Aile draması
Cam Kırıkları ve Bir Tutam Fesleğen
O sabah, Elif’in takviminde kırmızı kalemle işaretli o günden farksız başlamıştı her şey: umutla dolu, sıcak ve tanıdık bir gün. Kahve makinesinin homurtusu, Can’ın işe gitmeden önce boynuna kondurduğu öpücüğün hafifliği, mutfaktan sızan yeni demlenmiş çayın kokusu… Her detay, Elif’in zihnine çizilmiş, kusursuz bir tablonun parçasıydı. Evliliklerinin yedinci yılına girmişlerdi, aşkları yıllandıkça derinleşen bir şarap gibiydi ve şimdi, bu aşka bir meyve eklemek için çabalıyorlardı. Tüp bebek tedavilerinin dördüncü denemesine hazırlanıyorlardı; her randevu, her iğne, her beklenti, geleceğe dair taze bir nefes gibiydi.
“Akşam yemeği benden,” demişti Can, kapıdan çıkmadan önce göz kırparak. “Belki küçük bir kutlama yaparız, ne dersin?”
Elif gülümseyerek karşılık vermişti. Kutlama… En çok da buna ihtiyaçları vardı. Umuda, beklentiye, minik bir heyecana. Ama Can’ın bu son zamanlardaki aşırı neşesi, her zaman olduğu gibi değil, adeta bir şeyi örtbas etmeye çalışır gibi geliyordu. Aklına gelen kötü düşünceleri anında kovdu. Stresten olmalıydı, belki de tedavinin yan etkilerinden.
Günü temizlikle, sonra da en yakın arkadaşı Deniz’le yaptığı uzun bir telefon görüşmesiyle geçirmişti. Deniz, Elif’in her şeyiydi. Üniversite yıllarından beri birlikte gülüp birlikte ağlamışlardı. Can’la evlendiğinde, Deniz adeta ailenin bir parçası olmuştu. En mahrem sırlarını bile paylaştığı, sorgusuz sualsiz güvendiği tek insandı. Elif, bebek hayalini de en çok Deniz’e anlatır, onun omuzunda ağlar, onunla sevinirdi.
“Yarınki randevu için çok heyecanlıyım,” demişti Elif telefonda. “Sanki bu kez olacak gibi hissediyorum.”
Deniz’in sesi, her zamanki gibi neşeli ve destekleyiciydi. “Mutlaka olacak, canım benim. İçine doğmuştur. Dualarım seninle.”
Telefonu kapattıktan sonra Elif, dolabın üst rafına uzandı. Eski bir defter arıyordu, içinde bebekleri için düşündüğü isimlerin listesi vardı. Elini uzatırken, yıllardır kullanılmayan eski bir ayakkabı kutusu yere düştü. Tozlu kutunun içinden birkaç eski fotoğraf albümü ve… küçük, metalik bir kutu çıktı. Kutunun ne olduğunu hatırlamaya çalıştı. Can’ın ilk gençlik yıllarından kalma eşyalarını sakladığı küçük bir kutuydu bu. Hiçbir zaman içini karıştırma gereği duymamıştı. Şimdi, nedense bir el onu bu kutuya doğru itiyordu.
Kutuyu açtığında, en üste Can’ın üniversite kimliği ve birkaç eski mektup vardı. Altında, küçük bir plastik poşet içinde, sararmış bir gazete kupürü duruyordu. Haberin başlığı “Kaybolan Umutlar: Genç Kızın Akıbeti Meçhul” yazıyordu. Elif, haberin detaylarını okudukça kalbinde tuhaf bir sıkışma hissetti. 19 yaşındaki Leyla isminde bir genç kızın kayboluşuyla ilgiliydi. Haberden daha çok dikkatini çeken şey, kupürün arkasında, Can’ın el yazısıyla yazılmış küçük bir nottu: “Leyla… Hep aklımda.”
Elif, kaşlarını çattı. Leyla mı? Can’ın hiç bahsetmediği biriydi. Belki eski bir arkadaşıydı, belki de sadece gençlik heveslerinden biri… Ama neden bu kadar titizlikle saklamıştı? Bu soruyu Can’a sormayı aklının bir köşesine not etti.
Akşam yemeği için Can, Elif’in en sevdiği makarnayı yapmış, sofrayı özenle kurmuştu. Mumlar yanıyor, hafif bir müzik çalıyordu. Her şey mükemmeldi, tıpkı başlangıçtaki gibi.
“Bir sorun mu var, Elif?” diye sordu Can, onun dalgınlığını fark ederek.
Elif, gazete kupürünü sormaktan vazgeçti. Bu özel anı bozmak istemiyordu. Belki de gereksiz bir kuruntu yaratmıştı. “Hayır, yok. Sadece… bugün çok yoruldum.”
Yemekten sonra Can, televizyon karşısında uzanırken uyuyakalmıştı. Elif, salonda toparlanırken, Can’ın ceketinin cebinden düşen, katlanmış küçük bir kağıt fark etti. Kağıtta sadece bir adres yazılıydı: “Ayçiçeği Sokak, No: 17, Kat: 3.” Bu adres, Elif’in oturduğu semtte değildi, hatta şehrin daha fakir, arka sokaklarından birindeydi. Can’ın o tarafta ne işi olabilirdi? Aklına bin bir türlü senaryo üşüşmeye başladı. Yoksa birileriyle mi görüşüyordu? İşle ilgili miydi? Ya da…
Elif, kalbinin ritminin hızlandığını hissetti. İçine bir kurt düşmüştü. Merakı, şüpheyi bastırmanın ötesine geçmişti.
Ertesi sabahki doktor randevusu her zamankinden daha farklı geçmişti. Doktor, umut veren cümleler kurmuş, Elif’in içindeki ışığı yeniden yakmıştı. Ama bu ışık, eve döndüğünde karşılaştığı yeni bir gölgeyle sönmeye başlamıştı. Can, dün geceki adresi yazarken kullandığı kalemini sehpada unutmuştu. Elif, kalemi eline aldığında, kapağını açtığında içindeki not kağıdına yazılı küçük bir not fark etti: “Bugün randevuyu iptal edemem, acil bir işim var. Ama akşam mutlaka uğrarım. Özledim.”
Kimden bahsediyordu? Hangi randevu? Can’ın acil işleri son zamanlarda artmıştı ve genelde geç saatlere kadar sürüyordu. Elif, titreyen elleriyle Can’ın telefonunu buldu. Şifreyle kilitliydi. Eskiden şifre yoktu, ya da o biliyordu. Şimdi yeni bir şifre vardı. Elif, Can’ın doğum günlerini, yıl dönümlerini denedi. Olmuyordu. Paniklemeye başladı. Telefonu bırakıp pencerenin kenarına gitti. Nefes almaya çalıştı. Mantıklı olmak zorundaydı. Belki de bir sürpriz hazırlıyordu. Belki de…
O an, zihnine Deniz’in sesi yankılandı: “Mutlaka olacak, canım benim. İçine doğmuştur.” Gözleri doldu. Deniz’e anlatmalıydı. O kesin bir çözüm bulurdu.
Elif, Deniz’i aradı. Sesindeki gerginliği Deniz hemen fark etti. “Ne oldu, Elif? Kötü bir şey mi var?”
Elif, titrek bir sesle Can’ın davranışlarını, kağıdı, kalemin içindeki notu ve telefonu anlattı. Deniz, dikkatle dinledi, arada sırada “olmaz öyle şey,” “Can yapmaz,” gibi teskin edici sözler söyledi.
“Belki de işle ilgili bir şeydir, Elif’im. Can çok yoğun çalışıyor son zamanlarda. Hemen kötüye yorma. Kafana takma.”
Deniz’in sakinleştirici sesi biraz olsun Elif’i rahatlatmıştı. Ama içindeki kemirgen şüphe gitmemişti.
O gece Elif uyuyamadı. Can, her zamanki gibi eve geç gelmiş, yorgun olduğunu söyleyerek hemen uyumuştu. Elif, yatağının ucunda oturmuş, tavana bakıyordu. Hayatlarının her ayrıntısını bildiğini düşündüğü bu adam, birdenbire bir yabancıya dönüşmüştü. Ve o gazete kupürü… Leyla… Ayçiçeği Sokak… Not… Bir şeyler birbirine bağlanıyordu ama hala resmi göremiyordu.
Ertesi gün, Elif izinliydi. İçindeki dürtüye engel olamadı. İnternetten Ayçiçeği Sokak, No: 17, Kat: 3 adresini arattı. Karşısına çıkan bina, eski, bakımsız bir apartmandı. Bu Can’ın iş yerinden çok uzak, onun gideceği bir yere benzemiyordu. Aklına gelen en kötü senaryo, adeta bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Bu adrese gitmeliydi. Kendi gözleriyle görmeliydi.
Bir taksiye atladı ve adrese doğru yola çıktı. Kalbi göğsünü sıkıştırıyor, avuçları terliyordu. Her metrede, gerçekle yüzleşmekten duyduğu korku büyüyordu. Apartmanın önüne geldiğinde taksiden indi. Yıkık dökük bir apartmandı. Kapı zillerine baktı. Numara 17, kat 3… Kapı zillerinde isimler yazıyordu. O katın ziline baktığında, “D. Yılmaz” yazısını gördü. D. Yılmaz… Bu isim ona tanıdık gelmiyordu. Ama yine de merdivenleri tırmanmaya başladı. Her adımda nefesi kesiliyordu. Üçüncü kata geldiğinde, kapının aralık olduğunu fark etti. İçeriden gelen mırıltılar duydu. Kapı yarı aralıktı, içeride loş bir ışık vardı. Elif, titreyen elleriyle kapıyı hafifçe araladı.
Ve gördüğü sahne, Elif’in dünyasını paramparça etti. Can, koltuğun kenarında oturmuş, elinde bir bardak tutuyordu. Karşısında oturan kadın… o kadını Elif çok iyi tanıyordu. Bu, Deniz’di. Elif’in en yakın arkadaşı, onun sırdaşı, onun kardeşi… Deniz, Can’a gülerek bir şeyler söylüyor, Can da ona aynı sıcaklıkla karşılık veriyordu. Sanki… sanki bir aile tablosu gibiydi. O an, Elif’in tüm hayalleri, umutları, inançları birer birer tuzla buz oldu.
Elif, olduğu yerde donakalmıştı. Sesini çıkaramadı, nefes bile alamadı. Bacakları titremeye başladı. Geri geri sendeledi. Merdivenlerden nasıl indiğini, taksiye nasıl bindiğini hatırlamıyordu. Sanki ruhu bedeninden ayrılmış, her şeyi dışarıdan izliyordu.
Eve geldiğinde, kapıyı bile kilitlemeyi unuttu. Salonun ortasında durdu, bomboş gözlerle etrafına bakındı. Mutfağa gitti, çaydanlığı ocağa koydu. Elleri o kadar titriyordu ki, kupayı zar zor tutuyordu. Sonra o kupayı sertçe yere fırlattı. Cam kırıkları etrafa saçıldı. Ve o an, içindeki sessiz çığlık, acı dolu bir feryada dönüştü. Hıçkırıklar içinde dizlerinin üzerine çöktü. Cam kırıklarının keskinliği, ruhundaki acının yanında hiç kalıyordu.
Gece yarısı Can eve geldiğinde, Elif hala salonun ortasında, cam kırıkları arasında oturuyordu. Gözleri kan çanağına dönmüştü, yüzü kaskatı kesilmişti. Can, onu o halde gördüğünde şaşırdı.
“Elif? Ne oldu? Neden buradasın? Bu camlar da ne?”
Elif, yavaşça başını kaldırdı. Gözlerinde ne öfke ne de nefret vardı. Sadece derin bir boşluk, sonsuz bir acı vardı. “Ayçiçeği Sokak, No: 17, Kat: 3,” dedi fısıltıyla. Sesi titriyordu ama her kelime, keskin bir bıçak gibiydi. “D. Yılmaz… Deniz’in de annesinin soyadı Yılmaz’dı, değil mi Can? Ne ilginç bir tesadüf.”
Can’ın yüzündeki renk soldu. Gözleri büyüdü. Ağzını açtı ama hiçbir ses çıkmadı.
“Sen benim canımsın, Can. Benim her şeyimdin. Ve Deniz… O da benim canımdı. En yakın arkadaşım, kardeşim dediğim kadın. Nasıl… nasıl yaparsınız?” Hıçkırıkları yeniden yükseldi. “Biz bebek beklerken, geleceğimizi kurmaya çalışırken, siz… siz benim arkamdan neler çevirdiniz?”
Can, titrek adımlarla ona yaklaştı. “Elif, dinle… Her şey göründüğü gibi değil. Açıklayabilirim.”
“Neyi açıklayacaksın Can?” Elif, ayağa kalktı. Gözlerinde ateş yanıyordu. “Deniz’le bir yıldır birlikte olduğunu mu? Benimle uyurken, Deniz’le hayaller kurduğunu mu? Benimle çocuk hayali kurarken, Deniz’le başka hayatlar tasarladığını mı? Yoksa… o gazete kupüründeki Leyla’nın, Deniz’in ablası olduğunu mu?”
Can’ın yüzü bembeyaz kesildi. Elif, son kozunu oynamıştı. O gazete kupüründeki Leyla ve Leyla’nın kaderi… Ayçiçeği Sokak… Hepsi birleşince, gerçeğin buz gibi eliyle yüzleşmişti. Leyla, üniversite yıllarında Can’ın sebep olduğu bir kavgada ağır yaralanmış, sonra da kaybolmuştu. Polis dosyası kapatılmış, olayın üzeri örtülmüştü. Can, Leyla’nın ölümüne ya da kayboluşuna sebep olanlardan biriydi ve Deniz, ablasının intikamını almak için Can’a yaklaşmış, sonra da her şey kontrolden çıkmıştı. İntikam, zamanla karmaşık bir ilişkiye, belki de hastalıklı bir aşka dönüşmüştü. Deniz, Can’ın vicdan azabını, Leyla’ya olan suçluluk duygusunu kullanarak onu kendi ağına düşürmüştü. Ve Can, bu gizli yükle yaşamaya çalışırken, Elif’in tüm saf inancını ve aşkını hiçe saymıştı.
Elif, Can’ın titreyen ellerini itti. “Bu evden git. Şimdi. Bir daha gözüme görünme.” Sesi kararlıydı, titrese de içindeki buz gibi öfke ona güç veriyordu. “Bana yaptığınızı asla affetmeyeceğim.”
Can, gözleri dolu dolu, bir şey söylemeye çalıştı ama Elif’in yüzündeki ifadeyi görünce sustu. Sessizce kapıya yöneldi ve bir daha arkasına bakmadan çıktı.
Elif, birkaç gün boyunca o evde, cam kırıklarının arasında, kendi paramparça olmuş ruhuyla baş başa kaldı. Telefonu susmuyordu. Deniz’den gelen mesajları, aramaları görmezden geldi. Can’ın gönderdiği her mesaj, her arama, ruhuna saplanan yeni bir hançer gibiydi.
Sonunda, toparlanmaya karar verdi. Bir arkadaşının yanına taşındı. İlk iş olarak tüp bebek tedavisini iptal etti. O hayali, o en saf arzusunu, bu ihanetin gölgesi altında yaşatmak istemiyordu. Şimdi, önce kendini, sonra da hayata olan inancını onarmak zorundaydı.
Aylar geçti. Elif, fiziksel olarak iyileşse de ruhundaki derin yara kapanmıyordu. İşe geri döndü, sosyal çevresiyle yeniden bağ kurmaya çalıştı. Ama her gülüşünde bir burukluk, her sohbette bir uzaklık vardı. İhanet, onun en temel güven duygusunu, insanlara olan inancını zedelemişti.
Bir gün, eski evlerinin önünden geçerken, penceresinden içeriye baktı. Perdenin kenarında duran, Can’ın ona ilk tanıştıklarında hediye ettiği fesleğen saksısını gördü. O fesleğen, onların aşklarının, umutlarının bir sembolüydü. Solmuştu, kurumuştu. Tıpkı aşkları gibi.
Elif, derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattı. Artık geri dönüş yoktu. Ne Can’a, ne Deniz’e, ne de o eski Elif’e. Ama belki de bu, yeni bir başlangıçtı. Kimseye güvenmeden, kendini koruyarak, kendi gücüyle ayakta durmayı öğrenmenin başlangıcı. Belki de yeniden o fesleğeni yeşertecek gücü bulacaktı içinde, ama bu kez sadece kendi için, kendi bahçesinde. Yüreğindeki cam kırıkları hala duruyordu, acıtıyordu ama artık yavaş yavaş kendi hikayesinin mimarı olmaya hazırdı. Yaralı da olsa, özgürdü.
