Aile Dramı

Yankı

8 dakikalık okuma · 1237 kelime

Elif’in elleri, her sabah olduğu gibi o sabah da Geçmişin Fısıltıları adlı dükkanının ahşap tezgahını okşarken, parmak uçları, yılların getirdiği alışkanlıkla bir nesnenin pürüzlü yüzeyine takıldı. Küçük, el oyması bir at figürüydü bu. Boynu hafifçe eğik, yeleleri rüzgarda dalgalanıyor gibiydi. Bir zamanlar beş yaşındaki oğlunun, Bora’nın, elinden düşürmediği o oyuncaktı. Elif, dükkanını açarken her sabah bu atı pencerenin kenarına, güneş ışığını en iyi alacağı yere koyardı. Yirmi üç yıl olmuştu Bora kaybolalı. Yirmi üç yıl, yirmi üç bin gün, sayısız umut ve kırık hayal. Kimi zaman delilik, kimi zaman akıl almaz bir inanç, onu bu dükkana bağlamıştı. Eskiye dair her şeyi toplayıp sattığı bu dükkan, aslında onun kayıp parçalarını aradığı bir mabetti. Her yeni eşyada, her yeni yüzde, Bora’dan bir iz arardı. Gözleri pencereden dışarıya kaydı, İstanbul’un bitmek bilmeyen kalabalığına. Her geçen yüz, tanıdık bir silüet, bir anlık duraksama. Sonra o yüz de kaybolur, yerini bir başkasına bırakırdı. Ama Elif vazgeçmezdi. Annenin kalbi, o kayıp parçanın bir gün geri döneceğine dair sarsılmaz bir inançla atıyordu.

Bora ise, kendine “Can” diyen bir genç adam olarak, İstanbul’un daha sakin bir semtinde, dijital reklam ajansında çalışıyordu. Yirmi sekiz yaşındaydı. Başarılı, yetenekli ve görünüşte mutlu bir hayatı vardı. Onu büyüten Ayşe Hanım, ona sadece bir ev değil, kocaman bir sevgi vermişti. Can, Ayşe Hanım’ı annesi olarak bilmiş, ona koşulsuz bir sevgiyle bağlanmıştı. Ancak içten içe, açıklayamadığı bir boşluk hissediyordu. Bazen uykusunda, tanımsız bir yeşilliğin ortasında koştuğunu görür, sonra ürpererek uyanırdı. Rüyası mıydı, yoksa bir anı mı, bilemezdi. Ayşe Hanım, Can’ı küçük bir çocukken bir parkta bulduğunu, terk edilmiş olduğunu sandığını anlatmıştı hep. Polis kayıtları, ilanlar… Hiçbir sonuç alınamamış, Ayşe Hanım da kimsesiz kalan bu çocuğu kendi evine, kendi yüreğine almıştı. Can, bu hikayeyi hep kabullenmişti, ama zihninin kuytu köşelerinde bir fısıltı dolaşırdı: Gerçek neydi?

Bir gün, Can’ın çalıştığı ajansa, eski motiflerle, geleneksel Türk el sanatlarını modern tasarımlarla birleştiren bir kampanya yapma görevi verildi. Araştırma yaparken, Can’ın yolu Geçmişin Fısıltıları’na düştü. Dükkanın tabelasını görür görmez, nedensiz bir merakla içeri girdi. İçerisi, zamanın donduğu bir müzeyi andırıyordu. Tozlu raflar, unutulmuş hikayeler fısıldayan objelerle doluydu. Can, parmaklarını bir sandığın üzerindeki oymalarda gezdirirken, gözleri pencerenin kenarına takıldı. Küçük, el oyması bir at figürü. Yeleleri rüzgarda dalgalanıyor gibiydi. Nefesi kesildi. Bu at… Bu at ona bir şeyi hatırlatıyordu ama neyi? Zihninin loş koridorlarında, bulanık bir görüntü belirip kayboldu. Küçük bir el, bu atı sıkıca tutmuş, bir yandan koşarken bir yandan gülüyordu. Kimdi bu çocuk?

Elif, dükkana giren genç adamı fark etmişti. Her müşteri gibi sıradan görünüyordu. Ama sonra, genç adamın gözleri o at figürüne takılınca, Elif’in kalbinde bir sızı hissetti. Genç adamın duruşu, merakla bakan gözlerindeki o hüzünlü parıltı… Elif, yıllarca o kadar çok insanı incelemişti ki, bir annenin içgüdüsü anında alarm vermişti. Genç adamın saçlarının arasından görünen küçük, soluk bir yara izi vardı şakağında. Bora’nın da vardı. Küçükken ağaca tırmanırken düşmüştü. Elif’in eli titredi. “Yardımcı olabilir miyim?” diye sordu, sesi beklediğinden daha kısık çıkmıştı.

Can irkildi. “Şey, evet. Eski objelere bakıyordum. Bu at… çok tanıdık geldi.”
Elif, tezgâhın arkasından çıkıp atın yanına geldi. “Bunu ben oymuştum. Oğlum çok severdi.” Sesi titremişti.
Can, atı dikkatle inceledi. Altında, çok silik de olsa bir harf seçilebiliyordu: ‘B’. “Burası… B harfi mi?”
Elif’in gözleri doldu. “Evet. Oğlumun adı Bora’ydı. Bora’nın B’si.”
Can’ın zihni karmakarışık olmuştu. Boşluk hissi, şimdi bir girdap gibi dönüyordu içinde. “Benim adım Can. Ama… bana da küçükken ‘Bora’ derlerdi sanki. Yani… rüyalarımda duyduğum bir isim gibi…”
Elif, Can’ın gözlerine baktı. Okyanus rengi gözler. Tıpkı Bora’nınki gibi. Dünya durmuştu sanki. “Senin şakağında bir iz var…” diye mırıldandı Elif.
Can, elini istemsizce şakağına götürdü. “Küçükken düşmüşüm sanırım, Ayşe annem öyle söyler.”
“Ayşe…” Elif’in boğazı düğümlenmişti. Kalbi deli gibi atıyordu. “Bora… Oğlum… O da beş yaşındayken kayboldu. Bir panayırda. Yirmi üç yıl önce.”

Can’ın içi titredi. Ayaklarının altındaki zemin kayıyordu sanki. “Bu… bu olamaz.”
Elif, elini Can’ın yüzüne uzattı. Parmak uçları, genç adamın yanaklarına dokundu. “Bora… Benim oğlum…”
Can geri çekildi. “Hayır! Benim annem Ayşe. Ben Can’ım.” Sesi öfke ve kafa karışıklığıyla doluydu. Dükkandan fırlayıp dışarı çıktı, Elif’i şaşkın ve titrek bir halde arkasında bıraktı.

O günden sonra, Can’ın dünyası tepetaklak oldu. Elif’in söyledikleri, aklında bir yankı gibi dönüp duruyordu. Küçükken gördüğü rüyalar, hissettiği boşluk… Hepsi bir anlam kazanmaya başlamıştı. Ayşe Hanım’a sordu. Ayşe Hanım, başlarda Elif’i tanımadığını, Can’ı parkta bulduğunu tekrarladı. Ama Can’ın ısrarlı soruları ve Elif’in dükkanından getirdiği at figürü, Ayşe Hanım’ın yüzündeki rengi uçurdu. Gözlerinde derin bir korku ve pişmanlık vardı.
Bir akşam, Ayşe Hanım, yıllardır sakladığı sırrı Can’a itiraf etti. Can’ı gerçekten de parkta bulmuştu. Gözleri yaşlı, üzerinde kirli giysilerle. Saatlerce beklemiş, kimsenin gelmediğini görünce onu polise götürmüştü. Ama polis karakolunda, yıllarca çocuk özlemiyle yanıp tutuşan kalbi, ona karşı konulmaz bir dürtüyle dolmuştu. Orada, kollarında küçük bir melekle, bir anlık bencillikle, onu kendi çocuğu gibi göstermeye karar vermişti. Onu adeta kaderin bir hediyesi olarak görmüştü. Adını Can koymuş, geçmişi tamamen silmeye çalışmıştı. “Seni öyle sevdim ki oğlum, başka bir anneye seni veremezdim. Affet beni.” Gözyaşları yanaklarından sel olup akıyordu.

Can’ın dünyası yıkılmıştı. Sevdiği, güvendiği annesi, ondan on yıllarca süren bir gerçeği saklamıştı. Öfke, hayal kırıklığı ve derin bir kimlik kriziyle sarsıldı. Kimdi o? Bora mı, Can mı? İki annesi mi vardı şimdi? Kalbi Ayşe Hanım’a olan sevgisiyle doluydu, ama ruhu, Elif’in okyanus gözlerindeki özlemi de hissediyordu. Bir DNA testi kaçınılmaz hale geldi. Test sonuçları, Can’ın, Elif’in oğlu Bora olduğunu kesin olarak doğruladı.

Elif, sonuçları aldığında, yirmi üç yıldır beklediği müjdeyle dizlerinin bağı çözülmüştü. Ağladı, bağırdı, sevindi. Aynı anda, Ayşe’ye karşı içinde biriken öfke de kabardı. Yıllarca oğlunu ondan çalan bu kadın… Nasıl yapabilmişti?
Can, Elif’in dükkanına geri döndüğünde, ikisi de bambaşka insanlardı artık. Elif, oğlunu bulmuş bir anne, Can ise iki hayat arasında kalmış bir genç adamdı.
“Ayşe Hanım’la konuştum,” dedi Can, sesi boşlukta yankılanıyordu. “Bana her şeyi anlattı.”
Elif’in yüzündeki sevinç, yerini karmaşık bir ifadeye bıraktı. “Nasıl? Nasıl yapabildi bana bunu? Benim oğlumu benden nasıl saklayabildi?” Öfkesi sesine yansımıştı.
Can, oturduğu sandalyeden kalktı, Elif’in yanına geldi. “O da acı çekmiş anne. Onu kaybetmekten korktuğu için yapmış. Bir anne sevgisiyle. Belki yanlış bir sevgiydi, ama sevgiydi.” Can’ın sesi, beklenenden daha sakin, daha olgun çıkmıştı. “Benim de kafam karışık. Yıllarca Ayşe Hanım’ı annem bildim. Onu seviyorum. Ama sen… Sen de benim annemsin.”
Elif, Can’a baktı. Gözlerinde yirmi üç yılın hasreti, pişmanlığı ve tarifsiz bir özlem vardı. Oğlunun ağzından çıkan ‘anne’ kelimesi, kalbinde derin bir yankı uyandırmıştı. Ayşe’ye karşı duyduğu öfke, oğlunun sevgisi ve acısıyla harmanlanmış, anlamını yitirmişti. Ne kadar kızgın olsa da, başka bir annenin de kalbinin oğluna karşı attığını biliyordu.

Sonraki aylar, herkes için bir uyum süreci oldu. Can, hem Elif’le hem de Ayşe’yle vakit geçirmeye çalıştı. Elif, Ayşe’yle yüzleşti. İlk başlarda zorlu, acı dolu bir konuşmaydı bu. Ama Elif, oğlunun sözlerini hatırladı: “Yanlış bir sevgiydi, ama sevgiydi.” Elif, Ayşe’nin gözlerindeki o pişmanlığı, yıllarca yaşadığı vicdan azabını gördüğünde, kalbindeki buzlar çözülmeye başladı. İki kadın, aynı adamı farklı şekillerde sevmişlerdi. Biri kaybetmenin acısını, diğeri ise çalmanın yükünü taşımıştı. Belki affetmek, öfkeye tutunmaktan daha az acı vericiydi.

Bir öğleden sonra, Elif’in dükkanında, Can, küçük at figürünü tamir ediyordu. Ufak bir çatlak oluşmuştu, ama Can onu özenle yapıştırıp zımparalıyordu. Elif, dükkanın kapısından içeri giren Ayşe’ye baktı. Ayşe, elinde küçük bir poşetle gelmişti. Utangaçtı, çekingendi. Elif’in “Hoş geldin Ayşe” deyişiyle yüzünde şaşkın bir gülümseme belirdi. Can, onlara baktı. İki annesi de aynı odadaydı. Gözlerinde, geçmişin acılarıyla değil, geleceğin umuduyla parlayan bir ışık vardı. At figürünü bitirip pencerenin kenarına koydu. Güneş, atın üzerindeki yeni yapışkan izlerini parlatıyordu. Geçmişin fısıltıları, artık geleceğin yankılarıyla birleşiyordu. Kayıp parçalar bulunmuş, hayatlar yeniden inşa edilmişti. Belki de sevgi, en karmaşık yaraları bile iyileştirebilen tek güçtü.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top