı’na vardığında, Cenk’i elinde bir çekiç ve keskiyle, duvardaki bir taş parçasını dikkatle oyarken buldu. Üzerinde iş kıyafetleri vardı, yüzü güneşten yanmış, elleri nasırlıydı. Ama gözlerindeki o tanıdık parıltı hala duruyordu. Elif’i görünce elindeki aletleri kenara bıraktı, gülümsedi. O gülüş, Elif’in yüreğine bir hançer gibi saplandı. Bu gülüş, yıllarca uyuduğu derin uykudan uyanan bir vicdanın ilk acısıydı.

“Elif,” dedi Cenk, sesi sıcak ve içtendi. “Gel bakalım, ne işlerin var buralarda? Seni en son gördüğümde mezuniyet sonrası yurt dışına uçuyordun.”
Elif, boğazındaki düğümü yutmaya çalıştı. “Cenk… Çok uzun zaman oldu. Nasılsın?”
“İyiyim Elif. Taşla toprağın içindeyim, kendi işimi kurdum, çalışıyorum işte. Sen?”
“Ben de… Ben de mimarım.” Demesi bile zor geliyordu ona. “Büyük bir firmada ortaktım, şimdi kendi ofisimi açtım. Ama… Sana anlatmam gereken bir şey var.”

Cenk’in yüzündeki gülümseme yavaşça soldu. “Ne oldu? Bir sorun mu var?”
Elif, titreyen elleriyle cebindeki mendili çıkardı. “Hatırlıyor musun, üniversitede o burs projesini?”
Cenk’in kaşları çatıldı. “Tabii ki hatırlıyorum. Hayatımın en büyük hayal kırıklığıydı.”
“Ben… Ben sana bir şey yapmadım, Cenk. Yani, sana kötü bir şey yapmadım. Ama… O projede, benim bulduğum o kilit çözümü senden sakladım.” Elif, gözlerini Cenk’in şaşkın yüzüne dikti. “Sana yanlış bilgi verdim, seni farklı bir yöne yönlendirdim. O bursu kazanmak benim için her şeydi, ailem için, geleceğim için… Çok korktum. Çok bencil davrandım.”

Pasajın gürültüsü bir anda kesilmiş gibiydi. Cenk, Elif’in yüzüne öylece bakıyordu. Gözlerinde ne öfke ne de şaşkınlık vardı, sadece derin bir anlama ifadesi. Sanki yıllardır bu itirafı bekliyormuş gibi.
“Biliyordum,” dedi Cenk, şaşırtıcı derecede sakin bir ses tonuyla. “En azından bir şeyler döndüğünü hissetmiştim. Proje bittikten sonra kendi içimde bir boşluk hissi vardı. Sanki bir parçası eksikmiş gibi. Sonra senin projen açıklandığında… Çözümünü dinlerken, benim de aklımdan benzer bir fikir geçmişti. Ama sen bana farklı bir yol göstermiştin.”
Elif, şok içindeydi. “Neden o zaman söylemedin?”
“Ne söyleyecektim Elif? ‘Sen beni kandırdın’ mı? Kanıtım yoktu. Hem… Belki de benim de kaderimde bu vardı. Bıraktım gitti.” Cenk, derin bir nefes aldı. “Biliyor musun, o bursu alamamam benim için bir son değil, başlangıç oldu. Belki de mimarlık ofislerinde dört duvar arasına sıkışıp kalacak, ruhsuz binalar tasarlayacaktım. Şimdi ise taşlara dokunuyorum, tarihe dokunuyorum. Ellerimle bir şey yaratıyorum. Bu Pasaj, yıllarca atıl kalmış, şimdi yeniden canlanıyor. Benim eserim.”

Elif’in gözleri doldu. “Benim yüzümden…”
Cenk, başını iki yana salladı. “Senin yüzünden değil, Elif. Benim tercihlerim yüzünden. Belki o zaman çok öfkelendim, çok üzüldüm. Ama sonra anladım ki, hayat bazen sana farklı kapılar açar. Ben o kapıdan geçtim. Kendi yolumu buldum. Bu işi seviyorum.”
“Ama ben sana haksızlık ettim. Senin hakkın olanı çaldım.”
“Hakkım olanı çalmadın Elif. O anki şartlarda ikimiz de çok zordaydık. Sen daha hırslıydın, daha gözü karaydın. Belki ben o bursla mutlu olmazdım. Kim bilir?” Cenk, gülümsedi. “Bak, ikimiz de bir yerlere geldik. Sen gökdelenler dikiyorsun, ben eski ruhları canlandırıyorum. Fena mı?”

Elif, Cenk’in bu kadar olgun, bu kadar affedici olmasını beklemiyordu. Yıllardır içinde taşıdığı o devasa yük, bir anda hafiflemiş gibiydi. Ama bu hafifleme, aynı zamanda yeni bir sorumluluk yüklüyordu. Cenk onu affetmiş olsa da, Elif’in kendi vicdanını tamamen temize çekmesi için daha fazlasını yapması gerekiyordu.
“Cenk,” dedi, sesi kararlıydı. “Benim de elimden gelen bir şeyler var. Senin bu tarihi yapılara olan tutkunu biliyorum. Yeni bir vakıf kuruyorum. Amacım, tarihi binaların restorasyonunu desteklemek, genç yeteneklere bu alanda eğitim vermek. Senin gibi ustaları bulmak. Projelerimiz var, finansmanımız var. Benimle çalışır mısın? Bu projelerde baş danışmanımız olmanı, bilgi ve birikimini bizimle paylaşmanı istiyorum. Sana hak ettiğin değeri verecek bir teklifle geldim.”

Cenk’in gözleri bir an parladı. “Ben… Ben bunca yıl sonra kendi bildiğim yoldan gitmeyi tercih ettim, Elif. Ofis hayatı, proje yönetimi… Bana göre değil artık.”
“Hayır Cenk, ofiste oturmak zorunda değilsin. Sen işin mutfağında, sahada olacaksın. Yeni nesillere bu zanaatları öğreteceksin, projeleri yerinde denetleyeceksin. Bu, senin o zamanlardan beri hayalini kurduğun şey değil mi? Eskiye değer vermek, yeni nesillere aktarmak?”
Cenk, uzun uzun düşündü. Elif’in gözlerinin içine baktı, bir anlık bile olsa geçmişin gölgelerini aradı. Ama gördüğü tek şey samimiyet, pişmanlık ve bir umut kırıntısıydı. “Pekala,” dedi en sonunda. “Konuşalım bakalım. Şartları nedir bu vakfın, bana ne düşer? Ama şunu bil ki Elif, ben seni affettim. Benim için önemli olan bu.”

Elif, yıllar sonra ilk kez içtenlikle gülümsedi. Bu bir son değildi, bir başlangıçtı. Geçmişteki hatası, ona beklemediği bir kapı açmıştı. Hem Cenk için hem de kendisi için. İkinci şans, bazen yaptığın hatanın telafisi değil, o hatanın sana öğrettikleriyle yeni bir yol çizmekti. Cenk’in affediciliği ve Elif’in dürüstlüğü, aralarındaki buzları eritmiş, yutulan yılları telafi etmeyecek olsa da, yeni, sağlam bir köprü inşa etmelerine izin vermişti. Belki de hayat, ikinci şansı bir mucize olarak değil, vicdanın acı veren bir yüzleşmeyle başlayan onarıcı gücü olarak sunuyordu. Elif, Çiçek Pasajı’nın yenilenen taş duvarlarına dokundu. Soğuk değil, sıcaktı. Tıpkı kalbi gibi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top