yasak aşk
Gönül Kırağı
Ayşe, parmakları karatahtada usulca gezinirken, tozlu tebeşir kokusunu ciğerlerine çekti. İlkokul koridorları çocuk sesleriyle yankılansa da, onun iç dünyası sessiz bir yankı odası gibiydi. Otuzlu yaşlarının ortasında, “düzenli” bir hayatın tüm gereklerini yerine getirmişti. On yıldır Hakan’la evliydi, altı yaşında pırıl pırıl bir kızı, Defne’si vardı. Hakan iyi bir eşti; işine düşkün, ailesine düşkün, kazancı yerindeydi. Aşkını pahalı hediyelerle, düzenli bir evle ve sorunsuz bir finansal gelecekle gösterirdi. Duygusal ifadeler, derin sohbetler onun dünyasında pek yer bulmazdı. Ayşe için ise bu, bir konfor alanı yaratırken, ruhunun kıvrımlarına asla dokunmayan bir uzaklık demekti. Kalbinin bir köşesinde, adını koyamadığı, tarif edemediği bir boşluk taşıyordu. Sanki tüm renkler solmuş, dünya gri bir tona bürünmüştü. Aşkları, zamanla alışkanlığın konforlu ama boğucu battaniyesinin altında kalmıştı. Tutku, kıvılcım, o ilk günlerin heyecanı; hepsi yorgun birer anıya dönüşmüştü.
Hafta içi okuldaki çocukların cıvıltısı, hafta sonları ise Defne’nin şen kahkahaları bir nebze de olsa bu boşluğu dolduruyordu. Ancak kendisi için, kendi ruhu için bir şeyler arıyordu Ayşe. Bu yüzden, birkaç ay önce mahalledeki “Umut Atölyesi” adlı gönüllü sanat merkezinde çalışmaya başlamıştı. Cumartesi sabahları, birkaç saatliğine, fırça darbelerinin tuvalle buluştuğu, renklerin karıştığı, çocukların hayal güçlerinin uçuştuğu bir dünyaya adım atıyordu. Burası onun nefes alma alanıydı, gri dünyasına sızan tek renkli pencereydi.
Deniz’i ilk orada gördü. Uzun boylu, atletik yapılı, dalgalı kumral saçları alnına düşen, gülümsemesi içten, gözleri hüzünlü bir parıltıyla dolu bir adamdı. Atölyenin tadilatı için gönüllü mimar olarak gelmişti. Çocuklarla olan iletişimi dikkatini çekmişti Ayşe’nin. Sabırlı, anlayışlı ve çocukların dünyasına kolayca adapte olabilen bir yapısı vardı. Yüzünde, derin bir kederin izlerini taşıdığı aşikardı. İlk başta bu hüzün, mesafeli bir saygı uyandırmıştı. Sonra duydu hikayesini; birkaç yıl önce geçirdiği trajik bir trafik kazasında eşi ve tek çocuğunu kaybetmişti. Tüm şehir onun hikayesini biliyor, ona karşı derin bir sempati ve saygı besliyordu. Deniz, acısını başkalarına yardım ederek dindirmeye çalışan, neredeyse bir ermiş gibi görülen biriydi. Toplumun gözünde, o bir kurban ve bir kahramandı aynı zamanda. Bu, onunla kurulacak herhangi bir ilişkinin Ayşe’nin evliliğine ek olarak daha büyük bir etik yük taşıyacağı anlamına geliyordu.
Başlangıçta sadece “Merhaba Deniz Bey” ve “İyi günler Ayşe Öğretmen”den ibaret olan sohbetleri, zamanla daha derin bir hal aldı. Atölye kapanınca çocuklar dağılır, onlar da küçük mutfakta demli bir çay eşliğinde, bazen sanatın, bazen hayatın incelikleri üzerine konuşurlardı. Deniz, Ayşe’nin sanata olan tutkusunu, çocuklara yaklaşımındaki naifliği fark etmişti. Ayşe ise Deniz’in derinliğini, yaşadığı acıya rağmen hayata karşı duruşundaki asil duruşu takdir ediyordu. Onunla konuşurken, yıllardır hiç hissetmediği bir rahatlık, bir açıklık buluyordu. Sanki ruhunun kilitli kapıları yavaşça aralanıyor, içeride biriken tozlu duygular gün ışığına çıkıyordu. Hakan’ın ‘mantık evliliği’ dediği o katı yapının içinden bir kaçış yolu bulmuştu sanki.
Bir gün, Ayşe eskiz defterine çizdiği bir karakalem portreyi gösterdi Deniz’e. Kendini ifade etmek için yaptığı, hüzünlü ve derin bir kadın yüzüydü. Deniz, dikkatle inceledi çizimi, sonra Ayşe’nin gözlerinin içine baktı. “Bu kadın… çok tanıdık,” dedi usulca. “Sanki ruhunun bir parçasını dışarıya dökmüşsün, Ayşe Öğretmen.” Ayşe’nin kalbi hızlandı. Hakan’ın bu tür şeylere ilgisizliği aklına geldi. O, resimlerini “Ne uğraşıyorsun bunlarla, boş işler” diyerek geçiştirirdi. Deniz ise, sadece bir çizime bakarak onun ruhunu görmüştü. Bu an, aralarındaki görünmez duvarı yıkıp geçti. Ayşe, ‘Beni gören biri var’ diye düşündü, bu düşünce hem korkutucu hem de bağımlılık yapıcıydı.
Sohbetleri artık sadece atölyeyle sınırlı değildi. Bazen atölye çıkışı, yağmurda aynı şemsiyenin altında yürürken, bazen de bir bahane bulup telefonlaşırken buluyorlardı kendilerini. Hava durumu, yeni açılan sergiler, okudukları kitaplar… Konular ne olursa olsun, konuşmaktan bıkmıyorlardı. Her kelime, aralarındaki bağı daha da güçlendiriyordu. Ayşe, Deniz’in sesini duyduğunda içini kaplayan o garip huzura anlam veremiyordu. Hakan’la olan evliliği, çocukları, düzenli hayatı… Hepsi ağır bir yük gibi omuzlarına biniyordu. Ama Deniz’le konuşurken bu yük hafifliyor, nefes aldığını hissediyordu.
Vicdanı sürekli fısıldıyordu: “Sen evlisin Ayşe. Bir kocan, bir çocuğun var. Bu neyin nesi?” Ama kalbi, hiç tatmadığı bir duyguyu tadıyordu. Bu bir aşk mıydı? Yoksa sadece aradığı yoldaşlık, ruh ikizi mi? Bilmiyordu. Tek bildiği, Deniz’in varlığının hayatına getirdiği renklerdi. Hakan’a karşı kendini suçlu hissediyordu. Yalan söylemiyordu belki ama gerçeklerin tümünü de anlatmıyordu. Deniz’le geçirdiği zamanları, sohbetlerinin derinliğini hep es geçiyordu. Hakan ise, Ayşe’deki bu değişikliği fark etmemiş değildi. Daha canlı, daha neşeli ama aynı zamanda daha dalgın görünüyordu karısı. “Ne var bu gönüllü işinde bu kadar, sanki kendine yeni bir hayat kurdun orada,” demişti bir akşam yemeğinde, gülümseyerek ama gözlerinde bir soru işaretiyle. Ayşe, buz kesmişti. “Çocuklarla vakit geçirmek iyi geliyor,” diye geçiştirmişti, boğazındaki düğümü yutkunmaya çalışarak.
Bir akşam, atölye kapanmıştı. Hava kararmış, ince bir yağmur başlamıştı. Deniz, Ayşe’ye kapıya kadar eşlik etti. Atölyenin loş ışıkları altında, ıslak kaldırımda duruyorlardı. “Ayşe,” dedi Deniz, sesi her zamankinden daha derindi. “Biliyorum, bu yanlış.” Ayşe’nin kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Gözleri dolmuştu. “Neyin yanlış olduğunu bilmiyorum Deniz,” diye fısıldadı. “Sadece… seninle kendim olabildiğimi hissediyorum.” Deniz elini uzattı, Ayşe’nin yanağına usulca dokundu. Dokunuşu, elektrik akımı gibi tüm bedenine yayıldı. “Ben de,” dedi, sesi titreyerek. “Seninle yeniden yaşamaya başladığımı hissediyorum.” O an, tüm duvarlar yıkıldı. Yağmur şiddetlenirken, birbirlerine yaklaştılar. Dudakları birleştiğinde, Ayşe, yıllardır aradığı ateşi bulduğunu hissetti. Bu öpücük, hem arınma hem de günahın mührüydü. Dünyanın tüm ağırlığı, o an omuzlarından kayıp gitmişti.
Öpücük bittiğinde, ikisi de nefes nefese kalmıştı. Ayşe, kalbinin çığlık attığını duydu. Bu öpücük, geri dönüşü olmayan bir yolun başlangıcıydı. Vicdanı bağırıyor, aklı “dur” diyordu ama kalbi, sanki tüm zincirlerinden boşanmıştı. Hakan’ı, Defne’yi düşündü. Onlara bunu nasıl yapardı? Ama Deniz’i de bırakamazdı. O, ruhunun aynasıydı, eksik parçasıydı. O gece eve döndüğünde, Hakan uyumuştu. Yatağa uzandığında, soğuk yatak çarşafları bile Deniz’in dudaklarının sıcaklığını silmeye yetmedi. Gözlerini kapattığında, Deniz’in hüzünlü gülümsemesi ve dokunuşunun sıcaklığı zihnine kazınmıştı.
Sonraki günler, Ayşe için bir işkenceye dönüştü. Hakan’ın yüzüne bakmaya utanıyor, Defne’ye sarıldığında vicdan azabından nefesi kesiliyordu. Atölyede Deniz’le göz göze geldiklerinde, aralarındaki gerilim elle tutulur hale geliyordu. Bakışlarında hem yasak bir arzu hem de derin bir acı vardı. İkisinin de içinde fırtınalar kopuyordu. Deniz, bir öğleden sonra Ayşe’yi dışarıda, küçük bir parkta çay içmeye davet etti. Hava buz gibiydi ama ikisi de içlerindeki yangından yanıyordu.
“Ayşe,” dedi Deniz, bakışlarını ondan kaçırarak. “Bu böyle devam edemez. Ben seni seviyorum. Seninle olmak istiyorum. Ama biliyorum ki bu sana da, bana da, ailene de zarar verir. Sen… sen evlisin.” Ayşe’nin gözlerinden yaşlar süzüldü. “Ben de seni seviyorum Deniz,” dedi, sesi kısık bir fısıltıdan ibaretti. “Ama Defne… Hakan… Onlar benim hayatım.” Gözlerinin önünden kızı Defne’nin masum yüzü, babasıyla top oynadığı anlar, Hakan’ın ona aldığı ilk oyuncak bebek geçti. Tüm bunlar bir film şeridi gibi akıp gidiyordu zihninden.
İkisinin de yüzünde derin bir çaresizlik vardı. Bir an, Ayşe tüm riskleri göze alıp Hakan’dan boşanmayı düşündü. Ama sonra gözlerinin önüne Defne’nin gülen yüzü geldi. Kendi mutluluğu için kızının düzenini bozmak, onu babasından ayırmak… Buna hakkı var mıydı? Ya da Hakan’ı bu kadar incitmek? Hakan kötü bir adam değildi. Sadece… Ayşe’ye yetmiyordu. Bu, Hakan’ın suçu değildi. Bu, Ayşe’nin kendi içindeki eksiklikti, belki de kendini keşfetme yolculuğuydu. “Belki de… belki de bu aşk,” dedi Ayşe, titrek bir sesle. “Sadece bu şekilde, gizli kalmalıydı. Bir hayal, bir fısıltı olarak.” Deniz’in kalbi sıkıştı. “Bunu mu istiyorsun?” diye sordu, umutsuzca. Ayşe başını salladı, gözlerinden yaşlar sicim gibi akıyordu. “İstemiyorum. Ama doğru olan bu. Sen de biliyorsun. Senin de başını eğdirmek istemem, bu kadar acı yaşamışken, bir de benim yüzümden.”
Deniz derin bir nefes aldı. Gözleri kederle doluydu ama aynı zamanda Ayşe’nin içinde bulunduğu durumu anladığını gösteren bir bilgelik de vardı. “Benim hayatım… zaten bir yıkıntıydı. Yeniden bir yıkıntıya sebep olamam, Ayşe. Hele ki senin ve o küçük kızın hayatında.” Ayağa kalktı. “Birbirimizden uzak durmalıyız. En azından bir süre.” Ayağa kalkarken, Ayşe’ye son bir kez baktı. Gözlerinde, ömür boyu sürecek bir vedanın ağırlığı vardı. Ayşe, başını eğdi. Bu kararın acısı, öpücüğün tatlı anını bile gölgede bırakıyordu. Elveda diyemedi. Sadece başını salladı. Deniz, son bir kez Ayşe’ye baktı, gözlerine bir ömürlük veda sığdırmaya çalıştı. Sonra yürüdü, Ayşe’yi o parkta, yalnız ve kalbi paramparça bir şekilde bırakarak. Rüzgar, yaprakları usulca savuruyordu, sanki doğa bile onların acısına tanıklık ediyordu.
Eve döndüğünde, Hakan salonda oturmuş, televizyon izliyordu. Ayşe’yi görünce gülümsedi. “Geldin mi hayatım? Ne o, yüzün bembeyaz?” Ayşe, Hakan’a baktı. Bu adam, onun hayat arkadaşıydı. Ne kadar derinliksiz bulsa da, ne kadar ruhu ona yabancı gelse de, ona güven vermişti, bir aile kurmuştu. Derin bir nefes aldı. “Biraz yorgunum,” dedi. “İşler biraz yoğun.” Kendini bu yalana inandırmaya çalışıyordu, her ne kadar kalbi tersini söylese de.
O gece, Ayşe, Defne’nin odasına gitti. Uykunun en derin halindeki kızının minik yüzüne baktı. Masumdu, tertemizdi. Onu kaybetme düşüncesi, içindeki tüm fırtınaları dindirmişti. Elini Defne’nin saçlarına götürdü, okşadı. Kalbi paramparça olsa da, bir karar vermişti. Yasak aşk, bir rüya gibi kalacaktı. Belki de bazı aşklar, yaşanmaktan ziyade, yaşatıldığı sürece değerliydi. Bir fısıltı, bir anı, bir “olabilirdi” olarak kalacaktı.
Ertesi hafta, Ayşe Umut Atölyesi’ne gitmedi. Telefonu çaldığında ekranda Deniz’in adını gördü. Titrek bir nefes alıp, çağrıyı sessize aldı. Ne diyecekti ki? “Benim için çok zorsun, dayanamıyorum” mu? Yoksa “Seni seviyorum ama evliliğimi bitiremem” mi? İkisi de acımasızdı. Birkaç gün sonra Deniz’den bir mesaj geldi: “Umarım iyisindir. Çocuklar seni soruyor.” Ayşe cevap vermedi. Vermemeliydi. Parmakları mesajı silmek için titrerken, gözleri doldu. Onu silmek, sanki kendinden bir parçayı söküp atmak gibiydi.
Aylar geçti. Ayşe, hayatına dönmüştü. Okul, Defne, Hakan. Rutin, yeniden demir atmıştı limanına. Ama artık Ayşe eskisi gibi değildi. Deniz’le yaşadığı kısa ama yoğun duygusal fırtına, içinde bir şeyleri kökten değiştirmişti. Artık Hakan’ın eksikliklerine daha az takılıyordu, belki de kendi içindeki boşluğu Deniz’le doldurmaya çalışmanın naifliğini anlamıştı. Kendi ruhunun boşluğunu başkasının değil, kendisinin doldurması gerektiğini öğrenmişti. Daha fazla resim yapmaya başladı, içindeki duyguları fırçasıyla tuvale döktü. Bazen çizdiği kadın yüzleri, Deniz’in ona baktığı günkü hüzünlü gözleri taşıyordu. O resimler, onun içindeki fırtınanın sessiz tanıklarıydı.
Bir yıl sonra, Ayşe ve Hakan bir aile yemeğindeydi. Hakan’ın iş ortağı ve eşi de onlarla birlikteydi. Sohbette, Hakan’ın iş ortağı, “Umut Atölyesi ne kadar da güzelleşmiş, Deniz Bey harika işler çıkarıyor. Hatta yeni bir sergi düzenliyorlar bu ay.” dedi. Ayşe’nin eli, elindeki çatalı sıktı. Kalbi hızlandı. Deniz… O hâlâ oradaydı. Hâlâ hayatına renk katıyordu, ama artık uzaktan, sessizce. Ayşe, bir anlığına sergiye gitmeyi düşündü. Sadece uzaktan bir göz atmak, onunla aynı havayı solumak… Ama sonra, gözleri Defne’nin gülen yüzüne takıldı. Kararı kesindi. O sergi, Ayşe’nin gitmeyeceği bir yerdi.
O gece, Ayşe uyumadan önce Hakan’ın uyuyan yüzüne baktı. Elini uzattı, Hakan’ın saçlarını okşadı. Eskiden hissettiği o derin boşluk artık yoktu, yerini kabullenmişliğin getirdiği dingin bir hüzne bırakmıştı. Aşkın, her zaman bir elmanın iki yarısı olmak zorunda olmadığını, bazen bir fısıltı, bazen de bir ömür boyu sürecek bir yankı olduğunu öğrenmişti. Deniz, onun için bir fısıltıydı, gönül kırağıyla kaplı bir kış çiçeği. Açmamış ama varlığıyla içini ısıtmış bir çiçek. Ve Ayşe, o çiçeği kalbinin en derin köşesinde, kimsenin ulaşamayacağı bir yerde saklayacaktı. Kırık bir kalple de olsa, yaşamaya devam edecekti. Kendi renklerini bulmak için, artık başka birinin aynasına ihtiyacı olmadığını biliyordu. Belki de bu, kendi başına ulaşabildiği en büyük aşktı.
