Aile draması

Cam Buharı

8 dakikalık okuma · 1386 kelime

Elif, fırının sıcak buharını yüzünde hissederken, hayatının son yirmi yılının da bu cam buharı gibi gelip geçtiğini düşündü; flu, silik ama ardında hep biriken bir nem bırakan. Fırından çıkan mis gibi tarçın kokusu, odanın her köşesine yayılıyordu. Bu kurabiyeleri Ayşe’nin küçük kızı Defne çok severdi. Elif’in pazar rutinleri, Ayşe’nin ailesinin hafta sonu ziyaretleri etrafında şekillenirdi çoğu zaman. Kendi hayatının merkezi, bilerek ya da bilmeyerek, hep başkalarının etrafında dönmüştü.

Telefon çalınca irkildi. Arayan Ayşe’ydi. “Abla, yetişemedik bu hafta sonu. Emre’nin annesi rahatsızlandı, apar topar memlekete gidiyoruz. Kurabiyeler için çok heveslenmişti Defne ama yapacak bir şey yok.” Ayşe’nin sesi üzgün ama telaşlıydı. Elif, “Önemli değil canım, siz iyi olun yeter ki. Kurabiyeler de seni bekler o zaman,” diye teselli etti. İçinde tarif edemediği bir boşluk hissetti. Evin sessizliği, şimdi daha da derinleşmişti. Kurabiyeleri tepsiye dizdi, ama kimse olmayınca tadı da tuzu da eksik gibiydi. Otuz sekiz yaşındaydı Elif. Evlenmemiş, çocuk sahibi olmamıştı. Küçük bir muhasebe bürosunda çalışıyor, düzenli ama heyecansız bir hayat sürüyordu. Ayşe ise, kendisinden yedi yaş küçük, başarılı bir mimar, evli, bir çocuk annesi, pırıl pırıl bir hayatı vardı. Hep böyle olsun istemişti zaten Elif.

Buzdolabının kapısını açtı, eski bir fotoğraf takıldı gözüne. On sekiz yaşındaki Elif, uzun saçları omuzlarından aşağı dökülüyor, elinde bir karakalem çizimle gülümsüyordu. Yanında on bir yaşındaki Ayşe, ablasına sarılmış, neşeyle poz veriyordu. O fotoğrafa bakınca, Elif’in boğazına görünmez bir yumru oturdu. O yaşlarda bir rüyası vardı Elif’in; Avrupa’da, dünyanın en iyi sanat akademilerinden birinde eğitim görmek. Yetenekliydi, hırslıydı, hayalleri gökyüzüne değiyordu. Ama o kapı, bir daha hiç açılmamak üzere kapanmıştı.

Akşam yemeği için tek başına oturduğunda, evde yankılanan sessizlik, Elif’in en eski dostu, en derin sırdaşı gibiydi. Gençliğinde dinlediği şarkılar çalmaya başladı zihninde. O zamanlar, her notada ayrı bir renk, her dizede yeni bir dünya bulurdu. Şimdi ise, o renkler griye çalmış, dünyası küçücük bir dairenin duvarları arasına sıkışmıştı.

Bir hafta sonra, Ayşe aradı. “Abla, bu hafta kesin geliyoruz. Defne kurabiye diye tutturdu, Emre de senin mercimek köfteni özlemiş.” Elif’in yüzünde samimi bir gülümseme belirdi. İşte onun mutluluğu bu anlardı; sevdiklerinin beklentisi, onlara bir şeyler sunabilme huzuru.

Pazar günü, ev neşe ve çocuk sesleriyle dolup taştı. Defne, kurabiyelerin tadına bayılırken, Ayşe ve Emre, Elif’in hazırladığı sofranın keyfini çıkarıyorlardı. Yemek sonrası kahveler içilirken, Ayşe eski günlerden bahsetmeye başladı. “Hatırlıyor musun abla, sen üniversiteye hazırlanırken ne kadar çok çalışırdın? Ben de küçük küçük resimlerimi gösterir, ‘Ben de senin gibi çizeceğim!’ derdim. Sen de hep ‘Senin başka yeteneklerin var, mimar olacaksın sen!’ derdin. Ne tuhaf, dediğin gibi oldu.”

Elif, Ayşe’ye baktı. Kız kardeşinin gözlerinde saf bir hayranlık vardı. Ayşe bilmiyordu. Bilmiyordu ki, Elif’in ona “Mimar olacaksın” demesi, onun kendi hayallerini susturmasının bir parçasıydı. O sıralar, Elif yurt dışındaki bir sanat akademisinden tam burslu kabul almıştı. Hayatının dönüm noktası olacaktı bu. Aynı anda, babasının işleri altüst olmuş, iflasın eşiğine gelmişlerdi. Annelerinin kronikleşen hastalığı, ailenin üzerindeki yükü daha da artırmıştı. Ve Ayşe… Ayşe o sıralar, geleceği için kritik bir dönemeçteydi. Dershaneye gitmesi, üniversite sınavına hazırlanması gerekiyordu. Ailenin tek umudu Ayşe’ydi. Elif’in bursu, okul ücretini karşılıyordu, ancak yurt dışındaki yaşam masrafları, ailenin omuzlarına kaldıramayacağı bir yüktü. Bir yandan Elif’in hayali, diğer yandan Ayşe’nin geleceği ve ailenin ayakta kalma mücadelesi…

Elif, bir gece kimseye söylemeden, kabul mektubuna bir ret yazısı yazmıştı. “Ailevi sebeplerden ötürü bu fırsatı değerlendiremeyeceğimi bildirmek isterim…” diye başlayan, kalbine saplanan her bıçak darbesiyle yazılmış satırlar. Ardından, bir sanat galerisinde vasıfsız bir işe girmiş, akşamlara kadar çalışmıştı. Kazandığı her kuruşu babasına veriyor, Ayşe’nin dershane masraflarını, kitaplarını, okul ihtiyaçlarını karşılıyordu. Ayşe, ablasının kendisi için yaptığı fedakarlığı asla anlamamıştı. Elif ise, bunu asla dile getirmemiş, sanki o burs hiç olmamış gibi davranmıştı.

“O zamanlar öyle gerekiyordu Ayşecim,” dedi Elif, sıcak bir gülümsemeyle. “Senin yolunun mimarlıktan geçtiği belliydi zaten.”

Birkaç ay sonra, Elif’i beklenmedik bir rahatsızlık vurdu. Yüksek ateş, halsizlik ve dayanılmaz baş ağrıları. Doktor, Elif’in bir süredir ihmal ettiği tiroit rahatsızlığının ileri boyutlara ulaştığını, küçük bir operasyonun şart olduğunu söyledi. Ayşe, haberi alır almaz hastaneye koştu. Ablasının böyle yalnız ve sessiz bir hayat sürdüğünü bilmek, Ayşe’yi içten içe kemiriyordu.

Elif hastanedeyken, Ayşe ablasının evine bakmak için gitti. Buzdolabındaki yiyecekleri düzenlerken, Elif’in eski ahşap kutusunu gördü. Kutu, rafların en arkasına itilmiş, tozlanmıştı. Merakına yenilerek kutuyu açtı. İçinden eski fotoğraflar, kurumuş çiçekler ve bir demet mektup çıktı. En altta, sararmış bir gazete kupürü ve onun altına gizlenmiş, üzerinde ‘Sanat Akademisi Kabul Mektubu’ yazan zarif bir zarf vardı. Kalbi hızla çarptı.

Gazete kupürü, genç ve yetenekli bir öğrencinin, Elif’in, Avrupa’nın prestijli bir sanat akademisinden tam burs kazandığını duyuruyordu. Şaşkınlıkla zarfı açtı. İçinden çıkan mektupta, Elif’in adı ve soyadı, kabul edildiği bölüm, bursun kapsamı yazılıydı. Ama bir de, el yazısıyla yazılmış, Elif’in imzası taşıyan bir başka kağıt vardı: “Ailevi sebeplerden ötürü bu eşsiz fırsatı değerlendiremeyeceğimi derin bir üzüntüyle bildirmek isterim.” Tarih, onların babasının işlerinin battığı, annelerinin hastalığının nüksettiği ve Ayşe’nin dershane parasına çok ihtiyaç duyduğu yıla denk geliyordu.

Ayşe’nin gözleri doldu. Ablasının gençlik hayalini, kendi hayatını, kendileri için feda ettiğini fark etti. O sessiz, içine kapanık kadının içinde yatan devasa fedakarlığı şimdi anlıyordu. Elif, asla bahsetmemişti. Hiçbir zaman şikayet etmemiş, hiçbir zaman pişmanlığını dile getirmemişti. Sadece susmuş, kendi hayatını bir kenara bırakıp onların hayatına adamıştı.

Ayşe’nin boğazı düğümlendi. Ablasının hayatı, hep o buharlı cam gibi, net olmayan, flu kalmış bir resimdi. Ve şimdi, Ayşe o camdaki buharı siliyordu, resim yavaş yavaş belirginleşiyordu. Gördüğü manzara, kalbini parçalıyordu. Koşarak hastaneye gitti.

Elif, operasyondan çıkmış, yatağında dinleniyordu. Ayşe odaya girdiğinde, ablasına sarıldı. Elif şaşırmıştı, Ayşe’nin gözleri kıpkırmızıydı.
“Neyin var canım, iyi misin?” diye sordu Elif, yorgun bir sesle.
Ayşe, gözyaşları içinde, “Abla… Sen… Sen neden hiç bahsetmedin?” diye fısıldadı. Elif’in kaşları çatıldı. “Neden bahsediyorsun Ayşecim?”
Ayşe, kutudaki mektupları ve gazete kupürünü çıkarıp Elif’e uzattı. Elif’in yüzündeki ifade değişti. Gözleri yorgun, biraz da mahcup bir ifadeyle parladı.
“Bunlar… Eski şeyler… Önemli değil.”
“Önemli değil mi? Abla! Bu senin hayalinmiş! Senin geleceğinmiş! Sen bunu benim için mi yaptın?” Ayşe’nin sesi yükseldi, içindeki tüm pişmanlık, tüm suçluluk dışarı akıyordu.
Elif, Ayşe’nin elini tuttu. “Ayşecim, o zamanlar öyle olması gerekiyordu. Aile olarak zor zamanlardaydık. Senin geleceğin parlaktı, seni harcamak olmazdı. Ben zaten… Çok da yetenekli değildim belki de. Geriye dönüp baktığımda pişman değilim. Senin bu güzel hayatın, Defne’nin neşesi… Benim için en büyük ödül bu.”

Elif’in sözleri, Ayşe’yi hem sakinleştirdi hem de daha çok üzdü. Ablası, kendi fedakarlığını bile küçümsüyor, bunu bir lütuf değil, doğal bir durum gibi görüyordu. Ayşe, o an bir söz verdi kendine: Ablasının bu sessiz fedakarlığının karşılıksız kalmasına izin vermeyecekti.

Hastaneden çıktıktan sonraki haftalar, Ayşe için bir dönüşüm haftası oldu. Elif’in o eski ahşap kutusundaki karakalem çizimleri, eskiz defterlerini inceledi. Her bir çizimde inanılmaz bir yetenek, bir duygu yoğunluğu vardı. Elif’in hayallerini rafa kaldırdığı o yıllarda bile, boş zamanlarında çizmeye devam ettiğini fark etti.

Ayşe, mimarlık camiasındaki bağlantılarını kullanarak küçük bir sanat galerisiyle temasa geçti. Onlara Elif’in eski çalışmalarını gösterdi. Galerinin sahibi, Elif’in eserlerindeki derinlikten ve özgünlükten etkilendi. Bir hafta sonra, Ayşe ablasının evine geldi.
“Abla, senin için bir sürprizim var,” dedi, heyecanla. Elif’i bir arabanın kapısına yönlendirdi. Bilmediği bir adrese doğru ilerlerken Elif’in kalbi garip bir şekilde çarpıyordu.
Araba, şehrin sanat sokaklarından birindeki şık bir galerinin önünde durdu. Ayşe, Elif’in elini tuttu ve içeri çektiler. Galerinin duvarlarında, Elif’in yıllar önce çizdiği, unutulmuş sanılan karakalem çalışmaları asılıydı. Her biri, Elif’in gençliğindeki hayallerini, tutkusunu, iç dünyasını yansıtıyordu. Ortalarında, Ayşe’nin çocukken Elif’e sarıldığı o eski fotoğraf, büyütülmüş bir şekilde duruyordu. Fotoğrafın altında küçük bir not vardı: “Sessiz Fedakârlığın Renkleri”.

Elif’in gözleri doldu. Şaşkınlık, minnet ve buruk bir sevinç bir aradaydı. “Ayşe… Sen… Nasıl yaptın?”
Ayşe, ablasına sarıldı. “Senin için abla. Senin hayallerin için. Belki çok geç değil…”
O gece, galeride küçük bir kokteyl vardı. Ayşe, Emre ve Defne, Elif’in yanındaydı. Gelen az sayıda davetli, Elif’in çalışmalarına hayran kalıyordu. Bir yaşlı sanat eleştirmeni, Elif’in çizimlerine bakarken, “Bu ellerde büyük bir potansiyel varmış,” diye fısıldadı. Elif, ilk defa o kadar çok insanın gözünün içine bakıyor, tebessüm ediyordu.

Elif’in hayatı bir anda değişmedi. Ertesi gün yine muhasebe bürosuna gitti. Ama bu sefer bir fark vardı. Akşam eve döndüğünde, masasının üzerindeki boş defter ve yeni boya kalemleri onu bekliyordu. Ayşe’nin bir hediyesiydi. Elif, yıllar sonra ilk defa bir eskiz çizmeye başladı. Parmaklarının ucundaki eski heyecan, damarlarındaki kan gibi akıyordu. Belki büyük bir sanatçı olmayacaktı, belki de o gençlik hayallerinin tam olarak peşinden gidemeyecekti. Ama artık biliyordu ki, hayatının buharını silen biri vardı. Ve en önemlisi, o buharın ardındaki renklerin, hala parlamaya değer olduğunu artık kendisi de biliyordu. Cam buharı, şimdi yavaş yavaş dağılıyor, ardında daha net, daha umutlu bir manzara bırakıyordu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top