aile dramı
Kırık Ses Kayıtları
Can, annesinin her gün biraz daha solan yüzüne bakarken, içini kemiren o tanıdık acıyı hissetti. Ayşe Hanım, bir zamanlar evin neşe kaynağı, mahallenin en kıvrak zekâlı kadını, şimdi kendi anılarının labirentinde kaybolmuş, bakışları boşluğa takılı kalmış bir gölgeydi. Alzheimer’ın acımasız pençesi, onu her geçen gün biraz daha alıp götürüyor, Can’ın çocukluğundan kalma o güçlü, şefkatli kadından geriye sadece kırılgan bir bedeni bırakıyordu.
“Can’ım benim, iyi misin oğlum?” Annesinin zayıf sesi, o anın kasvetini bir nebze olsun dağıttı. Can, elini annesinin yaşlı ve damarlı eline uzattı, sımsıkı kavradı. “İyiyim anneciğim, sen nasılsın? Keyfin yerinde mi bugün?”
Ayşe Hanım’ın yüzüne donuk bir gülümseme yayıldı. “Yerinde… yerinde olmasına da… Elif gelmedi mi bugün?”
Can’ın yüreğinde küçük bir sızı hissetti. Elif, Can’ın karısı, biricik hayat arkadaşıydı. Son birkaç yıldır annesine Can’dan bile daha çok düşkün görünüyordu. Her sabah annesini ziyaret eder, ilaçlarını verir, yemeğini yedirir, Can’a da her akşam annesinin ne kadar iyi olduğunu, ne kadar şefkatli olduğunu anlatırdı. Komşular ve akrabalar arasında Elif’in bu fedakarlığı dilden dile dolaşıyor, “Melek gibi gelin!” diye bahsediliyordu.
“Geldi anneciğim, geldi. Sen uyurken uğramış, işleri olduğu için erken gitmek zorunda kalmış.” Can, yalan söylerken hissettiği o burukluğu yutkundu. Elif bugün hiç gelmemişti. Akşam Can, annesine uğrayıp uğramadığını sorduğunda Elif, “Çok yorgundum Can, biliyorsun şirket iyice yoğunlaştı. Yarın sabah erkenden ilk işim annene gitmek olacak,” demişti. Can, karısının yoğun temposunu bildiği için hak vermişti. Ama annesinin her gün Elif’i sorması, Can’ı derinden etkiliyordu. Sanki Elif’in ilgisi, Can’ın kendi sevgisinin önüne geçmişti.
“Hımm…” Ayşe Hanım’ın gözleri bir noktaya sabitlendi. “Bana dün… bana dün bir şey dedi. Sen gelmiyormuşsun. Çok mu meşgulsün oğlum?”
Can’ın boğazı düğümlendi. “Hayır anneciğim, ne münasebet. Ben her fırsatta geliyorum. Hatta yarın da sabahtan geleceğim.”
“Öyle mi? Elif öyle demiyor ama… Sen beni artık sevmiyor musun Can’ım?” Annesinin bu sözleri, Can’ın içindeki o sızıyı büyüttü, koca bir buz dağına çevirdi. Gözleri doldu. Annesinin hastalığıyla birlikte gelen bu şüpheler, bu mesafeli bakışlar Can’ı mahvediyordu. Elif’in annesine olan düşkünlüğünün, Can ile annesi arasına bir duvar ördüğünü düşünmeye başladı. Ama bu düşünceyi hemen kovdu zihninden. Elif, Can’ın canıydı, yedi yıllık karısıydı, onu herkesten çok severdi. Annesinin hastalığı, ona garip şeyler düşündürtüyordu.
Akşam eve döndüğünde, Elif onu sıcak bir gülümsemeyle karşıladı. “Hoş geldin canım, nasıldı annem?”
“Aynı… Bugün de seni sordu. Bana gelmediğimi, sevmediğimi söyledi.” Can’ın sesindeki kırgınlık belirgindi.
Elif, hemen Can’ın yanına oturdu, elini tuttu. “Can’ım benim, biliyorsun annenin durumu ortada. Alzheimer… Ne dediğini, ne düşündüğünü karıştırıyor. Benim için de sana gelmediğini söylüyor bazen. Üzme kendini, onun iç dünyası karmaşıklaştı artık.”
“Biliyorum Elif, ama yine de… İçim acıyor. Sanki ondan uzaklaşıyorum.”
Elif, Can’a sıkıca sarıldı. “Saçmalama canım, sen onun biricik oğlusun. O da seni çok seviyor. Ben sadece ona daha çok bakma fırsatım olduğu için yanında olabiliyorum. Yoksa senin yerini kim tutabilir ki?”
Bu sözler Can’ı biraz rahatlattı. Elif haklıydı. Kendi işleri, yoğun temposu… Elif olmasa annesi ne yapardı? Belki de Deniz’in, yani kız kardeşinin de sözleri Can’ı etkiliyordu. Deniz de son zamanlarda Elif hakkında imalı konuşmalar yapıyordu. “Elif abartıyor bence anneye olan ilgisini,” demişti bir keresinde. “Sanki bizi saf dışı bırakmaya çalışıyor gibi geliyor bana.” Can o zaman Deniz’e kızmış, kıskanç olduğunu düşünmüştü. Ama şimdi…
Bir hafta sonra, beklenen oldu. Ayşe Hanım evde tek başına merdivenlerden inerken düştü ve kalça kemiğini kırdı. Can ve Deniz, hastaneye koştu. Ameliyat başarılı geçti, ancak Ayşe Hanım’ın iyileşme süreci uzun ve sancılı olacaktı. Doktor, tam zamanlı bir bakıcıya ihtiyaç duyduğunu söyledi.
Elif, yine öne atıldı. “Can’ım, sen merak etme. Ben izin alırım işten, anneme ben bakarım. Bakıcıya gerek yok.”
Can, minnettar kaldı. “Elif, sen bir meleksin gerçekten. Ama senin işin var, zor olur.”
“Ne zoru olacakmış canım? Annem benim annem sayılır artık. Hem o yaşlı halinde yabancı birine alışması daha zor olur. Ben zaten alışkınım, her şeyini biliyorum.”
Elif, sözünü tuttu. İzin aldı, annesinin yanına taşındı. Can da akşamları onlara katılıyordu. Ancak bu durum, Can’ı daha çok annesinden uzaklaştırmaya başlamıştı. Elif, annesinin yatak odasında yeni bir düzen kurmuştu. Ayşe Hanım’ın bütün özel eşyalarını, sandıklarını, çekmecelerini düzenlemiş, “Rahat etmesi için,” diyerek hepsini elden geçirmişti. Can, annesiyle yalnız kalmak istediğinde bile Elif hep bir bahane buluyor, “Şimdi ilaç saati Can,” ya da “Annen şimdi uyudu, uyandırma yazık,” diyerek onları ayırıyordu.
Can’ın içindeki huzursuzluk büyüyordu. Annesinin bakışları daha da bulanıklaşmış, sözleri daha da kopuk hale gelmişti. Bazen anlamsız cümleler kuruyor, bazen de Can’ı suçlar gibi bakıyordu. “Sen nerede kaldın oğlum? Beni yalnız bırakıp gitme…” Bu sözler, Can’ın içini kor gibi yakıyordu.
Bir akşam, annesinin odasında oturmuş, onun uykusunu seyrederken, gözü eski, ahşap bir komodinin çekmecesine takıldı. Elif, bu çekmeceyi de düzenlemiş olmalıydı ama Can’ın içinden bir dürtü, ona o çekmeceye bakmasını söylüyordu. Yavaşça çekmeceyi açtı. İçinde eski fotoğraflar, kurutulmuş çiçekler, Can’ın çocukluk resimleri ve… küçük, metalik bir şey. Eski model bir dijital ses kayıt cihazı. Can, şaşırdı. Annesinin böyle bir şey kullandığını hiç bilmiyordu. Merakla eline aldı. Cihazın üzerinde “Ayşe Hanım’ın Notları” yazıyordu, küçük bir etiketle.
Kalbi hızla çarpmaya başladı. Belki annesi, unutmaya başladığı anılarını kaydetmek için kullanmıştı bunu. Belki de bir tür günlük gibiydi. Cihazı açtı, düğmelerini karıştırarak bir kayıt buldu. “Oynat” tuşuna bastı.
İlk başta hışırtılı bir ses geldi, sonra Ayşe Hanım’ın, henüz hastalığı bu kadar ilerlememiş, daha berrak, daha net bir sesi duyuldu.
“23 Ekim… Bugün Elif geldi. Deniz aradı, ‘Anneciğim, neden telefonlarımı açmıyorsun?’ dedi. Ama ben aradığını bile duymadım ki… Elif de ‘Deniz aradı ama sizinle konuşmak istemedi, sadece halinizi sordu,’ dedi. Sanki Deniz bana küsmüş gibi hissettim. Neden bana böyle şeyler söylüyor ki? Deniz beni çok sever.”
Can’ın nefesi kesildi. Deniz’in yakınmaları, annesinin bu hastalığıyla gelen tuhaf cümleleri, şimdi bir anlam kazanmaya başlıyordu. Kalbi gümbür gümbür atarak diğer kayıtlara geçti.
“14 Kasım… Can bu aralar hiç gelmiyor. Elif ‘Çok işi var, seni çok yorgun hissediyor’ dedi. Bana yük olduğumu mu düşünüyor? Ama ben onu çok seviyorum. Keşke gelseydi, sarılsaydı. Elif diyor ki, ‘Can’ın paraya ihtiyacı var, bu ev onun olmalı. Miras işlerini baştan konuşalım.’ Ben anlamıyorum. Ev hepimizin eviydi. Neden böyle konuşuyor?”
Can’ın gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Bu nasıl bir oyundu? Elif, bu evin tapusu için mi annesini benden, Deniz’den uzaklaştırıyordu? Annesine beni, bizi kötüleyerek mi kendine yer ediniyordu?
“5 Aralık… Bugün çok kötü hissediyorum. Elif, Can’ın bana çok kızdığını söyledi. ‘Beni dinlemiyormuşsunuz,’ dedi. Ben Can’ın sözünden hiç çıkmadım ki… Beni sevmiyor mu? Belki de beni Huzurevi’ne göndermek istiyordur. Elif dedi ki, ‘En iyisi siz evi Can’a bağışlayın, sonra da bir bakıcı gelir.’ Ne bakıcısı? Ben kendime bakarım.”
Kayıtlar devam ettikçe, Can’ın kalbi paramparça oluyordu. Elif’in adım adım, ince ince işlediği bir ihanet ağı ördüğünü, annesini kendisinden ve kardeşinden koparmak için nasıl sinsi oyunlar oynadığını dehşetle dinledi. Telefonları açmıyor, mesajları Can’dan gizliyor, Can’ı annesine kötü gösteriyor, annesine de Can’ı kötü gösteriyordu. Bütün bunların tek bir amacı vardı: Annesinin mal varlığı, özellikle de bu ev. Elif, kendi geleceğini garanti altına almak için, Can’ın annesini ve kardeşini gözden çıkarmıştı.
Can, kayıt cihazını sıkıca kavrayarak odadan çıktı. Elif, salonda televizyon izliyordu. Can’ı görünce gülümsedi. “Ne oldu canım, annem mi uyandı?”
Can, titreyen elleriyle ses kayıt cihazını sehpaya koydu. “Hayır, ben uyandım Elif. Ben uyandım.”
Elif’in yüzündeki gülümseme soldu. Can’ın yüzündeki ifadeyi görünce, bir şeylerin ters gittiğini anladı. “Ne oldu, ne konuşuyorsun?”
“Senin konuştuklarını dinledim Elif. Senin planlarını dinledim. Annemin sesinden, kendi ağzından dinledim. Benim annemin son aylarını, son zamanlarını zehir ettiğini dinledim. Deniz’le aramızı nasıl bozduğunu, beni anneme nasıl kötülediğini, annemi benden nasıl çaldığını dinledim!” Can’ın sesi yükselmişti. Gözleri yaşlar içindeydi ama bu kez öfke ve acıdan akıyordu.
Elif’in yüzündeki renk attı. “Ne saçmalıyorsun Can? Hangi kayıtlardan bahsediyorsun? Annenin Alzheimer’ı ilerledi, uyduruyor.”
“Uydurmuyor! Bu cihazda hepsi kayıtlı! Aylarca, sinsice, adım adım, annemi bize düşman etmeye çalıştın. Benim saf sevgimi, annemin zayıflığını kullandın! Yıllarca benimle evli kalırken, içten içe bizi parçalamaya çalıştın! Neden Elif? Neden?”
Elif, önce inkar etmeye çalıştı, sonra bağırmaya başladı. “Hepsi senin içindi Can! Bizim içindi! Senin annen zaten hasta, ne yapacaktın ki? O evde ne kadar kalacaktı? Deniz desen, zaten anneni umursamıyordu, sadece parasına göz dikmişti! Ben sadece bizim geleceğimizi düşündüm! Çocuklarımızın geleceğini! Kimsenin bize yardım etmediğini gördüm, ben hallettim her şeyi!”
“Sen halletmedin Elif,” dedi Can, sesi artık sakinleşmiş ama buz gibi olmuştu. “Sen mahvettin. Sen benim annemi benden çaldın. Benim hayat arkadaşım diye bildiğim kadın, ailemi yok etmeye çalışmış. Bu bir ihanet Elif. En kötüsü de bu ihanet, sessizce, benim görmediğim bir noktadan geldi.”
Can o gece evi terk etti. Annesinin yanına döndü, Deniz’i aradı ve bütün her şeyi anlattı. Deniz, önce şaşkınlık, sonra büyük bir acı ve en sonunda da derin bir hüzünle dinledi kardeşini. Yıllarca Elif’e karşı beslediği şüphelerin haklı çıkması, onu rahatlatmak yerine daha da yaralamıştı. İki kardeş, annelerinin yatağının başında, sessizce ağladılar.
Ertesi gün Can, Elif’le bir araya geldi. Boşanma dilekçesini masaya koydu. Elif, ağladı, yalvardı, pişman olduğunu söyledi. Ama Can’ın içindeki güven, paramparça olmuştu. Elif’e bir daha asla eskisi gibi bakamayacağını biliyordu.
Annesinin kalan günleri, Can için bir kefaret arayışına dönüştü. Onunla daha çok zaman geçirdi, ona çocukluklarını anlattı, şarkılar söyledi. Annesinin anıları giderek silinirken, Can kendi zihninde her şeyi yeniden inşa etmeye çalıştı. O ses kayıtları, Can’ın hayatının geri kalanında kulağında çınlayacak bir yankı, bir ihanet fısıltısı olarak kalacaktı. Elif’i affetmek mi? Belki bir gün. Ama olanları unutmak, yeniden güvenmek… Bu mümkün müydü, bilmiyordu. Bildiği tek şey, yedi yıllık evliliğinin, aslında koca bir yalan üzerine kurulu bir illüzyon olduğuydu. Ve bu illüzyonun bedelini, en masum, en sevdiği varlığıyla, annesiyle ödemişti.
