aile draması

Yedi Kat Cam

11 dakikalık okuma · 2008 kelime

Deniz’in parmakları, her sabah aynı ritüelle kilin soğukluğunu hissederdi. Çamur, avuçlarının arasında şekil alırken, o bildiği tek sessizliğe sığınırdı; toprağın fısıltısına. Ama bu sessizlik, dışarıdaki dünyanın gürültüsünü, kirli perdelerden sızan yetersiz ışığı ve kirası gecikmiş dükkanın ağır kokusunu bastıramazdı. Balat’ın dar sokaklarından birinde, dedesinden kalma küçük, rutubetli dükkanında, sadece çamurla değil, hayalleriyle de boğuşuyordu. Üniversitenin seramik bölümünden birincilikle mezun olalı iki yıl olmuştu. Birincilik belgesi, duvardaki paslı çiviye asılı, sararmış bir nişan gibi duruyordu; vaat ettikleriyle, yaşattıkları arasında uçurum vardı. Sabahları simitçi Mehmet Amca’dan aldığı bayat poğaça ile karnını doyurur, akşamları evde buz gibi bir suya ekmek banardı. Sanat, karın doyurmuyordu. Özellikle de sanatçının cebi delikse.

Bugün, dükkânın kapısından içeri giren siluet, Deniz’in rutinini bozan nadir sürprizlerden biriydi. Uzun boylu, özenle giyinmiş bir adamdı. Üzerindeki açık renk keten takım elbise, Deniz’in çamura bulanmış önlüğüyle keskin bir tezat oluşturuyordu. Adamın ela gözleri, dükkanın loş ışığında bile parlıyordu. Etrafına bakındı, parmaklarını ustaca birleştirdiği testileri, asimetrik kupaları ve duvar raflarındaki soyut heykelleri inceledi. Deniz, her zamanki umursamazlığıyla çarkının başında dönmeye devam etti. Çok az insan, bu dükkanın kapısını tesadüfen aşardı. Gelenler de genellikle indirim isteyen turistler ya da Deniz’in “modern” dediği eserleri anlamayan meraklılardı.

“Bu… gerçekten ilginç,” dedi adam, sesi Deniz’in kulağına bir mırıldanma gibi geldi. “Hiçbir yerde görmediğim bir tarz.”

Deniz, çarkı durdurdu, ellerini çamurlu suya daldırıp yıkadı. “El emeği, göz nuru. Özgün.” Sesi, içindeki yılgınlığı gizlemeye çalışan, yorgun bir tını taşıyordu.

Adam, gülümsemesini esirgemeden bir bardağı eline aldı. “Deniz… Öyle mi?” dedi, bardağın altındaki imzayı okuyarak. “Ben Emre. Emre Karadağ.” Uzattığı eli, Deniz’in çamurlu ellerini görünce havada asılı kaldı. Emre’nin yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.

“Memnun oldum,” dedi Deniz, elini uzatmaktan çekinerek. “Kusura bakmayın, genelde… temiz olmam.”

Emre başını salladı. “Sanatçı eli bu. Asıl ben rahatsız ettim.” Bir süre daha gezindi dükkanda. Sonunda, köşedeki bir vazoya takıldı gözleri. Toprağın en ilkel halini yansıtan, pürüzlü, mat bir yüzeye sahipti. Ama üzerindeki ince, altın yaldız detaylar, ona bir tür kırılgan zarafet katıyordu. “Bunu alacağım,” dedi. “Fiyatı ne kadar?”

Deniz, vazoyu tarttı. Bu, belki de son bir haftadır yaptığı en iyi satış olacaktı. “Beş yüz lira.”

Emre, hiç pazarlık etmeden cüzdanını çıkardı, kalın bir banknot uzattı. “Kartınız var mı? Belki başka zaman özel bir sipariş vermek isterim.”

“Yok,” dedi Deniz, parayı alıp çekmeceye koyarken. “Sadece bu dükkan ve ben varız.”

Emre’nin kaşları hafifçe çatıldı, ama bozuntuya vermedi. Vazoyu dikkatlice sarıp Deniz’in elinden aldı. “O zaman yolum tekrar buraya düşerse,” dedi ve anlamlı bir bakışla dükkandan çıktı.

Emre’nin ayrılışından sonra dükkana sessizlik çöktü. Deniz, elindeki beş yüz liraya baktı. Bir haftalık kirayı ödemesine yetmeyecekti ama birkaç gün idare edebilirdi. Emre’nin sesi, görüntüsü, bıraktığı o “başka bir dünya” kokusu, zihninde yankılanıp duruyordu.

***

Emre, ertesi hafta Deniz’in dükkanına tekrar geldi. Bu kez eli boş değildi; sıcak bir kahve ve bir kutu kurabiye getirmişti. “Afiyet olsun,” dedi, gülümsedi. “Yine sizi çamura bulanmış buldum.”

Deniz, şaşkınlığını gizleyemedi. “Ziyaretinizin sebebi nedir, Emre Bey?”

“Emre deyin lütfen,” dedi. “İşlerimi halletmek için yakınlardaydım, sonra sizin oradan geçerken kahve aklıma geldi. Sizinle biraz sohbet etmek, belki de yeni işlerinizi görmek istedim.”

Böyle başladı her şey. Emre, Deniz’in dünyasına usulca sızdı. Önce iş bahanesiyle uğradı, sonra kahve içmek için. Ardından, bir akşam yemeği teklif etti, “iş konuşmak” bahanesiyle. Deniz tereddüt etti. Dolabında, özel bir yemek için giyecek tek bir elbisesi bile yoktu. Ama Emre’nin ısrarı ve samimiyeti, onu ikna etti.

İlk yemek, Cihangir’de küçük, şık bir restoranda oldu. Deniz, rahatsız edici derecede dar gelen tek “temiz” elbisesinin içinde, kendini bir balık gibi hissetti. Emre ise, onun aksine, rahat ve kendinden emindi. Onun anlattığı holdingler, yatırımlar, yurt dışı seyahatleri, Deniz’in dünyasından çok uzaktı. Deniz ise ona, çamurun toprağa dönüşme sürecini, eski ustaların hikayelerini, Balat’ın kaybolan ruhunu anlattı. Şaşırtıcı bir şekilde, Emre her kelimesini dikkatle dinledi. Gözlerinin içine bakarak, gerçekten merakla dinledi.

Aylar içinde, aralarında tahmin edilemez bir bağ oluştu. Emre, Deniz’in sanatına hayrandı, onun hayata karşı duruşuna, mücadelesine saygı duyuyordu. Deniz ise Emre’nin zarafetine, nezaketine ve en önemlisi, kendisini olduğu gibi kabul etmesine kapılmıştı. Onunla birlikteyken, Balat’ın çamur kokan sokaklarından, lüks restoranların kokusuz, parlak dünyasına ışınlanıyor gibiydi. Ama bu ışınlanma, beraberinde sürekli bir gerginliği de getiriyordu.

Emre, onu ailesiyle tanıştırmak istediğinde, Deniz’in içini tarifsiz bir korku sardı. “Benim ailemle senin ailen çok farklı, Emre,” dedi bir akşam, elini tutarken. “Bizi kabul ederler mi sanıyorsun?”

Emre gülümsedi. “Onlar benim ailem, Deniz. Seni sevecekler. Hem ne fark eder ki? Biz birbirimizi seviyoruz, değil mi?”

Bu sözler, Deniz’i kısmen rahatlattı. Kısmen, çünkü Emre’nin dünyasındaki “fark etmez” olgusu, Deniz’in dünyasındaki “her şey fark eder” olgusuyla hiçbir zaman örtüşmüyordu.

***

Emre’nin ailesinin yalısında verilen o görkemli davet, Deniz’in zihninde adeta bir sergi salonu gibi canlanıyordu. Kapıdan içeri adım attığı an, her bir misafirin üzerindeki kıyafetlerin kalitesi, pırıl pırıl parlayan mücevherler, kristal kadehlerden süzülen şarapların kokusu ve Emre’nin annesi Aylin Hanım’ın soğuk ama zarif bakışları, birer tablo gibi zihnine kazınmıştı. Emre’nin kolunda, kendini yalıya ait olmayan bir cisim gibi hissediyordu. Gecenin başından beri, yüzüne donuk bir gülümseme yerleştirmiş, Emre’in onu tanıştırdığı herkese “memnun oldum” demekle yetinmişti.

Aylin Hanım, kusursuz bir ev sahibiydi. Herkese aynı mesafeli nezaketle yaklaşıyor, misafirlerin her ihtiyacını sessizce karşılıyordu. Ama Deniz’e bakışlarında, anlaşılamayan bir sorgulama vardı. Sanki bir sırrı çözmeye çalışıyor, ya da bir denklemdeki yanlış sayıyı arıyordu.

Yemek masasına geçildiğinde, Deniz kendini Aylin Hanım ile Emre’nin babası Hasan Bey’in tam karşısında buldu. Masanın diğer ucunda, Emre’nin ablası Selin ve onun eşi vardı. Konuşulan konular, Deniz’in yabancı olduğu bir lisan gibiydi; Borsa, uluslararası yatırımlar, gelecek yılki yat gezisi rotaları, Bodrum’daki yazlık evlerinin dekorasyonu… Deniz, tabağındaki yemeği karıştırıyor, sadece kendisine yöneltilen basit sorulara kısa cevaplar veriyordu.

Bir ara Aylin Hanım, tatlı bir sesle Deniz’e döndü. “Denizciğim, Emre senin el sanatlarıyla uğraştığını söylemişti, değil mi? Çok takdir ederim. Günümüzde gençler maalesef böyle sanatsal uğraşlardan uzaklar.”

Deniz, elindeki çatalı tabağına bıraktı. “Seramik sanatçısıyım Aylin Hanım. El sanatı değil, Güzel Sanatlar Fakültesi mezunuyum.” Sesindeki hafif tonlama, Aylin Hanım’ın kaşlarının hafifçe çatılmasına neden oldu.

Hasan Bey araya girdi. “Çok güzel, çok güzel. Emre’nin de sanata düşkünlüğü vardır. Koleksiyonerdir hatta. Sizin gibi genç yeteneklere destek olmak lazım.” Sesi babacan, ama sözlerinin ardında Deniz’i bir “desteklenmesi gereken küçük yetenek” olarak konumlandırma çabası vardı.

Emre, babasının iyi niyetinden emin, gülümseyerek araya girdi. “Deniz’in eserleri harika baba. Hatta onunla küçük bir sergi ayarlamak istiyoruz. Aile galerimizde…”

Bu teklif, Deniz’in kanını dondurdu. Aylin Hanım’ın yüzündeki donuk gülümseme hafifçe genişledi. “Aaa, ne güzel olur Emreciğim. Tabi, Denizciğim, bizim galerimiz gerçekten çok prestijlidir. Birçok önemli sanatçıyı ağırladık. Sizin eserleriniz de orada sergilenirse… Kim bilir, belki de adınız duyulur, bir çevreniz oluşur.”

Deniz, boğazının düğümlendiğini hissetti. “Benim çevrem, Balat’ın sokakları, çamur kokan atölyem ve emekçi dostlarımdır, Aylin Hanım. Ve sanatımı kendim sergilemeyi tercih ederim. Kendi çabamla…”

Masada kısa bir sessizlik oldu. Selin, Deniz’e şaşkınlıkla bakıyordu. Hasan Bey, öksürdü. Aylin Hanım’ın yüzündeki gülümseme, soğuk bir maskeye dönüştü. “Anlıyorum Denizciğim. Ne kadar da kendi ayakları üzerinde duran, güçlü bir genç kadınsın. Takdire şayan. Ama bazen… bazen destek almak, hele ki doğru kanallardan, çok daha hızlı ilerlemenizi sağlar, değil mi? Hayat zaten yeterince zor, neden kendimize işleri daha da zorlaştıralım ki?”

Bu sözler, zehirli bir hançer gibi Deniz’in kalbine saplandı. “Zorluklar, bir sanatçının ruhunu besler, Aylin Hanım. Kolay yoldan gelen başarı, hep bir şüphe gölgesinde kalır.”

Emre, ortamın gerginleştiğini hissetmişti. “Deniz’in kendine has bir felsefesi var anne,” dedi, Deniz’in elini masanın altında tutmaya çalışarak. “O yüzden eserleri bu kadar özel.”

Ama Aylin Hanım, bakışlarını Deniz’den ayırmadan, “Her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır tabi. Ama bilmelisin ki, Emre’nin hayatı, senin alışık olduğun o ‘zorluklarla beslenme’ felsefesine pek uygun değil. Ailemizin gelenekleri, beklentileri var. Emre’nin de bir geleceği. Ve o gelecek, belirli bir çerçevede yaşanır.”

Bu, açık bir uyarıydı. Deniz, elini Emre’nin elinden çekti. Boğazında bir yumru vardı. Bu yalıda, bu masada, sanki görünmez bir camın arkasındaydı. Herkes onu görüyordu ama kimse gerçekten anlayamıyordu. Ya da anlamak istemiyordu. O, burada sadece bir “proje” ya da “geçici bir heves”ti.

Gece boyunca, Aylin Hanım’ın sözleri zihninde dönüp durdu. Emre ne kadar iyi niyetli olursa olsun, ailesinin bu düşüncelerini silemezdi. Ve Deniz, bu dünyanın içinde, kendi kimliğinden ödün vererek yaşayamazdı. O gece, yalıdan ayrılırken, Emre’nin endişeli bakışlarını arkasında bırakıp, taksiye bindi. O gece Balat’ın loş ışıklı sokaklarına dönerken, bir daha bu yalıya adım atmayacağını biliyordu.

***

Sonraki günler, Deniz için bir sınav niteliğindeydi. Emre, defalarca aradı, mesajlar attı. Atölyesine geldi. Ama Deniz, her seferinde duvar ördü. Konuşmuyordu, çünkü konuşacak bir şey kalmamıştı. Aşkın, her engeli aşacağına dair naif inancı, o yalının kristal avizelerinin altında parçalanmıştı. Emre, anlamıyordu. Ya da anlamak istemiyordu. Onun “Seni seviyorum, ne fark eder ki?” sözleri, Deniz için bir anlam ifade etmiyordu. Çünkü her şey fark ediyordu. Statü, beklentiler, aile baskısı, en önemlisi de gurur.

Bir öğleden sonra, Emre atölyenin kapısından içeri girdi. Yüzü yorgun, gözleri uykusuzdu. “Deniz, lütfen. Ne oldu? O gece… annem belki densizce konuştu ama ben…”

Deniz, çarkın başından kalktı, ellerini yavaşça sildi. “Annem haklı, Emre. Sen haklısın. Hepimiz haklıyız. Sen o dünyanın bir parçasısın. Ben de bu dünyanın. Bu iki dünya bir araya gelemiyor.”

“Neden gelemiyor? Benim için sen, benim dünyamsın Deniz. Başka bir şeye ihtiyacım yok ki.” Emre’nin sesi çaresizlik doluydu.

“İhtiyacın yok belki,” dedi Deniz, yüzüne bakarak. “Ama ailenin var. Çevrenin var. Geleceğin var. Ve ben, o geleceğin içine sığamıyorum. Senin gözünde bir ‘zanaatkar’ olarak sevilmekle, senin ailene göre ‘uygun biri’ olmamak arasındaki dengeyi kuramıyorum. Ben, senin ailenin ‘desteklenmesi gereken küçük bir proje’si değilim, Emre. Ben Deniz. Kendi başına ayakta duran, kendi yolunu çizen bir kadınım.”

Emre, acı içinde başını salladı. “Ama biz seni olduğun gibi seviyoruz…”

“Sevmek yetmiyor Emre,” dedi Deniz. “Sadece sevmek yetmiyor. Ben, bana acınarak bakılmasını istemiyorum. Senin yanında, o masada, o yalıda her saniye ezilmeyi istemiyorum. Benim de bir gururum var. Toprağımdan, elimden, alın terimden gelen bir gurur bu. Ve onu hiçbir şeye değişmem.”

Uzun bir sessizlik oldu. Emre, nihayet Deniz’in ne demek istediğini, kalbindeki o görünmez duvarın ne kadar yüksek olduğunu anlamış gibiydi. Bir ilişkiyi yıkan şeyin sadece sevgisizlik olmadığını, bazen aşılmaz görünen bu toplumsal farklılıkların, en derin duygulardan bile daha güçlü olabileceğini idrak etmişti.

“Anlıyorum,” dedi fısıldar gibi. Sesi kırılmıştı. “Keşke… keşke anlamasaydım.”

Emre dükkandan çıktı. Bu kez arkasında sadece bir ayrılık acısı değil, aynı zamanda, aşamadığı yedi kat camla örülü bir dünyanın acı gerçeğini de bırakmıştı.

***

Deniz, Emre’den ayrıldıktan sonraki aylarda kendini tamamen işine verdi. Atölyesi, onun sığınağı, ruhunun aynası olmuştu. Geceleri geç saatlere kadar çalışıyor, bazen sabahladığı bile oluyordu. Bu ayrılığın acısı, kilin soğukluğunda, çarkın ritmik dönüşünde hafifliyordu.

Bir gün, yerel bir sanat galerisi sahibi, Deniz’in dükkanının önünden geçerken, vitrindeki bir seramiğe takıldı gözü. O vazo, Emre’nin ilk satın aldığı vazoya benziyordu, ama çok daha olgundu, daha derin bir hikaye anlatıyordu. Galerici, içeri girdi, Deniz’le uzun uzun konuştu. O konuşma, Deniz’in hayatında yeni bir sayfa açtı.

Deniz, kendi adıyla, Balat’ta küçük ama özgün bir sergi açtı. Emre’nin ailesinin lüks galerisi değildi, ama her köşesi Deniz’in alın teriyle, ruhuyla doluydu. Sergiye gelenler arasında, Emre’nin de olduğunu fark etti. Kalabalığın arasından, gözleri buluştu. Emre’nin gözlerinde bir hüzün vardı, ama aynı zamanda bir saygı ve gurur da okuyordu. Sanki, Deniz’in kendi ayakları üzerinde duruşunu, kendi yolunu çizişini, kendisi için seçtiği o zorlu ama onurlu yolu onaylar gibiydi.

Serginin sonuna doğru, Emre yavaşça Deniz’e yaklaştı. “Tebrik ederim, Deniz. Harika bir iş çıkarmışsın.” Sesi sakindi, eskisi gibi çaresiz değildi.

“Teşekkür ederim,” dedi Deniz. “Kendi başıma başardım.”

Emre, hafifçe gülümsedi. “Biliyorum. Ve bu, her şeyden daha değerli.” Bir an durdu, sonra devam etti. “Bazen, bazı duvarlar… ne kadar sevsek de aşılmaz oluyor, değil mi?”

Deniz başını salladı. “Oluyor Emre. Ama bazen de o duvarlar, bizi kendi yolumuza, kendi gerçeğimize yönlendiriyor. Benim için öyle oldu.”

Emre, elini uzattı. “Umarım hep çok başarılı olursun, Deniz.”

Deniz, onun elini sıktı. Bu kez, elleri çamurlu değildi, ama ruhu topraktan fışkıran bir ağaç gibi köklü ve sağlamdı. “Sen de,” dedi. “Kendi gerçeğini bulursun umarım.”

Emre gülümsedi, vedalaştı ve kalabalığın arasına karışıp gitti. Deniz, onun gidişini izlerken, kalbinde bir sızı hissetti. Ama bu sızı, artık bir ayrılık acısından çok, büyüyüp güçlenmenin, kendi kimliğini bulmanın ve yedi kat camla çevrili bir dünyanın ötesinde, kendi ışığını yakalamanın getirdiği hüzünlü bir dinginlikti. O gece, Balat’ın rüzgarı atölyesinin penceresinden içeri süzülürken, Deniz anladı ki, bazen en büyük zafer, sahip olduğun şeyleri kaybetmekten değil, asla sahip olamayacağın şeylerden vazgeçmekten geçerdi. Ve kendi toprağında, kendi elleriyle yarattığı dünyada, özgür ve onurlu olmak, her türlü lüksten daha değerliydi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top