Aile draması

Yarım Kalan Çizgi

8 dakikalık okuma · 1531 kelime

Selim Yılmaz, sahnedeki kürsüye doğru yürürken, ayaklarının altında kırmızı halının yumuşaklığını, yüzünde ise spot ışıkların yakıcı sıcaklığını hissetti. Kalabalık alkışlıyordu. Türkiye’nin en saygın mimarlarından biriydi o. Aldığı sayısız ödülün arasına bir yenisi ekleniyordu şimdi: “Yılın Kent Tasarımcısı”. Gülümsedi. Oysa içinde bir yerlerde, bu parlak cila çatlamıştı ve altından acı bir boşluk sızıyordu. Alkışlar kulaklarında uğultuya dönüşürken, gözleri kalabalığın arasında gezindi. Salonun en arka sıralarından birinde, loş ışıkta genç bir adam silüeti gördü. Ellerini kenetlemiş, gözlerini ona dikmişti. Selim’in nefesi kesildi. Bir an için geçmişten gelen bir hayalet, genç Emre’nin kendinden emin ama bir o kadar da naif bakışlarıyla ona bakıyor sandı. Ama hayır, o sadece genç bir üniversite öğrencisiydi, mimarlık dergilerinin geleceği umut vadeden yüzlerinden biri. Selim zoraki bir gülümsemeyle kalabalığı selamladı ve mikrofonun başına geçti.

“Bu ödülü almak benim için büyük bir onur,” diye başladı konuşmasına, sesinin titrememesi için kendini zorlayarak. Ama onur kelimesi, bu geceye kadar Selim’in hayatında hiç bu kadar içi boş gelmemişti. Oturur oturmaz karısı Ayşe’nin elini tuttu. Ayşe, sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdi. Yıllardır bu başarı yolculuğunun her adımında Selim’in en büyük destekçisi, akıl hocası ve yoldaşı olmuştu. Ama Ayşe’nin bile bilmediği bir şey vardı. Selim’in kalesinin temelleri, bir zamanlar başka birinin hayalleri üzerine inşa edilmişti.

Gece, tebrikler ve sahte gülümsemelerle bitti. Evlerine dönerken, Selim’in içindeki huzursuzluk büyüyordu. Yatak odasının penceresinden İstanbul’un ışıklarını seyrederken, Ayşe arkadan sarıldı ona. “Çok yorgun görünüyorsun hayatım. Başarı yoruyor mu insanı bu kadar?” Selim omuz silkti. “Sadece çok düşünceli şeyler var. İşler… Sen uyumaya devam et.” Ayşe onun alnına bir öpücük kondurup yatağa döndü. Selim ise geçmişin karanlık dehlizlerinde yolculuğa çıkmıştı bile.

On beş yıl önce… Selim, henüz genç ve hırslı bir mimardı. Kendi şirketini kurma hayalleri vardı ama sermayesi yoktu. Birkaç küçük işten sonra büyük bir projenin peşine düşmüştü: Şehrin çehresini değiştirecek, çağdaş mimarinin en güzel örneklerinden biri olacak bir kültür merkezi projesi. Aylardır üzerinde çalışıyordu ama bir türlü o “ışığı” bulamıyordu. Tam bu sırada, o zamanki küçük ofisinde stajyer olarak çalışan Emre Demir’le tanıştı. Emre, pırıl pırıl gözlü, idealist bir gençti. Bir gün, çekingen bir şekilde Selim’e kendi taslağını gösterdi. “Hocam, ben sadece hayal ettim. Belki bir fikir verir diye…”

Selim, Emre’nin çizimlerini ilk gördüğünde nefesi kesilmişti. O, yıllardır aradığı ‘ışık’ tam da Emre’nin mütevazı çizimlerindeydi. Basit, yenilikçi, doğayla iç içe ve aynı zamanda son derece fonksiyonel bir tasarım. O anda Selim’in zihninde şeytani bir fikir parladı. Büyük ihaleyi kazanma şansı buydu. Emre’nin parlak fikrini, kendi mührüyle sunmak. Vicdanının ince bir sesi “Yapma!” diye fısıldadı ama hırsı bu sesi bastırdı. Emre’yi bir iki küçük çizimde kendisine yardım etmesi için tuttu, hatta birkaç gün boyunca üzerinde çalışmasına izin verdi, ancak projenin ana hatlarını ve en çarpıcı detaylarını kendisi “geliştirmiş” gibi gösterdi. İhale komisyonuna sunumda, Emre’nin adı bile anılmadı. Selim, projenin bütün kredi ve başarısını kendi üzerine aldı. İhaleyi kazandı.

Emre’nin hayalleri yıkılmıştı. Selim’in ona attığı kazığı fark ettiğinde yüzündeki o şaşkınlık ve hayal kırıklığı ifadesi, Selim’in hafızasına bir kâbus gibi kazınmıştı. Emre, sessizce Selim’in ofisini terk etti ve bir daha da onu görmedi. Selim, o günden sonra sürekli Emre’den kaçtı, onu tamamen unuttuğunu düşündü. Bu “küçük” hırsızlığın üzerine inşa ettiği kariyeri yükseldikçe, Emre’nin gölgesi de küçüldü zihninde. Ta ki bu geceye kadar…

Ertesi sabah, Selim mutfakta Ayşe ile kahvaltı ederken, elindeki gazeteyi fark etti. Tamamen rastlantı eseri gözüne ilişen bir başlık, kahveyi boğazına dizdi: “Demir Kent Projesi’nin Ardındaki İsim: Emre Demir.” Gazetenin iç sayfasında, orta yaşlarına gelmiş, saçlarına aklar düşmüş ama gözlerindeki o idealist parıltıyı kaybetmemiş bir Emre’nin fotoğrafı vardı. Haberde, Emre’nin yıllardır sürdürülebilir mimari üzerine çalıştığı, dezavantajlı bölgelerde çevre dostu ve toplumsal fayda odaklı projeler geliştirdiği yazıyordu. Kendi şirketini kurmuş, “Yeşil Çatı” adında bir sivil toplum kuruluşuyla da işbirliği içindeydi. “On beş yıl önce büyük bir haksızlığa uğradığını, ancak bunun onu yolundan çevirmediğini, aksine daha özgün bir patikaya yönelttiğini” söylüyordu röportajda.

Selim, boğazındaki düğümle yutkundu. Emre, batmamıştı. Yok olmamıştı. Aksine, kendi değerlerini koruyarak, belki de Selim’in parlak ama ruhsuz dünyasından çok daha anlamlı bir yaşam kurmuştu kendine. Selim’in vicdanı, buzdağının su altındaki kısmı gibi, şimdi yüzeye çıkmaya başlamıştı.

Günler geçtikçe, Selim’in içindeki huzursuzluk bir hortum gibi büyüdü. Ne geceleri uyuyabiliyor, ne de gündüzleri işine odaklanabiliyordu. Her toplantıda, her yeni projede, Emre’nin o ilk tasarımının hayaleti beliriyordu. Kendi binalarının ruhsuz duvarları, ona Emre’nin çalınan hayallerini fısıldıyordu.

Ayşe, Selim’deki bu değişimi fark ediyordu. Kocası içine kapanmış, her zamanki neşesi kaybolmuştu. “Selim, iyi misin? Günlerdir tuhafsın. Bana anlatabileceğin bir şey mi var?” Selim, Ayşe’nin endişeli bakışlarına dayanamadı. “Sadece… çok yoruldum Ayşe. Başarı insanı ne kadar tatmin edebilir ki? Bir noktadan sonra her şey anlamsız geliyor.” Ayşe’nin şefkatli bakışları Selim’in canını daha çok yakıyordu. Çünkü o, bu başarının ne kadarına ihanetle ulaşıldığını bilmiyordu.

Selim, gizlice Emre’nin projelerini araştırmaya başladı. Sosyal medyada, haberlerde, akademik makalelerde Emre’nin izlerini sürdü. Emre’nin “Demir Kent” projesi, Selim’in kendi ödüllü binalarından çok daha fazla yankı uyandırmış, insanlar üzerinde gerçek bir etki bırakmıştı. Emre, para kazanmaktan ziyade, insanlara ve doğaya faydalı olmayı kendine ilke edinmişti. Selim, kendi lüks ofisinde otururken, Emre’nin çamurlu arazilerde, dar gelirli ailelerle birlikte evler inşa ettiği, çocuklara mimarlık atölyeleri düzenlediği fotoğrafları gördükçe kahroluyordu. Emre, Selim’in hırsızlığını bir yıkım olarak değil, bir dönüşüm fırsatı olarak kullanmış gibiydi. Bu durum Selim’in vicdan azabını daha da katmerli hale getiriyordu. Kendi yaptığı şeyin ne kadar küçük ve bencil olduğunu şimdi çok daha net görüyordu.

Bir gece, Selim kararını verdi. Bu yükle daha fazla yaşayamazdı. Emre ile konuşmalıydı. Ne olursa olsun. Özür dilemeli, kefaret ödemeliydi. Belki Emre onu affetmezdi, belki yüzüne tükürürdü. Ama Selim, bu karanlık sırrı daha fazla taşıyamazdı.

Emre’nin katıldığı bir panel buldu. “Kentleşmede Ekolojik Yaklaşımlar.” Selim, o gün ofise gitmedi. Gün boyu huzursuzca oturdu, akşam olunca giyindi ve panelin yapılacağı salona doğru yola çıktı. Salona girdiğinde, Emre’nin sahnede sakin ama etkileyici bir şekilde konuştuğunu gördü. Aynı Emre’ydi. Gözlerindeki o idealist parıltı hiç sönmemişti. Selim, en arka sıraya oturdu, dinledi. Emre’nin sözleri, Selim’in çelik ve camdan binalarının soğukluğunu paramparça ediyordu. Konuşma bitince, Selim oturduğu yerden kalktı ve Emre’nin yanına gitmek için kalabalığı yararak ilerlemeye başladı. Her adımda kalbi göğsünü delip geçecek gibi atıyordu.

Emre, tebrik edenlerle konuşmasını bitirdiğinde, Selim tam karşısında duruyordu. Emre’nin yüzünde hafif bir şaşkınlık belirdi, sonra o eski, buruk ifade geri geldi. “Selim Yılmaz. Şaşırdım doğrusu. Burada ne işin var?” Sesinde ne öfke ne de düşmanlık vardı. Yılların verdiği bir olgunluk, hatta belki biraz da acıma.

Selim’in boğazı düğümlendi. Kelimeler boğazında takılı kaldı. “Emre… Ben… ben seninle konuşmak zorundayım.”

Emre, etraftaki insanlara hafifçe gülümsedi ve Selim’i kenara çekti. Köşede, iki yabancı gibi duruyorlardı. “Dinliyorum Selim.”

Selim, konuşmaya başladı. Yıllardır içinde biriktirdiği her şeyi, utancını, pişmanlığını, o anki hırsını, korkaklığını… Her şeyi. Sesi titriyordu, gözleri dolmuştu. “Benim yaptığım affedilemezdi Emre. Senin hayallerini çaldım. Kariyerimi senin emeğin üzerine kurdum. Çok özür dilerim. Ne kadar söylesem az.” Selim’in gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı. “Sana nasıl bir bedel ödeyebilirim bilmiyorum. Şirketimde bir pozisyon, büyük bir proje… Ne istersen.”

Emre, Selim’i dikkatle dinledi. Yüzünde karmaşık bir ifade vardı. Ne bağırıyordu ne de yargılıyordu. Sakince, Selim’in omzuna dokundu. “Selim, yıllar önce olan bitenin sana bu kadar ağır geldiğini tahmin etmezdim.” Hafifçe gülümsedi. “Bana hiçbir şey ödemek zorunda değilsin. O olay… Başta beni çok yıprattı, evet. Yatağımdan kalkmak istemedim, mimarlığı bırakmayı düşündüm. Ama sonra anladım ki, o olay benim kendi yolumu bulmam için bir dönüm noktası oldu. Ben senin gibi büyük projelerin peşinde koşmak istemiyordum aslında. Küçük ölçekli, insana dokunan, doğaya saygılı işler yapmak istiyordum. Sen beni o yola ittin, farkında olmadan.”

Selim şaşkına döndü. “Ama… Ben senin geleceğini çaldım sandım.”

“Hayır Selim,” dedi Emre, gözlerinin içine bakarak. “Sen benim hayallerimi çalmadın. Sadece benim adımla yürüyeceğin yolu kısalttın. Benim yolumu ise, o günden sonra kendim çizdim. Belki daha dolambaçlı oldu, daha zorlu oldu, ama sonunda bana ait bir yol oldu. Ve ben şimdi olduğum yerden çok mutluyum.” Elini uzattı. “Seninle hesaplaşmak, benim için çoktan bitmiş bir defterdi. Ama senin için öyle olmadığını görmek… üzücü.”

Selim, Emre’nin elini sıktı. Bu el sıkışma, on beş yıllık bir yükü omuzlarından almıştı. Emre’nin sözleri, Selim’in beklediği gibi bir af ya da öfke değil, hayatın karmaşık akışının ve kişisel gelişimin bir özetiydi. Emre, Selim’i affetmiş miydi? Belki evet, belki hayır. Ama önemli olan, Emre’nin bu olayı çoktan geride bırakmış olmasıydı. Asıl vicdan muhasebesini yapması gereken Selim’di.

Selim, o gece eve döndüğünde Ayşe hala uyanıktı. “Konuşabilir miyiz Ayşe?” dedi, sesi her zamankinden farklıydı. “Sana anlatmam gereken şeyler var.”

Selim, Ayşe’ye her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlattı. Emre’ye yaptığı haksızlığı, yıllardır içinde taşıdığı bu sırrın onu nasıl kemirdiğini. Ayşe, şaşkınlık ve üzüntüyle dinledi. Konuşma bittiğinde, Selim’in gözlerinin içine baktı. “Çok zor bir itiraf bu Selim. Senin için ne kadar ağır olduğunu tahmin bile edemem.” Sonra elini uzatıp Selim’in yüzünü okşadı. “Önemli olan, bunu şimdi anlaman ve yüzleşmen. Peki şimdi ne yapacaksın?”

Selim, uzun uzun düşündü. Emre’nin “Bana ait bir yol oldu” sözleri yankılanıyordu zihninde. “Değişeceğim Ayşe. Şirketi değiştireceğim. Genç yeteneklere daha fazla fırsat vereceğim, etik değerleri ön plana çıkaracağım. Artık sadece para kazanmak değil, anlamlı bir miras bırakmak istiyorum.”

Ertesi gün Selim, ofisinde genç bir stajyere, Emre’nin yıllar önce ona gösterdiği gibi, yeni bir tasarım fikrini tartışmak üzere kendi çizimlerini gösterdi. Genç kızın gözlerindeki o pırıltıyı gördüğünde, Selim’in içinde bir kapı açıldı. Belki de bu, yeni bir başlangıçtı. Yarım kalan çizgi, şimdi tamamlana bilirdi. Çünkü gerçek başarı, sadece duvarların yükselmesiyle değil, vicdanın berraklaşmasıyla geliyordu. Ve Selim Yılmaz, o gün ilk kez, kendi çizdiği yola, tam anlamıyla sahip çıkmaya karar verdi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top