Aile dramı

Kırık Camlar, Yüksek Kuleler

8 dakikalık okuma · 1614 kelime

Ayaz, Gaziosmanpaşa’daki üçüncü kat dairesinin paslı demir parmaklıklı penceresinden her sabah aynı manzaraya bakardı. Ufukta, her geçen gün biraz daha gökyüzüne tırmanan, camekanlı, pırıltılı, yüksek kuleler… Ve hemen aşağıda, kendi daracık sokağının birbirine yaslanmış, çatlak sıvalı, derme çatma binaları. Bu tezat, onun hem ilhamı hem de içini kemiren bir acıydı. Yirmi sekiz yaşındaydı, Mimar Sinan’dan dereceyle mezun olmuştu ama elleri, kalemi kadar, annesinin ocağındaki ateşi harlandırmak için tuttuğu marangoz aletlerine de alışkındı.

“Ayaz, oğlum… Yetişecek mi bu ayın taksidi?” Annesinin, Emine Hanım’ın, mutfaktan gelen boğuk sesi onu düşlerinden silkeleyip gerçekliğe çekiyordu. Son birkaç aydır öksürükleri artmıştı, ciğerleri fısıltılarla doluydu. Ayaz, yutkundu. Kardeşi Elif’in üniversite harcı, annesinin ilaçları, evin kirası… Bütün bu yük omuzlarına binmiş, onu nefes alamaz hale getirmişti. Ancak, bilgisayarının ekranında parlayan “Yeşil Yaşam Kentsel Dönüşüm Projesi” tasarımı, boğuştuğu tüm zorluklara inat, içindeki umudu diri tutuyordu. Bu proje, sadece bir bina yığını değil, komşuluk ilişkilerinin yeniden canlandığı, çocukların güvenle oynadığı, yeşilin betonu yendiği, nefes alan bir şehir hayaliydi. Her çizgisinde terinin, her detayında kalbinin izi vardı. Bir hayır kurumunun açtığı, genç mimarları desteklemeyi amaçlayan bir yarışmanın duyurusunu gördüğünde, bunun kader olduğunu düşünmüştü. Büyük holdinglerin projelerini gölgede bırakacak, insan odaklı, devrim niteliğinde bir tasarımı olduğuna emindi.

Ancak kaderin de, bu şehirdeki kuleler gibi, çok katmanlı olduğunu henüz bilmiyordu.

***

Defne, Kenan Bey’in kızı olarak doğduğu günden itibaren, o pırıltılı kulelerin tepesinde bir hayat sürmüştü. Londra’daki master’ından yeni dönmüştü ve babasının devasa inşaat imparatorluğu Gürsoy Holding’in “Kentsel Dönüşüm ve Geliştirme” departmanının başına getirilmişti. Kağıt üzerinde bu, kariyerinin başlangıcıydı. Gerçekte ise, babasının “Defne, artık sorumluluk almanın zamanı geldi,” derken ima ettiği, şirketin itibarını “yumuşatmak” ve holdingin halkla ilişkiler yüzünü güzelleştirmek göreviydi. Kenan Bey, kentsel dönüşümde rantın ve hızın önemine inanırdı, ancak son zamanlarda artan “yeşil yaşam” ve “sosyal sorumluluk” söylemleri, Defne’nin batıdan getirdiği fikirleri kullanmak için bir fırsat yaratmıştı.

Defne, babasının ofisindeki devasa camdan, şehrin alabildiğine yayılan griliğine bakarken iç çekti. Her şeyin bir numarası, bir sırası vardı bu şehirde. Babası “Yeşil Yaşam Kentsel Dönüşüm Projesi” ihalesine de en büyük aday olarak gireceklerini söylemişti. “Bu bir formalite Defne, diğerleriyle uğraşmaya değmez. Sadece halka açık olan toplantılarda sen ilgilenirsin, şirketin modern yüzü olursun,” demişti. Defne, formalite olarak gittiği halka açık proje sunumlarından birinde, Ayaz’ı gördü.

Ayaz, kürsüye çıktığında, takım elbisesinin yakasını hafifçe düzeltmek için tereddüt etti. Kumaşı, Defne’nin bir günlük giysisinden daha az değerliydi. Ancak konuşmaya başladığında, salondaki tüm bakışlar ona çevrildi. Sesi, projesine olan inancından titriyordu. Çizimleri, eskizleri, her bir kare, ekrandaki her bir üç boyutlu model, yalnızca bir yapı değil, bir yaşam felsefesi sunuyordu.

Defne, arkalarda bir sandalyede oturmuş, şaşkınlıkla dinliyordu. Ayaz, ezberden değil, yüreğinden konuşuyordu. Gürsoy Holding’in “Yeşil Vaha” adını verdiği, estetik ama ruhsuz tasarımlarıyla Ayaz’ın projesi arasında dağlar kadar fark vardı. Ayaz, kentsel dönüşümün sadece binaları yenilemek değil, insanları, kültürü, anıları da yaşatmak olduğunu anlatıyordu. “Bizim projelerimizden biri,” diye geçirdi içinden Defne. “Babamınkilerden çok daha iyi.” Toplantıdan sonra, Ayaz’ı buldu, elini uzattı. “Defne Gürsoy. Tasarımınız gerçekten etkileyiciydi.”

Ayaz, uzanan eli sıkarken, kadının gözlerinde bir parıltı yakaladı. Güzeldi, zarifti, ve sanki o yüksek kulelerden değil de, topraktan fışkırmış gibi samimiydi. “Ayaz Dinç. Teşekkür ederim Defne Hanım. Umarım projemin değeri anlaşılır.” Defne hafifçe gülümsedi. “Umarım.”

***

Ayaz’ın umutları, annesinin hastane koridorlarında, doktorların “acil ameliyat” sözleriyle her geçen gün biraz daha sönüyordu. Ameliyat masrafı, zaten dar olan bütçelerini aşan, astronomik bir meblağdı. Geceleri uyuyamıyor, sabahları yorgunluktan gözleri kan çanağına dönüyordu. Projeyi düşünmek bile lüks geliyordu ona.

İşte tam bu sırada, beklemediği bir telefon geldi. Arayan, Kenan Bey’in sağ kolu, her zaman takım elbiseli, pürüzsüz yüzlü, gri saçlı bir adam olan Levent Bey’di. “Ayaz Bey, projenizin detaylarına hayran kaldık. Çok vizyoner. Hatta… Sizin gibi genç bir yeteneği keşfetmek isteriz. Gürsoy Holding olarak, sizinle küçük bir anlaşma yapmak istiyoruz.”

Ayaz’ın içinde bir umut kıvılcımı çaktı. “Nasıl bir anlaşma?”

Levent Bey’in sesi, telefonda bile soğuktu. “Projenizin fikir haklarını bize devredersiniz. Belirli kısımlarını kendi projemize entegre ederiz, size de yüklü bir ödeme yaparız. Üstelik, Gürsoy Holding bünyesinde bir pozisyon da düşünebiliriz. Küçük bir başlangıç için fena olmaz, değil mi?”

Ayaz’ın kanı dondu. Bu düpedüz bir hırsızlıktı. Kendi emeğini, ruhunu, hayallerini satması isteniyordu. Hem de “küçük bir başlangıç” olarak. Boğazına bir yumru tıkandı. “Levent Bey, benim projem satılık değil. Bu bir hayal, bir vizyon. Ticari bir meta değil.”

Levent Bey’in diğer ucundaki soğuk gülümsemeyi hisseder gibi oldu. “Yanılıyorsunuz Ayaz Bey. Bu dünyada her şeyin bir bedeli vardır. Özellikle de hayallerin.” Telefonu kapattığında, Ayaz’ın elleri titriyordu. Hayatının fırsatı, annesinin sağlığı, kardeşinin geleceği… hepsi bu ahlaksız teklifle birleşmiş, onu köşeye sıkıştırmıştı. Ama yine de, bir kez olsun sırtını eğmeyi reddetti.

***

Defne, babasının ofisindeki toplantılarda huzursuzdu. Kenan Bey, Ayaz’ın projesini “amatörce ama tehlikeli” olarak nitelendiriyordu. Levent Bey, Ayaz’a “teklif” götürdüklerini, ancak reddedildiğini söylemişti. “Birkaç ay içinde açlıktan teslim olur,” demişti babası umursamazca. Defne, bu rahatlığın arkasındaki acımasızlığı hissedebiliyordu.

Merakı, onu Ayaz’ın projesini daha yakından incelemeye itti. Sadece çizimlerini değil, Ayaz’ın yaşadığı mahalleyi de merak etti. Bir öğleden sonra, şoförüne talimat verdi, Gaziosmanpaşa’nın arka sokaklarına girdiler. Arabanın camından, Ayaz’ın projesinde bahsettiği o “komşuluk” ruhunu, pencereden uzanan teyzeleri, sokakta top oynayan çocukları, apartman önlerindeki çay sohbetlerini gördü. Kendi yaşadığı, site duvarlarıyla çevrili, ruhsuz güvenlikli evlerinden çok farklıydı bu hayat. Ayaz’ın hayali, sadece binaları değil, bu ruhu da yaşatmaktı.

Ayaz’ın mücadelesi Defne’yi etkiliyordu. Bir yandan babasının haklılığını, iş dünyasının acımasız kurallarını anlıyordu, diğer yandan Ayaz’ın idealizmi ve dürüstlüğü onu rahatsız ediyordu. Babasının bir telefonla işleri çözdüğünü, kendisinin ise en küçük bir sorunda dahi elinin kolunun bağlandığını görüyordu. Bu, ona kendi “başarısızlığını” hatırlatıyordu. Babasının gücünün gölgesinde, aslında ne kadar zayıf olduğunu fark ediyordu.

***

Proje teslim günü geldiğinde, jüri üyelerinin karşısında Ayaz, yine aynı takım elbisesiyle, ama bu kez daha kararlı bir duruşla duruyordu. Sunumu, önceki seferkinden bile daha güçlüydü. Her kelime, her çizim, içinde biriken tüm zorlukların, umutların ve isyanın bir yansımasıydı. Jürinin bazı üyelerinin gözlerinde takdir, bazılarınınkinde ise kayıtsız bir boşluk vardı. Salondaki kalabalık onu alkışlarken, Ayaz, o boş bakışların ardında yatan gücün farkındaydı.

Ardından Gürsoy Holding’in sunumu geldi. Defne, kürsüdeydi. “Yeşil Vaha” projesinin görkemli maketleri, parlak sunumları… Ve dikkatli kulaklar için, Ayaz’ın projesinden alınmış, ustaca gizlenmiş bazı detaylar. Defne, sunum boyunca içten içe huzursuzdu. Gözleri Ayaz’ı aradı, en arka sıralarda, sessizce dinliyordu. Babasının bakışları ise “iyi iş çıkarıyorsun” der gibiydi. Ama Defne’nin boğazı kuruyordu. Bu bir zafer değil, bir çalma eylemiydi.

Nihayet, jüri odasından beklenen haber geldi. Sonuçlar açıklanacaktı. Ayaz’ın kalbi göğsünü dövüyordu. Annesinin fotoğrafına baktı cebinden çıkarıp.

Jüri başkanı, boğazını temizledi. “Uzun ve titiz bir değerlendirme sürecinin ardından, ‘Yeşil Yaşam Kentsel Dönüşüm Projesi’ ihalesi… Gürsoy Holding’in ‘Yeşil Vaha’ projesine verilmiştir.”

Ayaz’ın gözleri karardı. Yere sağlam basan ayakları, sanki altından çekilmiş gibi hissetti. Dünya yavaşladı. Etraftaki tebrik sesleri, alkışlar uğultuya dönüştü. Duyduğu tek şey, kendi kalbinin, omuzlarındaki tüm yükle birlikte düşüşünün sesiydi.

Jüri başkanı devam etti: “Ancak, Ayaz Dinç’in projesinin çevre dostu ve sosyal entegrasyon unsurları takdire şayandır. Bu projede sunulan vizyonun, gelecek dönem kentsel planlamalarımıza ilham vermesini temenni ederiz.” Bu, Ayaz’a atılan, ucu yanık, küçük bir kemikti.

Kenan Bey, Ayaz’a yaklaştı, yüzünde sahte bir sempati ifadesi. “Ayaz Dinç, değil mi? Gerçekten çok iyi bir iş çıkardınız. Gençsiniz, önünüz açık. Gelin, ekibimize katılın. Bizimle çok şey öğrenebilirsiniz. Vizyonunuzu biz hayata geçirelim.”

Bu, bir tekliften çok, Ayaz’ı etkisiz hale getirme, onu sisteme dahil edip susturma hamlesiydi. Ayaz, Kenan Bey’in gözlerine baktı. O gözlerde, kendi gözlerinden çok farklı bir dünya vardı. Bir an, annesinin hastane masrafları, Elif’in geleceği aklından geçti. Her şeyini, tüm dürüstlüğünü, hayallerini bu teklif için satmaya değer miydi?

“Teşekkür ederim Kenan Bey,” dedi Ayaz, sesi şaşırtıcı derecede sakindi. “Ama benim vizyonum, başkasının hayallerini hayata geçirmek üzerine kurulu değil. Kendi hayallerimi kendim inşa edeceğim.” Arkasını döndü ve alkışların ve tebriklerin ortasından sıyrılıp çıktı. Dışarıdaki soğuk hava, içindeki ateşi söndürmedi, bilakis körükledi.

***

Defne, babasının zafer sarhoşluğunu görmezden gelerek otoparka indi. Babasının Levent Bey’e, “O çocuğu göz önünden kaldırın, bir daha da karşımıza çıkmasın,” dediğini duymuştu. Gözünün önünde Ayaz’ın yıkılmış yüzü, sonra da onurlu reddedişi canlandı. Kendi içinde bir şeyler kırılmıştı. Yüksek kuleler, çatlamış camlar gibiydi artık.

Şoförünü eve yolladı, kendisi bir taksiye atlayıp Ayaz’ın sunumuna kadar gittiği o Gaziosmanpaşa sokaklarına geri döndü. Amacı yoktu, sadece nefes almak istiyordu. Taksi şoförü, Ayaz’ın dairesinin olduğu sokağın köşesine kadar geldiğinde, Ayaz’ı kaldırımda, eski bir bankta otururken gördü. Başını ellerinin arasına almıştı. Defne, taksiden indi. Kalbi hızla çarpıyordu.

Yanına yaklaştı. “Ayaz.”

Ayaz başını kaldırdı, gözleri şaşkınlıkla parladı. “Defne Hanım… Ne işiniz var burada?”

“Böyle bir zaferden sonra, kutlama yapmaya geldim,” dedi Defne, alaycı bir gülümsemeyle. “Babam kazandı, şirketi kazandı. Ama bu bir zafer değil Ayaz. Bu bir kayıp. Bizim için bir kayıp.”

Ayaz, anlamayan gözlerle ona baktı.

“Projenizin çalındığını biliyorum,” dedi Defne, sesi titriyordu. “Babamın bu zaferinin ardında ne olduğunu da. Ve… artık bu düzenin bir parçası olmak istemiyorum. Şirketten ayrılıyorum Ayaz. Kendi yolumu çizeceğim.”

Ayaz şaşırmıştı. Bu kadın, o yüksek kulelerin prensesi, kendisiyle aynı duyguları mı paylaşıyordu? Elinde bir zarf uzattı Defne. “Bu, benim projenin detaylarına baktıktan sonra yaptığım notlar. Belki size başka kapılar açar. Ve bu da… Sizin için.” Zarfın içine, annesinin ameliyat masrafını karşılayacak miktarda bir çek koymuştu. “Bu bir borç değil Ayaz. Bu, babamın yaptıklarının bir telafisi. Ve inanıyorum ki siz, bir gün o hayali kendi başınıza gerçekleştireceksiniz.”

Defne, başka bir kelime etmeden arkasını döndü ve karanlık sokağın derinliklerine doğru yürüdü. Ayaz, elinde zarfla kalakalmıştı. Şaşkınlık, üzüntü, umut… hepsi birbirine karışmıştı. Zarfı açtı. Çekten daha çok, Defne’nin en alta iliştirdiği el yazısı not çarptı gözüne: “Bazı zaferler görünenin ötesindedir. Ve bazı yenilgiler, yeni başlangıçların tohumudur. Sakın vazgeçme.”

Ayaz, annesinin öksürüklerini duyduğu penceresine baktı. Gözlerinde ne zaferin sevinci ne de yenilginin acısı vardı. Sadece, sınıf çatışmasının beton duvarlarının arasında, beklenmedik bir yerden filizlenen, yeşil bir umut vardı. Annesinin ameliyat masrafları karşılanacaktı. Kardeşi eğitimine devam edecekti. Ve o, hayallerinden vazgeçmeyecekti. Belki de Defne haklıydı. Bazı zaferler, para ya da makamla ölçülemezdi. İnsan kalabilmek, ruhunu satmamak da, bazen en büyük zaferdi. Ve biliyordu ki, yüksek kulelerin gölgesinde, kırık camlar da bir gün ışığı yansıtırdı, kendi aydınlıklarına doğru.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top