Yasak Aşk

Yasak Nefes

8 dakikalık okuma · 1423 kelime

Emre’nin hayatı, dışarıdan bakıldığında dört dörtlük bir resimdi. Boğaz’a nazır, ufak ama zevkle döşenmiş bir dairede oturuyor, hatırı sayılır bir şirkette üst düzey yönetici olarak çalışıyor, Ayşe gibi güzel, naif ve evine düşkün bir eşi vardı. Hafta sonları Ayşe’yle uzun kahvaltılar eder, ara sıra arkadaş toplantılarına katılır, akşam yemeklerinde günün yorgunluğunu demlerdi. Her şey olması gerektiği gibiydi, belki de tam da bu yüzdendir ki, Emre’nin içinde sürekli bir yerlerde gezinen, tanımlayamadığı bir boşluk vardı. Bu boşluk, ne Boğaz’ın lacivert sularına vuran güneşle doluyor, ne de Ayşe’nin sıcak gülümsemesiyle ısınıyordu. Sadece oradaydı, adını koyamadığı, hatta koymaya cesaret edemediği bir eksiklik.

Ayşe’nin hayatı dolu doluydu. Kendi küçük butiğini işletiyor, ev işlerine yetişiyor, annesine bakıyor, bir yandan da çocuk hayalleri kuruyordu. Emre’ye olan sevgisi sarsılmazdı. Onun bu yoğun ve telaşlı hayatında, Emre’nin içindeki sessiz çığlıkları duyacak bir anı, bir boşluğu olmamıştı hiç. Ya da belki de duymazdan gelmeyi tercih etmişti. İlişkileri artık tutkulu bir aşk değil, konforlu bir alışkanlık, sarsılmaz bir dostluk halini almıştı. Emre, Ayşe’yi seviyordu, buna emindi. Ama bu sevgi, kalbinin o isyankar, derin köşesini bir türlü dolduramıyordu.

Boşluk, Ayşe’nin küçük kız kardeşi Elif’in İstanbul’a taşınmasıyla şekil değiştirmeye başladı. Elif, üniversite eğitimini tamamlamak için gelmiş, ilk birkaç ay onların evinde kalacaktı. Emre, Elif’i elbette tanıyordu. Yaramaz bir çocukluktan, sessiz, sanatsever bir genç kıza dönüşmüştü. Ama bu kez farklıydı. Elif, artık çocuksu hatlarını geride bırakmış, yirmili yaşlarının başında, tıpkı Ayşe gibi güzel ama bambaşka bir enerji yayan genç bir kadındı.

İlk akşam yemeğinde, Emre, Elif’i fark etti. Ayşe, mutfakta tatlı hazırlarken Elif, salonda Emre’nin okuduğu sanat dergisini karıştırıyordu. Saçlarını tepeden toplamış, ince boynu ortaya çıkmıştı. Bakışları dergideki bir fotoğrafın üzerinde takılı kalmış, kaşları hafifçe çatılmıştı. Emre, elindeki kumandayı unutup ona bakakaldı. Elif, dergiyi Emre’ye uzatırken göz göze geldiler. Gözlerinin içi gülüyordu Elif’in, Ayşe’den farklı, daha kıvrak, daha derin bir ışıltı vardı bakışlarında. O an, Emre’nin içindeki boşluk, sanki Elif’in bakışlarıyla dolup taştı. Bir anlık bir elektriklenme, sonra bir anlık korku. Bu his, yanlış bir duyguydu. Kız kardeşinin eşine duyulan bu kıvılcım, bir felaket senaryosunun ilk sahnesiydi.

Elif eve yerleştikten sonra, Emre’nin hayatındaki sessiz monotonluk yerini garip bir ritme bıraktı. Sabahları kahvaltıda üçü bir araya gelir, akşam yemeklerinde günün hikayelerini paylaşırlardı. Ayşe’nin butiği vardı, akşamları da bazen annesine uğrardı. Emre ve Elif, evde daha fazla yalnız kalmaya başladılar. Emre, normalde ilgilenmediği Elif’in resim çizme hevesine ortak oldu, onunla saatlerce sanat üzerine konuştu. Elif, Emre’nin iş hayatındaki stresini anlayan, onunla aynı dili konuşan ilk kişiydi sanki. Aralarında görünmez bir bağ, bir çekim oluşuyordu. Emre, kendini bu yeni yakınlığa kaptırmaktan alıkoyamıyordu.

Bir akşam, Ayşe geç geleceğini söylemişti. Emre, mutfakta kendine basit bir şeyler hazırlarken Elif, çalışma masasında resim yapıyordu. Klasik müzik açıktı, loş ışık odaya huzurlu bir hava katıyordu. Emre, elinde tabağıyla Elif’in yanına oturdu. “Ne çiziyorsun?” diye sordu. Elif, bir an tereddüt etti. “Seni,” dedi sessizce, sonra hızla ekledi, “Yani, senin gibi bir adamın portresini deniyorum. Yüzündeki o… dalgın ifadeyi yakalamaya çalışıyorum.” Emre gülümsedi. Hiç kimse onun yüzündeki “dalgın ifadeyi” fark etmemişti, hiç kimse bunu yakalamaya çalışmamıştı. Elif’in kağıda döktüğü çizgiler, Emre’nin iç dünyasının bir yansıması gibiydi. O an, Emre’nin yüreğinde bir şeyler koptu. Bu, sadece bir resim değildi; bu, anlaşılmaktı.

Günler, haftaları kovaladı. Emre, Ayşe’ye karşı suçluluk duyuyordu ama Elif’in varlığı, onun için adeta bir oksijen kaynağı olmuştu. Göz göze geldiklerinde, aralarında sessiz bir anlaşma, tarifsiz bir çekim beliriyordu. Emre, Elif’in gençliğine, enerjisine, sanatçı ruhuna hayran kalmıştı. Elif ise Emre’nin olgunluğuna, sakinliğine, derin sohbetlerine tutulmuştu. Bilinçaltlarında, ikisi de yasak bir oyuna girdiklerinin farkındaydı. Her an, bir uçuruma doğru sürükleniyorlardı.

Bir cuma akşamı, Emre’nin şirketten erken çıkması gerekti. Ayşe, butiğinde yoğun bir indirim dönemindeydi ve geç gelecekti. Şehrin üzerinde aniden bastıran sağanak yağmur, trafiği felç etmiş, gökyüzünü karartmıştı. Emre eve geldiğinde elektrikler kesilmişti. Telefon ışığıyla ilerlerken salonda, pencerenin önünde oturan Elif’i gördü. Elinde bir mum, dışarıyı izliyordu. Loş ışık, yüzüne farklı bir ifade katmıştı. Emre’nin kalbi hızla çarpmaya başladı.

“Korktun mu?” diye sordu Emre.
Elif başını çevirdi. “Hayır, sadece… güzel,” dedi, sesi fısıltı gibiydi. “Bazen bu karanlığın içindeki sessizlik, her şeyi daha net gösteriyor gibi.”
Emre, yanına oturdu. Mumun titrek alevi, yüzlerini aydınlatıp gölgelere bürüyordu. Aralarında sessizlik, yoğun bir gerilim vardı. Emre, Elif’in eline uzandı, parmakları birbirine dolandı. Elif elini çekmedi, aksine Emre’nin elini daha sıkı tuttu. O an, dünyadaki her şey, Ayşe, sorumluluklar, vicdan azabı, hepsi silindi. Sadece ikisi vardı, karanlığın ve mum ışığının içinde.

“Bunu yapmamalıyız,” dedi Elif, sesi titriyordu. Ama gözleri Emre’nin gözlerinden bir an olsun ayrılmıyordu.
Emre, sanki yıllardır bu anı beklemiş gibi, Elif’in yüzünü avuçlarının arasına aldı. “Biliyorum,” dedi, sesi çatallıydı. “Ama sana delice aşık oldum, Elif.”
Elif’in gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. “Ben de,” diye fısıldadı, “ben de sana…”
İşte o an, kelimelerin bittiği, duyguların patladığı andı. Dudakları birleştiğinde, Emre’nin içindeki boşluk, Elif’in dudaklarından süzülen “yasak nefes” ile dolup taştı. O an, tüm dünya durdu, tüm kurallar çiğnendi. Bu bir öpücükten öte, yıllardır saklanan arzunun, anlaşılma arayışının, umutsuzca beklenen sevginin bir itirafıydı. Ve bu öpücük, geri dönülemez bir uçurumun kıyısında atılmış son adımdı.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, o anın büyüsü acı bir gerçeğe dönüştü. Emre ve Elif, aynı çatı altında, aynı sofrada Ayşe ile yüzleşmek zorunda kaldılar. Ortamda gözle görülür bir gerilim vardı. Sözler havada asılı kalıyor, bakışlar kaçırılıyor, her an bir patlama bekleniyordu. Ayşe, her zamanki gibi neşeliydi ama kocasının ve kardeşinin arasındaki bu tuhaf sessizliği fark etmemesi imkansızdı.

“Ne oldu size?” diye sordu bir sabah, çayını yudumlarken. “İkiniz de gerginsiniz. Bir şey mi oldu?”
Emre’nin boğazı düğümlendi. Elif’in gözleri doldu.
“Yo, hayır abla,” dedi Elif zorlukla. “Sadece… üniversite sınavlarının stresi diyelim.”
Ayşe inanmamıştı ama üstelemedi. Onların çocukluğundan beri birbirlerine düşkün olmalarına alışkındı. Ancak içten içe bir şeyler değişmişti. Sezgiydi bu, kadın sezgisi.

Bu gerilimli haftaların ardından, hayatlarına beklenmedik bir haber düştü. Ayşe hamileydi. Küçük butiğinde yoğun çalışmasına, yaşının da biraz ilerlemesine rağmen, sonunda bekledikleri o mucize gerçekleşmişti. Emre, haberi duyduğunda önce bir şok yaşadı, sonra derin bir vicdan azabı ve sevinçle karışık karmaşık duygulara boğuldu. Baba olacaktı. Hayatının resmi, şimdi daha da mükemmel görünüyordu. Ancak bu mükemmellik, Emre’nin yüreğindeki Elif’e duyduğu yasak aşkın gölgesiyle daha da kararacaktı.

Elif, Ayşe’nin hamileliğini duyduğunda, içi paramparça oldu. Kendi içinde canlandırdığı her senaryo, her umut kırıntısı bir anda yok olmuştu. Abla sevinçten havalara uçuyor, Emre bir yandan şaşkın bir yandan mutlu görünüyordu. Elif ise, gülümsedi, Ayşe’yi tebrik etti ama içindeki fırtınayı kimseye göstermedi. O an, kendi kaderini mühürlediğini anladı. Bu oyunu durdurması, kendisini ve Emre’yi bu girdaptan çıkarması gerekiyordu. En önemlisi, ablasına ve doğacak olan bebeğe bunu yapamazdı.

Bir gece, Ayşe uyuduktan sonra, Emre’yi balkonda buldu. Hava soğuktu ama Emre, elinde kahvesiyle Boğaz’ın karanlık sularına bakıyordu.
“Ayşe uyudu mu?” diye sordu Emre, sesinde yorgunluk vardı.
“Evet,” dedi Elif, yanına yaklaştı. “Konuşmamız lazım.”
Emre iç çekti. “Biliyorum.”
“Gidiyorum Emre,” dedi Elif, sesi kararlıydı. “Üniversiteyi başka bir şehirde okuyacağım. Burs buldum.” Bu bir yalandı. Gitme kararı tamamen ona aitti.
Emre ona döndü, gözleri acı doluydu. “Ne diyorsun Elif? Yapma bunu.”
“Yapmak zorundayım,” dedi Elif, gözleri dolmuştu. “Benim gitmem gerek. Benim burada kalmam, ablama, sana, o bebeğe… en büyük haksızlık olur. Bu yükü taşıyamam Emre. Bizimki… yasak bir nefesti. Ve ben artık o nefesle yaşayamam.”

Emre, Elif’in elini tuttu. Parmakları hala birbirine dolanıyordu. “Peki ya ben? Ben sensiz ne yaparım?”
“Sen… sen bir baba olacaksın Emre,” dedi Elif, gözlerinden yaşlar süzülürken. “Senin artık Ayşe’ye ve o bebeğe karşı sorumluluğun var. Ben bir hataydım. Güzel bir hata… ama bir hata.”
Emre, Elif’i kendine çekti, sıkıca sarıldı. Bu, veda öpücüğü olmayan, veda sarılmasıydı. İki ruhun, iki bedenin son kez birbirine değdiği, ayrılığın acısının iliklerine kadar işlediği bir andı. Emre, Elif’in kokusunu son kez içine çekti. O koku, onun için sonsuza dek yasak kalacak bir cennetin kokusuydu.

Ertesi hafta, Elif sessiz sedasız evden ayrıldı. Ayşe, Elif’in ani gitme kararına üzülse de, kız kardeşinin hayallerinin peşinden koşmasına sevindi. Elif’e sıkıca sarıldı, “Kendine iyi bak balım, hep ara,” dedi. Elif, Ayşe’ye sarılırken, “Seni çok seviyorum abla,” diye fısıldadı. Bu fısıltıda, Ayşe’nin asla anlayamayacağı bir veda, bir affediş ve derin bir acı vardı.

Emre, Elif’i otogara kadar götürdü. Son kez göz göze geldiler. Konuşacak hiçbir şey kalmamıştı. Sadece gözlerinde biriken acı, pişmanlık ve sonsuza kadar susmaya mahkum bir aşkın izi vardı. Elif’in bindiği otobüs uzaklaşırken, Emre, hayatının en önemli parçasını, içindeki boşluğu dolduran o yasak nefesi sonsuza dek uğurladığını biliyordu.

Emre’nin hayatı, Ayşe ve doğacak olan bebekleriyle birlikte yeni bir sayfa açtı. Herkes onu örnek bir eş, ilgili bir baba olarak görecekti. Ama Emre, her kahvaltıda Ayşe’nin karşısında otururken, her akşam yemeğinde ailesiyle gülerken, içindeki o boşluğun artık Elif’in yokluğuyla dolduğunu bilecekti. Yaşamaya devam edecek, sevecek, sorumluluklarını yerine getirecekti ama bir parçası hep eksik kalacak, bir daha asla doldurulamayacaktı. O yasak nefes, hayatının geri kalanında onun en güzel, en acı sırrı olarak kalacaktı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top