Aile Dramı
İkinci Nehir
Kenan’ın pahalı, boğaz manzaralı dairesinde yankılanan tek ses, gümüş kaplama tepsisindeki buzların şıngırtısıydı. Bir elinde viski kadehi, diğerinde günün son haberlerini gösteren tablet bilgisayarıyla, gecenin lacivert örtüsüne bürünmeye başlayan İstanbul’a bakıyordu. Kırklı yaşlarının ortasındaydı, griye çalan saçları şakaklarından nazikçe çekilmiş, duruşu yılların getirdiği özgüvenle sertleşmişti. Şehrin en parlak mimarlarından biriydi, adı prestijli projelerle anılıyordu. Ama odanın soğuk, modern mobilyaları gibi, ruhu da cilalı bir yalnızlıkla çevriliydi.
Telefonu titrediğinde, ekranda beliren “Ayşe Yenge” yazısı onu derin bir girdaba çekti. Yıllardır hiç aramamıştı Ayşe, aramazdı da. Zeynep’in ablasıydı. Zeynep… Ada’nın annesi. Kenan’ın hayatından söküp attığı, daha doğrusu kendi elleriyle uzaklaştırdığı iki kişi. Kalbi anlamsız bir hızla atmaya başladı. Yutkundu, sesinin titrememesine çalışarak cevap verdi.
“Ayşe?”
Karşıdan gelen ses, her zamanki öfkeli tınısından çok uzaktı. Kırılgandı, çatallıydı. “Kenan… Ada… Ada hastanede.”
Kenan’ın elindeki kadeh kayıp düşerken, viski boğazının kuruduğunu fark etmesini engelledi. “Ne… Ne oldu? Hangi hastane?” Sesi, beyninin odalarında yankılanan panikle eşzamanlı olarak boğuk çıktı.
Ayşe’nin sesi bir fısıltı gibiydi. “Otomün bir hastalık, kan değerleri çok kötü. Hızla kötüleşiyor. Doktora göre… Çok kritik bir evrede.” Ardından gelen cümle, Kenan’ın boğazına bir yumruk gibi oturdu. “Ve… Ve tek umut, yurt dışında denenmekte olan çok pahalı bir tedavi. Devlet karşılamıyor, Kenan.”
Kenan, saniyeler içinde o en nefret ettiği adama dönüştüğünü hissetti. Yıllarca aramadığı, sormadığı kızının hayatı, şimdi onun elindeki paraya bağlıydı. İroni öyle acıydı ki, midesi bulandı. Ayşe’nin sesindeki imalı suçlamayı duymamazlıktan gelerek, kendini toparladı. “Hangi hastane? Hemen geliyorum.”
***
Hastane koridoru, her biri kendi dramını yaşayan insanlarla doluydu. Kenan, lüks takım elbisesiyle oraya ait değildi. Ayşe, Ada’nın kapısının önündeki sandalyelerden birinde, çökmüş bir halde oturuyordu. Kenan’ı gördüğünde yüzündeki ifade değişti; öfke, çaresizlik ve eski kırgınlıkların acımasız bir karışımıydı.
“Ne arıyorsun burada?” sesi sertti. “Yıllarca yüzünü göstermeyen adam, şimdi neye yarayacak?”
Kenan, Ayşe’nin haklı olduğunu biliyordu. “Ada’yı görmek istiyorum, Ayşe. Yardım etmek istiyorum.”
Ayşe alaycı bir gülüş attı. “Yardım etmek mi? Senin yardım etme biçimin buydu zaten, değil mi Kenan? Para, lüks, her şeyi satın alma… Ama zamanı, sevgiyi, bir babanın varlığını asla satın alamazsın.” Gözleri dolmuştu ama damla düşmedi. “Ada’ya ne kadar acı çektirdiğini bilmiyor musun sanıyorsun?”
Kenan’ın gözleri Ada’nın yattığı odanın camına takıldı. İçeride, bir yığın kabloya bağlı, solgun bir yüz. O ufacık, hayat dolu kızdan eser yoktu. Gözlerini kapattı. Zeynep’in gülüşü, Ada’nın çocuk kahkahaları, parkta koşturup babasının elini tutan minik eller… Hepsi zihninde canlandı.
Yirmi yıl önceydi. Genç, hırslı bir mimardı. Aşkla evlendiği Zeynep ve yeni doğan kızları Ada, onun için dünyadaki en değerli varlıklardı. Ama bir gün, başarı denen kör edici ışık her şeyi gölgeledi. Projeler, ödüller, yeni müşteriler… Hepsi Kenan’ı evinden, ailesinden uzaklaştırdı. Zeynep’in uyarıları, Ada’nın babasıyla oynama istekleri havada asılı kaldı.
“Yine mi geç geleceksin Kenan?”
“Bu projeyi bitirmem lazım Zeynep, anlayışlı ol.”
“Ama Ada hep seni soruyor, babası ne zaman eve gelecek diye.”
“Ben geleceğimiz için çalışıyorum Zeynep! Rahat bir hayat sürelim diye!”
Bu tartışmaların sonu, Zeynep’in bir gün kapının önüne bıraktığı, Kenan’ın asla okumadığı bir mektupla bitti. Mektupta, “Artık Ada’nın babasız büyümesini istemiyorum,” yazıyordu. Ada henüz beş yaşındaydı. Kenan, o gün yıkıldığını sanmıştı ama asıl yıkım, kızını bir daha göremediği yıllardı. Zeynep, ailesinin yanına gitmiş, Ada’yı büyütmüştü. Kenan defalarca arasa da, hep engellenmişti. Ayşe, her seferinde duvar örmüştü önüne. “Ada’nın huzurunu kaçırma,” demişti. Şimdi o duvar, bir anda çökmüştü.
Doktor, Kenan’a durumu detaylıca anlattı. Tedavi, yaklaşık bir milyon dolar civarındaydı ve hızla başlanması gerekiyordu. Kenan’ın dudaklarından çıkan tek kelime “Hemen ayarlayın,” oldu.
İlk günler, Kenan sadece Ada’nın odasının dışında bekledi. İçeri girmeye cesaret edemedi. Ayşe, ona uzaktan öfkeyle bakıyordu. Sonunda doktorun ısrarıyla, Ada bilinci açıkken odasına girdi. Ada, yatağında küçülmüş gibi görünüyordu, solgun yüzü ve derin mor halkalar gözlerinin altında, yılların izini taşıyordu. Odanın kapısı aralandığında Ada’nın bakışları, o yabancı yüzü buldu. Gözlerinde ne bir tanıma ne de bir şaşkınlık vardı, sadece boş bir ifade.
“Ada… Ben…” Kenan’ın sesi boğazında düğümlendi.
Ada’nın sesi bir fısıltıydı, güçlükle duyuluyordu. “Neden şimdi?”
Bu iki kelime, Kenan’ın içine bir hançer gibi saplandı. Yılların biriken suçluluğu, pişmanlığı bu basit soruda kristalleşmişti. Cevap veremedi. Gözlerini kaçırdı. Ayşe’nin odaya girdiğini hissetti.
“Ada, Kenan Bey tedavi masraflarını karşılayacak. Yurt dışındaki o ilacı getirecekler.” Ayşe’nin sesi buz gibiydi.
Ada’nın bakışları Kenan’a döndü, bu kez ifadesiz değildi. Öfke vardı, acı vardı. “Siz… siz mi ayarlayacaksınız?”
Kenan başını salladı. “Evet, Ada. Her şeyi.”
Ada’nın dudaklarında acı bir tebessüm belirdi. “Beni bıraktığınız gibi mi?”
Kenan’ın gözleri doldu. “Öyle değil, Ada. Lütfen…”
Ada, yorgunlukla gözlerini kapattı. “Yarın gelin isterseniz. Şimdi uyumak istiyorum.”
***
Kenan, hastanedeki koltukta uyuduğu gecelerin ardından, her sabah Ada’nın odasına giriyor, sessizce yanına oturuyordu. Bazen bir kitap okuyor, bazen sadece onu izliyordu. Ada, çoğu zaman tepkisizdi, bazen gözlerini açıp ona anlamsız bakışlar fırlatıyordu. Tedavinin ilk aşamaları başlamış, ilaçlar gelmişti. Umut ışığı belirmişti ama Ada’nın durumu hala ağırdı.
Bir öğleden sonra, Kenan Ada’ya okuduğu çocuk kitabından bir bölümü bitirdiğinde, Ada’nın sesi zayıfça duyuldu. “Bunu bana eskiden okumuştunuz, değil mi?”
Kenan donup kaldı. Kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. “Hatırlıyor musun?”
Ada hafifçe gülümsedi. “Uykumdan önce. Hep aynı masalı okurdunuz. Sonra… Sonra okumayı kestiniz.”
Kenan’ın gözleri doldu. “Özür dilerim Ada. Çok özür dilerim.”
Ada’nın gözleri camdan dışarıya kaydı. “Neden gittiniz?”
Bu soru, Kenan’ın içindeki en derin yarayı açtı. “Ben… Ben aptalca hırsımın peşinden koştum. Zeynep’i, seni… Her şeyi gözüm görmez oldu. Başarı her şey sanıyordum. Ama değilmiş. Sensiz ve Zeynep’siz geçen her gün, hayatımın en boş günüydü.” Sesi titriyordu. “Affedebilecek misin beni?”
Ada cevap vermedi. Yüzünde yorgunluktan çok, derin bir düşünce vardı.
Günler, haftaları kovaladı. Tedavinin olumlu etkileri yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştı. Ada’nın rengi biraz düzeliyor, konuşma isteği artıyordu. Kenan, her gün onunla vakit geçiriyordu. Ona çocukluğunu, Zeynep’i anlatmaya çalışıyordu. Bazen Ada’nın yüzünde beliren küçücük bir gülümseme, Kenan için dünyalara bedeldi.
Bir gün, Ada Kenan’dan elini tutmasını istedi. Kenan’ın parmakları, Ada’nın ince elini nazikçe kavradı. O an, yılların mesafesi, buzdan duvarları erimeye başladı. İkinci bir şans, bir nehir gibi usul usul akmaya başlamıştı hayatlarında.
Ada’nın sağlık durumu giderek iyileşiyordu. Doktorlar, tedavinin beklenen etkiyi gösterdiğini, ancak tam iyileşme sürecinin uzun ve zorlu olacağını belirtmişlerdi. Hastaneden taburcu edileceği gün gelip çattığında, Ayşe de oradaydı. Yüzünde artık eski öfkenin gölgesi değil, minnettar bir yorgunluk vardı.
“Sağ ol Kenan,” dedi Ayşe, sesi yumuşamıştı. “Ada’ya yeniden hayat verdin.”
Kenan, sadece başını salladı. “Onun hayatı, benim de hayatım Ayşe.”
Ada, tekerlekli sandalyede, yorgun ama gülümseyen bir şekilde dışarı çıktı. Kenan, önceden ayarladığı özel araçla onu evine götürecekti. Ayşe, Ada’ya sıkıca sarıldı. “Kendine iyi bak balım. Ben de sık sık geleceğim.”
Ada, Kenan’a döndü. “Ben… ben kendi evime gitmek istiyorum.” Kenan’ın ayarladığı lüks daireyi kastetmiyordu. Zeynep’le yaşadıkları, Ayşe’nin yakınındaki o küçük apartman dairesiydi.
Kenan, Ada’nın isteğine saygı duydu. Onu kendi evine değil, gençliklerinin, Zeynep’in hatıralarıyla dolu o eve bıraktı. Eşyalarını yerleştirmesine yardım etti. Ada’nın odasında, duvarda asılı, küçük bir kızın çizdiği soluk bir resim vardı. Kenan, o resmi Ada’nın çizdiğini hemen hatırladı. Güneşli bir manzara ve ortada duran, babasının elini tutan minik bir kız. Resmin altındaki karalamada “Babam ve ben” yazıyordu. Gözleri doldu. Ada, onu fark etti.
“Bu resmi atmadın mı?” diye sordu Kenan.
Ada hafifçe gülümsedi. “Annem atmama izin vermedi. ‘Belki bir gün baban yeniden geri döner de hatırlar,’ derdi.”
Kenan, Ada’nın gözlerine baktı. O gözlerde, Zeynep’in ruhunu görüyordu. Ada, yatağına oturdu. “Babam… Annem bana hep senden bahsederdi. İyi bir adam olduğunu, sadece çok hırslı olduğunu söylerdi. Bazen kızardım ona, neden seni savunuyordu diye. Ama şimdi… Şimdi anlıyorum.”
Kenan, Ada’nın karşısına oturdu. “Bana anneni anlatır mısın Ada? Onunla geçen yıllarınızı, gülüşünü, her şeyi… Ben çok şeyi kaçırdım.”
Ada, gözleri dolu dolu, gülümsedi. “Siz de bana çocukluğumdan bahsedin. Annem anlatırdı, ama bir de sizden dinlemek isterim. Masallarınızı, komik anılarınızı…”
O an, Kenan anladı. İkinci bir şans, geçmişi silmek demek değildi. Geçmişin parçalarını toplayıp, onlarla yeni bir gelecek inşa etmek demekti. Kırık parçaları birleştirip, aralarından yeni bir nehir akıtmak. Yavaşça, fısıltıyla konuşmaya başladı Kenan. Anlatmaya… Zeynep’i, Ada’yı, kaybolan ama şimdi yeniden canlanan hayatını… Ve bu, onların ilk gerçek başlangıcıydı. İki ayrı kıyıda kalmış baba-kız, şimdi aynı nehrin kıyısında, birbirlerine yeniden uzanan ellerle oturuyorlardı.
