Aile draması

Şeffaf Duvarlar

9 dakikalık okuma · 1753 kelime

Selim’in elindeki kristal kadeh, hafifçe titredi. İçindeki yakut rengi şarap, loş ışıkta parlıyordu. Etrafı kahkahalar, kutlama sesleri ve “Yılın Mimarı” ödülü adaylığını tebrik eden dost meclisinin samimi alkışlarıyla çevriliydi. Her şey mükemmeldi: lüks bir restoranın çatı katı, İstanbul’un ışıl ışıl silüeti penceresinden tüm ihtişamıyla akıyordu içeriye. Yanında, gözleri gururla parlayan eşi Ayşe ve okul projesini anlatırken heyecandan yerinde duramayan ergen kızı Elif vardı. Selim, hayatında her şeyin olması gerektiği gibi, hatta fazlasıyla iyi gittiğini düşünüyordu. Ama bu kusursuz tablonun altında, yıllardır özenle mühürlediği bir çatlak vardı ve son günlerde o çatlaktan sızan rahatsız edici bir sızı, giderek daha da genişliyordu.

Ödül komitesinden gelen e-posta, tüm bu sızıntının başlangıcı olmuştu. “Sayın Selim Aksoy, prestijli ‘Yılın Mimarı’ ödülü için aday gösterilmiş bulunmaktasınız…” Herkes gibi o da mutlu olmuştu elbette. Mesleğinin zirvesiydi bu. Ama e-postadaki her kelime, içindeki o mühürlü kutuyu zorluyordu. Özellikle de ödüle layık görülen projelerden birinin, yirmi yıl önce kendisini bu sektöre tanıtan, kariyerinin dönüm noktası olan “Kentsel Dönüşümde Sürdürülebilir Yaşam Alanları” konsepti olduğunun belirtilmesi, o kutunun kapağını aralamıştı sanki. Bu proje onun her şeyiydi. Başarısı, ismi, şöhreti… Ama tek başına onun değildi.

O gece Ayşe, Selim’in dalgınlığını fark etti. “Ne düşünüyorsun hayatım? Yüzün düşkün biraz?” diye sordu, elini nazikçe Selim’in koluna koyarak. Selim sahte bir gülümsemeyle, “Hiç, yorgunluk herhalde. Bu ödül meselesi üzerimde bir baskı yaratıyor,” dedi. Ayşe, onun her zaman dürüstlüğüne ve çalışkanlığına hayranlık duymuştu. Bu yorgunluk bahanesini sorgulamadı ama Selim’in gözlerindeki o eskiden görmediği, açıklayamadığı gölgeyi de atlamadı.

Sonraki günler, Selim için bir işkenceye dönüştü. Ödül törenine kalan süre azaldıkça, geçmişi zihninde daha bir canlı canlanıyordu. Üniversite yılları… Murat. Sınıf arkadaşı, dostu, rakibi. Murat, o yıllarda gözü kara, deha denebilecek bir yaratıcılığa sahipti. Gözlerinden hayat fışkırır, en karmaşık sorunlara bile basit ve estetik çözümler bulurdu. Selim ise daha çok çalışkanlığı, disiplini ve pragmatik zekasıyla ön plandaydı. İki zıt karakter, çoğu zaman birbirini tamamlar, çoğu zaman da sessiz bir rekabetin içine girerlerdi.

“Kentsel Dönüşümde Sürdürülebilir Yaşam Alanları” projesi, Murat’ın bitirme teziydi. Aylarca uyumadı, çizdi, tasarladı. Hayalindeki İstanbul’u, gri binaların arasına yeşil koridorlar, sosyal yaşam alanları ve nefes alan yapılarla örmeyi düşlüyordu. Projesi, o dönemin çok ötesindeydi, devrimciydi. Selim de onunla birlikte, bazen fikir alışverişinde bulunur, bazen de Murat’ın çizimlerini incelerdi. O zamanlar, Murat’ın yeteneğine imrenmekten başka bir şey hissetmiyordu. Ta ki o güne kadar.

Bitirme tezlerinin teslimine son bir hafta kala, Murat’ın bilgisayarında beklenmedik bir çöküş yaşanmıştı. Tüm emekleri, aylar süren çalışması, silinip gitmişti. Murat yıkılmıştı. Selim, ona yardım sözü vermiş, gecelerce yanında kalıp dosya kurtarmaya çalışmış, ancak çabaları boşa gitmişti. Murat, tezin yetişmeyeceğini, tüm hayallerinin suya düştüğünü söylerken, Selim’in içinde bir fikir belirmişti: Birkaç hafta önce Murat’ın taslaklarını bilgisayarına yedeklediğini hatırladı. O gece, Murat uyurken, Selim taslakları kendi projesine entegre etmeye başlamış, küçük dokunuşlarla kendisine aitmiş gibi göstermişti. Ertesi gün, Murat’ın umutsuzlukla yeni bir teze başlamaya çalıştığı anda, Selim kendi “Kentsel Dönüşümde Sürdürülebilir Yaşam Alanları” projesini teslim etmişti.

Proje büyük beğeni toplamış, Selim’e okul birinciliği ve sektörde kapıların ardına kadar açılmasını sağlayan bir ödül kazandırmıştı. Murat ise o olayın ardından bir daha eski motivasyonuna kavuşamamış, mimarlık okuluyla bağını koparıp, daha mütevazı işlere yönelmişti. Bir süre sonra yolları ayrılmış, Murat’ın ismi Selim’in zihninde, başarıya giden yolda ödenen küçük bir bedel olarak arşivlenmişti. Ta ki şimdiye kadar.

Haftalar akıp giderken, Selim’in içindeki rahatsızlık büyüdü. Bir sabah ofisinde, tarihi bir binanın restorasyon projesini incelerken, projenin şantiye şefinin adını okuduğunda boğazına bir yumru oturdu: “Murat Demir”. Olacak şey miydi bu? Tesadüf müydü, yoksa kaderin bir oyunu mu? Kalbi hızla çarpmaya başladı. Aynı isimden o kadar çok vardı ki… Ama yine de bir endişe, içini kemiriyordu.

Ertesi gün şantiye alanına gittiğinde, tozlu ve gürültülü ortamda, başındaki baretiyle talimatlar veren adamı gördü. Saçları seyrekleşmiş, yüzünde yaşanmışlıkların izleri belirginleşmişti. Ama o gözler… O gözler hala aynı hayat dolu bakışa sahipti. O Murat’tı. Selim’in nefesi kesildi. Murat da onu fark etmişti. Bir an duraksadı, kaşlarını çattı, sonra yüzünde tanıdık bir gülümseme belirdi. “Selim Aksoy? Sen misin? Vay be, ne tesadüf!”

Murat’ın sesi hala aynı sıcaklığı taşıyordu. Selim, beynindeki tüm savunma mekanizmalarını devreye sokarak, karşısında sanki hiç tanımadığı birini görüyormuş gibi davrandı. “Murat! Ne kadar oldu görüşmeyeli? Seni buralarda görmek ne güzel!” Sesi beklediğinden daha doğal çıkmıştı, bu onu şaşırtmıştı. El sıkıştılar. Selim, Murat’ın elindeki nasırlı izleri fark etti. Kendi elleri ise yumuşak ve bakımlıydı. İki hayatın karşılaştığı bir an.

Sonraki haftalar, Selim için bir cehennem azabıydı. Her gün şantiyede Murat’la karşılaşmak zorunda kalıyordu. Murat, hiçbir şey olmamış gibi davranıyor, eski günlerden, üniversite anılarından bahsediyordu. “Hatırlıyor musun Selim, benim o sürdürülebilir yaşam alanı projem vardı. Tam da bu ödülü alabilecek bir projeydi aslında. Bilgisayar çökünce her şey mahvoldu. O gün bu gündür mimarlığa küstüm resmen. Ama neyse, ekmeğimizi bu şekilde kazanıyoruz artık,” dedi bir öğle arası çay molasında, gözlerini uzaktaki minarelere dikerek.

Murat’ın sesi ne bir kin ne de bir suçlama barındırıyordu. Sadece hüzünlü bir kabulleniş vardı. İşte bu, Selim’i daha da paramparça etti. Murat’ın içinde en ufak bir şüphe kırıntısı bile yoktu. Yıllar süren sessizliği, vicdan azabı denilen şeyin ne kadar acımasız olabileceğini gösteriyordu Selim’e. O gece evde Ayşe’ye patladı. “Bu ödül töreni mahvedecek beni! Sahtekar gibi hissediyorum Ayşe! Ben buna layık değilim!” Ayşe şaşkınlıkla baktı. “Ne saçmalıyorsun Selim? Yılların emeği, alın terin var senin bu işte. Ne sahtekarlığı?” Selim gözlerini kaçırdı. “Bilmiyorsun Ayşe. Bilmiyorsun…”

Uykusuz geçen gecelerde Selim, Murat’ın yüzünü, hayallerini, sonraki hayal kırıklığını tekrar tekrar yaşadı. Hatırladığı her detay, onu daha da aşağı çekiyordu. Kendi başarısının, bir başkasının hayatının üzerine kurulduğunu fark etmek, tüm benliğini sarstı. Elif’in kendisiyle gurur duyan gözleri, Ayşe’nin güven dolu bakışı… Bunlar birer bıçak gibi saplanıyordu göğsüne. Bir yalan üzerine kurulu bir hayat, ne kadar sürdürülebilirdi ki?

Ödül törenine üç gün kalmıştı. Selim, ofisinde tek başına oturuyordu. Masasının üzerinde, törende yapacağı konuşma taslağı duruyordu. Hazırlıklar tamamlanmıştı, her şey mükemmeldi. Ama o, bu kusursuzluğun içinde nefes alamıyordu. Bir karar vermeliydi. Bu yükü daha fazla taşıyamazdı. Ama ne yapacaktı? Her şeyi itiraf etmek, tüm hayatını yerle bir etmek demekti. Ayşe’nin, Elif’in yüzüne nasıl bakacaktı? Yoksa bu sırrı sonsuza dek mi taşıyacaktı? O zaman da hayatının geri kalanını bu ağır yükle mi geçirecekti?

Sonraki gün, Selim, Murat’la şantiyede karşılaştı. İş konuşmak için kenara çekildiler. Konuşma, kısa bir sessizliğin ardından beklenmedik bir yöne saptı.
“Murat,” dedi Selim, sesi titriyordu, “O üniversite zamanındaki projen… Keşke o bilgisayar çökmeseydi. Bambaşka yerlerde olurdun şimdi, eminim.”
Murat gülümsedi acı acı. “Kısmet diyelim Selim. Ama bazen düşünüyorum da, o zamanlar birileri elimden tutsaydı, belki yeniden başlardım. Ama yalnızdım.”
Selim boğazındaki düğümü yutkundu. “Yalnız değildin Murat,” dedi kısık bir sesle. “Belki ben de orada bir hata yaptım. Belki de… Belki de elimden gelenin fazlasını yapmalıydım.”
Murat’ın kaşları hafifçe çatıldı. “Ne demek istiyorsun Selim?”
Selim, gözlerini Murat’ın gözlerine dikti. O an, tüm korkuları, tüm utancı, tüm vicdan azabı bir araya geldi ve ağzından döküldü: “Murat… Senin o projenin taslakları bende vardı. Bilgisayarımda… Ben o projeyi, kendime uyarlayıp sundum. Okul birincisi oldum. Ve kariyerim… Benim kariyerim senin hayallerinin üzerine kuruldu.”
Şantiyenin gürültüsü, o an Selim’in kulaklarında sağır edici bir sessizliğe bürünmüştü. Murat’ın yüzündeki şaşkınlık, sonra yavaş yavaş yerini acıya bıraktı. Gözleri doldu. Konuşmadı. Sadece baktı. O bakış, Selim’e binlerce kelimeden daha fazla şey anlattı. Hayal kırıklığı, ihanet, kaybolan yıllar…
“Özür dilerim Murat,” dedi Selim, sesi çatallaşmıştı. “Ben… Ben ne kadar aptalmışım. Hırsım gözümü kör etmiş. Affet beni.”
Murat hala konuşmuyordu. Birkaç dakika, sanki tüm dünyanın zamanı durmuştu. Sonra Murat yavaşça başını salladı, gözlerini sildi. “Yıllarca içimde bir boşluk vardı Selim. Hep bir şeyler eksik gelirdi. Bir cevap… Şimdi anladım.” Derin bir nefes aldı. “Affetmek mi? Kolay bir kelime değil bu. Ama… Ama en azından artık biliyorum.”

Ödül töreni akşamı geldi çattı. Selim, smokini içinde aynaya baktı. Yüzünde bir yorgunluk vardı, ama aynı zamanda hafiflemiş bir ifade de okunuyordu. Ayşe, arkasından geldi, elini omzuna koydu. “Hazır mısın hayatım? Sahneye çıkmadan önce heyecanlanmak normal.”
Selim gülümsedi. “Her zamankinden daha hazırım Ayşe. Bu gece her şey değişecek.”
Büyük salonda yüzlerce kişi vardı. Prestijli mimarlar, iş insanları, aileler… Selim sahneye çıktığında alkışlar yükseldi. Işıklar gözünü kamaştırdı. Kürsüye doğru yürüdü. Seyircilerin arasında Ayşe ve Elif’in gurur dolu yüzlerini gördü. Sonra, arka sıralarda, sessizce oturan birini fark etti: Murat. Göz göze geldiler. Murat’ın yüzünde ne bir kin ne de bir tebessüm vardı. Sadece bir anlayış.

Selim mikrofonu ayarladı. Kalabalık, onun etkileyici bir konuşma yapmasını bekliyordu.
“Saygıdeğer konuklar, değerli meslektaşlarım, sevgili ailem…” Selim’in sesi, salonda yankılandı. “Bu ödülü almaktan onur duyduğumu söylemeliyim. Ancak bu onurla birlikte, içimde uzun zamandır taşıdığım bir sorumluluk hissi de var.”
Durakladı. “Mimar olmak, sadece güzel binalar tasarlamak değildir. Mimar olmak, bir yaşamı tasarlamaktır. Ve bazen, bu tasarım sürecinde, kendi değerlerimizi, vicdanımızı göz ardı edebiliriz. Hırsımız, bizi yanlış yollara sürükleyebilir.”
Salonda hafif bir fısıltı yayıldı. Ayşe, Selim’in sözlerine şaşkınlıkla kulak kabarttı. Elif ise babasının her kelimesine odaklanmıştı.
“Bugün burada, kariyerimin dönüm noktası olan ‘Kentsel Dönüşümde Sürdürülebilir Yaşam Alanları’ projesiyle anılıyorum. Bu proje, benim için çok değerli. Ama bu projenin temelinde, başka bir zihnin, başka bir ruhun emeği, hayalleri ve dehası yatıyor. Yıllar önce, bir hata yaptım. Bir dostumu, bir meslektaşımı, hak ettiği değeri görme fırsatından mahrum bıraktım. Hırsım ve korkum, o gün beni ele geçirdi ve bir başkasının parlak fikrini kendime mal ettim.”
Salon buz kesti. Bazı fısıltılar yükseldi, bazıları şaşkınlıkla birbirine baktı. Selim gözlerini Ayşe ve Elif’ten ayırdı. Onların yüzlerindeki şoku gördü. Ama artık geri dönüş yoktu.
“Bu ödül, aslında bir vicdan muhasebesinin başlangıcıdır benim için,” diye devam etti Selim, sesi daha da güçlenerek. “Bu ödülü, bana doğru yolu gösteren, hayatının rotasını değiştirdiğim o değerli arkadaşıma ithaf ediyorum. Umarım bir gün, onun kaybettiği hayalleri yeniden yeşertebilmek için bir fırsat yaratabilirim. Ve umarım, bu itirafım, benim gibi hırsın pençesine düşen herkese bir ders olur.”
Selim mikrofonu bıraktı. Salonda ölüm sessizliği vardı. Sonra, arka sıralardan, tek bir alkış sesi yükseldi. Ardından bir diğeri, sonra bir diğeri… Murat ayağa kalkmıştı. Yüzünde artık ne öfke ne de kabulleniş vardı. Sadece hüzünlü bir saygı. Selim, kürsüden indiğinde, ilk Ayşe’nin yanına gitti. Ayşe’nin gözleri doluydu, ama öfke yoktu. Sadece derin bir anlayış. Elini sımsıkı tuttu. Elif ise babasına sımsıkı sarıldı. “Baba… Ne olursa olsun, ben seninle gurur duyuyorum,” diye fısıldadı.
Selim, salondan çıkarken, Murat’ın yanına uğradı. “Murat…”
Murat gülümsedi. “Zordu, değil mi?”
“Çok zor,” dedi Selim. “Ama buna değdi. Şimdi… Şimdi gerçekten hafiflemiş hissediyorum.”
“Ne yapacaksın şimdi?” diye sordu Murat.
Selim, Murat’ın omzuna dokundu. “Önce hayatımı yeniden inşa edeceğim. Sonra… Seninle konuşmak istediğim bir proje var. Eski defterleri açmak ve belki de, birlikte yeni bir sayfa yazmak için.”
Murat’ın yüzünde, uzun zaman sonra ilk kez gerçek bir tebessüm belirdi. Bu, her şeyi affetmekten öte, yeni bir başlangıcın, iki dostun yirmi yıl sonra yeniden kesişen yollarının tebessümüydü. Selim, o gece ödülü almamış, ama hayatının en değerli ödülünü, vicdan huzurunu kazanmıştı. Şeffaf duvarları yıkılan hayatı, şimdi gerçek bir temel üzerinde yeniden inşa edilmeye hazırdı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top