Aile Dramı
Çatlamış Dudaklar
Elif’in elleri yorgundu. O kadar yorgun ki, bazen avuç içlerindeki çizgilerin bile çatlayıp kuruduğunu hissederdi. Henüz yirmi yedi yaşındaydı ama hayatın yükü, parmak uçlarından omuzlarına, oradan da ruhuna sinmişti. Sabahın erken saatleriydi, apartmanın merdivenlerini iniyordu. Üzerinde dünün ütülenmiş kıyafetleri, yüzünde silik bir gülümseme vardı. Gözaltıları morarmış, dudakları kuru ve çatlamıştı. Ama bu, onu gören hiç kimsenin fark etmediği bir detaydı. Fark edilmeyen o kadar çok şey vardı ki Elif’in hayatında.
Aşağı katta, altı numaralı dairede, Elif’in tüm yorgunluğunun ve sessiz mücadelesinin sebebi yatıyordu: kardeşi Can. Yirmi bir yaşındaydı Can. Zeki, hırslı, pırıl pırıl bir gençti. Gözleri dünyaya açıktı, hayalleri bu küçük, eski İstanbul dairesine sığmayacak kadar büyüktü. Bilgisayar mühendisliği okuyordu ve Almanya’dan kabul aldığı yüksek lisans programıyla hayatını değiştirmeye hazırlanıyordu. Can, sadece Can değildi; o, anneleri Ayşe Teyze ile Elif’in tüm umuduydu.
Elif, evden çıkmadan önce mutfaktaki not defterine hızlıca bir şeyler karaladı: “Kahvaltı hazır, yumurta ocakta. Erken çıkıyorum.” Can’ın okulunun ilk günlerinde başladığı bu alışkanlık, şimdi Can’ın Almanya hayallerine eşlik eden sessiz bir rutine dönüşmüştü.
Kapıyı sessizce kapatıp otobüs durağına yürüdü. Simitçiden aldığı yarım simidi kahvesine bandırırken, dün geceki yorgunluğunu düşündü. Gündüz bir çağrı merkezinde çalışıyordu. Akşam yediye kadar telefonlara cevap veriyor, şikayet dinliyor, çözüm bulmaya çalışıyordu. Sonra bir saatlik molasında aceleyle yemek yiyip, şehrin bir ucundaki ofis binalarına temizliğe gidiyordu. Saat bire kadar paspas tutuyor, toz alıyor, çöp boşaltıyordu. Ardından otobüs ve dolmuş aktarmalarıyla eve dönmesi iki saati buluyordu. Saat üçte yatağa girdiğinde, ertesi günün şafağı çoktan söküyordu. Geceleri sadece dört saat uyuyordu Elif. Bazen daha az.
Bu çift mesaiye altı ay önce başlamıştı. Can, Almanya’daki okuldan kabul mektubunu getirdiğinde Ayşe Teyze havalara uçmuş, Can gururdan göğsü kabarmıştı. Ama mektubun sonunda yazan “yıllık yaşam giderleri ve harç” kısmı, mutluluğun üzerine soğuk bir duş gibi inmişti. Annelerinin emekli maaşı ve Elif’in çağrı merkezindeki geliriyle bu, imkansızdı.
“Boş ver oğlum, kısmet değilmiş,” demişti Ayşe Teyze gözleri dolarak. Can’ın yüzündeki umutsuz ifadeyi görmek Elif’in içini yakmıştı. O gece uykusuz kalmıştı. Can’ın defterine çizdiği mimari projeleri, bilgisayar başında sabahladığı geceleri, gözlerindeki o parıltıyı düşünmüştü. Kardeşi boşa harcanamazdı.
Ertesi gün, Elif sessizce ek iş ilanlarına bakmaya başlamış, kısa sürede o ofis temizliği işini bulmuştu. Kimseye bahsetmemişti. Can’a “Birkaç hafta fazla mesaiye kalıyorum,” annesine ise “Şirket ek projeler verdi,” demişti. Anneleri de Elif’in yorgunluğunu, solgun yüzünü buna bağlıyordu. “Çok yoruluyorsun kızım, dikkat et kendine,” diyordu. Elif sadece gülümseyip geçiştiriyordu.
Aslında Elif’in yorgunluğunun tek sebebi iş yükü değildi. Beş yıldır süregelen kronik bir rahatsızlığı vardı: Crohn hastalığı. Stres ve uykusuzluk, hastalığını tetikliyor, karın ağrıları, halsizlik ve bitkinlikle yaşamını kabusa çeviriyordu. İlaçlarını düzenli alıyor, doktor kontrollerini aksatmıyordu ama son aylarda, yoğun tempoyla birlikte semptomlar iyice artmıştı. Bazen temizlik yaparken dizlerinin bağının çözüldüğünü, telefon görüşmesi yaparken sesinin titrediğini hissediyordu. Ama Can’ın gidiş tarihi yaklaştıkça, sanki vücudunun tüm acısını kalbine mühürlemişti.
Can, ablasının fedakarlığını hiç fark etmiyordu. Daha doğrusu, fark etmek istemiyordu. Kendi hayallerinin parlaklığı gözünü o kadar kamaştırıyordu ki, Elif’in arkasındaki gölgeyi göremiyordu. Bazen ablasının bitkin yüzüne bakıp, “Yaşlandın iyice Elif abla, kendine bak biraz,” diye takılıyordu şakayla karışık. Elif’in canı yanıyor, ama sadece tebessüm ediyordu. Can, tüm bu paranın nereden geldiğini hiç sorgulamamıştı. Sanki sihirli bir şekilde annesinin emekli maaşı birdenbire yetmiş, Elif’in maaşı katlanmıştı. Can, bilmediği bir huzurun tadını çıkarıyordu.
Aylar su gibi akıp geçti. Can’ın vize işlemleri tamamlandı, uçak bileti alındı. Elif, Can’ın gitmesine yakın, son bir fedakarlık daha yapmıştı. Annesinin, babaannesinden kalma tek yadigarı olan pırlanta yüzüğünü, Can’ın cebine harçlık koymak için, kimseye söylemeden satmıştı. İçinden bir parça kopmuştu ama Can’ın gözlerindeki pırıltı her şeye değerdi.
Can’ın gidiş günü geldiğinde hava soğuk ve yağmurluydu. Elif, Can ve anneleri havalimanına gittiler. Can, kocaman bir valizin başında, gözleri parlayarak bekliyordu. Annesine sıkıca sarıldı, uzun uzun öptü. Ardından Elif’e döndü. “Abla, iyi ki varsın. Senin sayende gidiyorum,” dedi. Elif’in gözleri doldu. Kardeşinin saf minneti, tüm yorgunluğunu unutturmuştu. “Yolun açık olsun Can’ım,” dedi. Sesi çatallanmıştı. “Kendine iyi bak, derslerini aksatma.”
Can pasaport kontrolünden geçip gittiğinde, Elif’in bacakları titremeye başladı. Ayakta durmakta zorlanıyordu. Annesi, Elif’in koluna girdi. “Hadi kızım, üşüyeceksin.” Elif, başını annesinin omzuna yasladı. Kardeşinin göğe yükselen uçağına bakarken, avuç içlerindeki çizgiler yine çatlamış gibi hissediyordu. İçindeki yangın, tüm vücudunu sarmıştı.
***
Can, Almanya’ya yerleşti. İlk başlarda her şey harikaydı. Dersler, yeni arkadaşlıklar, yeni bir kültür. Elif’i ve annesini sık sık arıyor, olan biteni anlatıyordu. Elif, telefonun diğer ucunda, o acı veren karın ağrılarıyla kıvranırken bile kardeşinin neşeli sesini duyduğunda bir anlığına tüm dertlerini unutuyordu.
Ancak Elif’in sağlığı giderek kötüleşiyordu. Aşırı yorgunluk ve stres, Crohn hastalığını ağır bir alevlenmeye sokmuştu. Haftanın üç günü işe gidemiyor, bazen günlerce yataktan çıkamıyordu. Çağrı merkezindeki işinden ayrılmak zorunda kaldı. Ofis temizliğini de artık yapamıyordu. Anneleri, Elif’in durumunu Can’dan gizliyordu. “Elif ablan biraz rahatsız, dinleniyor,” diyordu. Can, Elif’in sesini duyduğunda yorgun geldiğini fark etse de, “Yine mi çok çalışıyorsun abla, biraz kendine bak,” deyip konuyu kapatıyordu. Hayalleriyle o kadar doluydu ki, gerçekliğin acı yüzünü görmüyordu.
Bir gün, Elif aniden fenalaştı. Bağırsak kanaması başlamıştı. Ayşe Teyze, komşunun yardımıyla Elif’i hastaneye yetiştirdi. Durumu ciddiydi. Doktorlar acil ameliyat gerektiğini söyledi. Ayşe Teyze, bu zamana kadar Elif’in tüm fedakarlıklarını görmüş, kızının sessiz acısıyla yıllarca birlikte yanmıştı. Ama şimdi, kızını kaybetme korkusuyla yüzleşince, artık susamayacağını anladı. Titreyen elleriyle Can’ı aradı.
Can, annesinin sesindeki telaşı hemen fark etti.
“Anne, ne oldu? Sesin kötü geliyor.”
Ayşe Teyze, hıçkırıklarının arasından konuşmaya çalıştı. “Can’ım… Elif… Elif hastanede.”
Can’ın kanı çekildi. “Ne hastanesi anne? Ne oldu ablama?”
“Can’ım… Elif ablan çok hasta. Yıllardır… Yıllardır seni okutmak için kendini yedi bitirdi. O ek işlere gidiyordu ya… O zaman başladı hastalığı. Gece gündüz çalıştı, kendi sağlığını hiç düşünmedi. Senin okul paranı biriktireyim diye… O pırlanta yüzüğü bile sattı biliyor musun? Babaannenden kalan yüzüğü… Ben hiç öğrenmeyeyim diye sakladı benden, ama sonra tesadüfen öğrendim. Şimdi ameliyat olacak. Doktorlar… Doktorlar çok kritik diyor…”
Ayşe Teyze’nin sözleri, Can’ın kulaklarında yankılanıyordu. Kelimeler beynine, oradan da ruhuna oklar gibi saplanıyordu. Gözlerinin önünde ablasının yorgun yüzü, çatlamış dudakları, mor gözaltıları belirdi. O zamanlar şakayla karışık söylediği “Yaşlandın iyice Elif abla, kendine bak biraz,” sözleri bir hançer gibi kalbine saplandı. Ablasının o zaman verdiği silik tepkiler, şimdi koca bir anlam kazanmıştı. Nasıl bu kadar kör olmuştu? Nasıl bu kadar bencil olabilmişti? Hayallerinin parlaklığı, ablasının sessiz çığlıklarını nasıl bu kadar örtbas edebilmişti?
Can, ertesi gün ilk uçakla İstanbul’a döndü. Hastaneye koştu. Elif ameliyattan yeni çıkmıştı, hala uyanmamıştı. Odaya girdiğinde, ablasının solgun yüzünü gördü. Gözaltıları her zamankinden daha mordu, dudakları daha çatlak, ama bu kez cansız bir beyazlıktaydı. Can, dizlerinin bağı çözülmüş gibi yatağın yanına çöktü. Elif’in yorgun, ince ellerini avuçlarının içine aldı. Daha önce hiç bu kadar küçük, bu kadar kırılgan gelmemişti elleri.
Gözyaşları durmaksızın akıyordu. Hıçkırıkları boğazına düğümlenmişti. Ablasının fedakarlığının ağırlığı, onu eziyordu. Okuduğu her kitap, attığı her adım, kurduğu her hayal, Elif’in acısıyla, Elif’in sessiz mücadelesiyle yoğrulmuştu. O, parlak bir geleceğe adım atarken, ablası kendi hayatını bir gölgeye çevirmişti.
Birkaç saat sonra Elif, gözlerini yavaşça araladı. Can’ı görünce yorgun bir tebessümle gülümsedi. Sesi güçsüzdü. “Can’ım… Ne işin var burada? Derslerin yok mu?”
Can, ablasının bu sözleri karşısında paramparça oldu. Hala kendi acısını değil, onun geleceğini düşünüyordu. “Abla…” dedi, sesi titreyerek. “Biliyorum… Her şeyi biliyorum.”
Elif’in yüzündeki tebessüm silindi, gözlerinde bir hüzün belirdi. “Neyi biliyorsun Can’ım?”
Can, Elif’in elini daha sıkı tuttu. “Yüzüğü… Ek işleri… Ve hastalığını… Neden bana hiç söylemedin?”
Elif, tavana baktı. Gözlerinde yorgun bir bilgelik vardı. “Senin gözlerinde o parıltıyı kaybetmeni istemedim Can’ım. Sen bizim umudumuzdun. Senin kanatların olmalıydı, ayaklarında prangalar değil. Benim acılarım, senin hayallerine değdi.”
Can’ın yanaklarından sıcak gözyaşları süzüldü. Ablasına sarılmak istedi ama gücü yoktu. Sadece elini tutmaya devam etti. Elif’in çatlamış dudakları, artık sadece kuruluktan değil, söylenmemiş sözlerin, çekilmiş acıların ve sessiz bir aşkın mührüydü. Can, o an anladı ki, bazen en büyük fedakarlıklar en sessiz yapılanlardı. Ve bu sessizliğin bedeli, tüm hayatı boyunca taşıyacağı tarifsiz bir borç, derin bir vicdan azabı olacaktı. Ablası onun için sadece hayatını değil, belki de hayatının anlamını feda etmişti. Ve o, bu gerçeği asla unutmayacaktı.
