İhanet

Biriktirilen Yalanlar

10 dakikalık okuma · 1888 kelime

Elif, mutfak penceresinden dışarıya, grileşen İstanbul semasına baktı. Karşıdaki apartmanların birbirine geçmiş çatılarından yükselen antenler, şehrin karmaşık ve bitmek bilmeyen yaşamını fısıldar gibiydi. Ellerindeki un, tezgâhın mermerinde beyaz bir bulut gibi dağılmıştı. Bugün, Emre ile evliliklerinin beşinci yıldönümüydü ve o, Emre’nin en sevdiği çikolatalı pastayı yapıyordu. Bu özel günü baş başa, evde kutlamak istemişti; dışarının gürültüsünden, kalabalıktan uzak. Sadece onlar, yaptıkları yemekler ve belki biraz eskiye dair tatlı sohbetler.

Telefonu tezgahın üzerinde titredi. Didem’di. Çocukluk arkadaşı, sırdaşı, bir kız kardeş gibiydi. Telefonu açtı. “N’aber cadı? Yetişti mi pasta?” dedi Didem, her zamanki neşeli sesiyle.

Elif gülümsedi. “Yetişmez mi? Senin tarifinle yapıyorum, biliyorsun Emre bayılır.”

“Bayılır tabii, benim ellerimden çıkmış gibi olacak sonuçta,” diye takıldı Didem. Elif kahkaha attı. Didem’in şakalarına her zaman gülerdi. Özellikle bu son taşınmadan sonra, Emre’nin yeni işi yüzünden geldikleri bu şehirde, ailesi ve diğer arkadaşları uzakta kalınca, Didem’in varlığı ona daha da değerli geliyordu. İşinden dolayı çoğu zaman yalnız hissediyordu Elif. Emre iyi bir adamdı, onu seviyordu, ama son zamanlarda biraz dalgın, biraz da mesafeliydi. Elif bunu Emre’nin yeni işinin stresine veriyordu. Büyük bir holdingde üst düzey bir pozisyona gelmişti ve sorumlulukları artmıştı.

Didem, “Seni aramamın özel bir nedeni var. Şehir dışından kuzenim geldi, biliyorsun çok sevdiğim biridir. Bu akşam onunla yemeğe çıkacağız. Birlikte bir şeyler yiyip içelim mi diye aradım, malum sen yalnızsındır Emre işten gelene kadar,” dedi.

Elif’in yüzündeki gülümseme soldu. “Ah, Didemciğim, ne yazık ki bugün Emre ile yıldönümümüz. O yüzden evde özel bir kutlama yapıyoruz.”

Didem’in sesi biraz bozuldu gibi geldi Elif’e, ama hemen toparladı. “Aaa, öyle mi? Ay canım ya, unuttum ben tamamen! Kusura bakma sakın. Ne kadar güzel! Bol romantik bir akşam dilerim size. Yarın mutlaka ararım detayları öğrenmek için.”

“Sağ ol canım,” dedi Elif. İçten içe Didem’in unutmasına biraz kırılmıştı ama belli etmedi. Didem’in aklı dağınık olabilirdi bazen. Telefonu kapattıktan sonra derin bir nefes aldı. Un kokusu, vanilya ve çikolata, mutfağı sarıp sarmalamıştı. Akşam için hazırladığı mezeler dolaptaydı, ana yemek de neredeyse hazırdı. Mumlar, şarap… Her şey mükemmel olacaktı.

***

Akşam saat yediye gelirken, Emre hala gelmemişti. Elif, üzerindeki bordo ipek elbiseyle salonda bir ileri bir geri yürüyordu. Telefonu elindeydi, Emre’yi arayacaktı ama sonra vazgeçti. Belki de bir sürprizi vardı. Son yarım saattir bir saat öncesinden yola çıktığını söyleyen Emre’nin telefonuna ulaşamaması canını sıkmaya başlamıştı.

Saat sekizi geçerken kapı çaldı. Elif koşarak kapıyı açtı. Emre, yorgun ama gülümseyen bir yüzle karşısında duruyordu. Elinde kırmızı güllerden oluşan kocaman bir buket vardı.

“Geç kaldım, değil mi sevgilim? Çok özür dilerim. Toplantı uzadı, trafik de malum…” dedi Emre.

Elif’in gerginliği bir anda dağıldı. Gülleri alırken kokladı. “Hoş geldin aşkım. Önemli değil, ben de seni bekliyordum.”

Akşam yemeği keyifli geçti. Emre, işinden bahsetti, Elif gününü anlattı. Şarap eşliğinde eski günlerden, ilk tanıştıkları anlardan konuştular. Her şey olması gerektiği gibiydi, hatta daha da iyiydi. Elif, Emre’nin gözlerinde o ilk günkü aşkı hala görüyordu ve bu onu mutlu ediyordu.

Yemekten sonra Emre, “Biraz daha şarap ister misin, bebeğim?” diye sordu.

“Olur,” dedi Elif. “Ben de bir battaniye getireyim, hava serinledi balkonda.”

Emre mutfağa giderken Elif yatak odasına yöneldi. Emre’nin ceketini çıkarıp dolaba asmak için aldı. Ceketin cebine elini attığında, yumuşak bir kumaşa dokundu. Kumaşın içinde küçük, sert bir şey vardı. Merakla cebinden çıkardığında, elinde tuttuğu şeye şaşkınlıkla baktı.

Bu, gümüş rengi, zarif, oval bir madalyondu. Üzerinde ince işlemeler vardı ve ortasında küçük, saydam bir taş parlıyordu. Elif daha önce Emre’de böyle bir madalyon görmemişti. Emre’nin aksesuarlara merakı yoktu, kol saati dışında bir şey takmazdı. Üstelik bu bariz bir kadın madalyonuydu.

Kalbi hızla atmaya başladı. Ne yapacağını bilemedi. Emre’ye mi sormalıydı? Belki de iş arkadaşı bir kadın düşürmüştür, ya da bir hediye almıştır? Ama neden Emre’nin cebinde, üstelik bir kadın madalyonu? Elif’in aklına o an, birkaç hafta önce eve gelen Didem’in bir şaka ile bu madalyonun aynısı olduğunu düşündüğü kolyesini kaybettiğini söylemesi geldi. Didem, o hafta sonu onlarda kalmıştı. Elif’in doğum günü için sürpriz bir ziyaret yapmıştı. Emre’yle de çok iyi anlaşırlardı. Üçü birlikte yemekler yemiş, filmler izlemişlerdi.

Elif madalyonu avucunda sıktı. O kadar küçüktü ki, kolayca kaybolabilirdi. Madalyonu yatağın üzerine koydu, telefonunu aldı ve Didem’in eski fotoğraflarını aramaya başladı. İçini kemiren bir his vardı. Neredeyse beş yıl önce, üniversite mezuniyet balosunda çekilmiş bir fotoğrafında, Didem’in boynunda, bu madalyona çok benzeyen bir kolye vardı. Hatta o zamanlar Elif, “Ne kadar zarif bir parça, sana çok yakışmış,” demişti. Didem de, “Annemin gençliğinden kalma,” diye cevaplamıştı.

Parmakları titreyerek, madalyonun fotoğrafını çekti. Didem’e yolladı. Yanına bir de mesaj ekledi: “Didem, bu sana tanıdık geldi mi?”

Gönder düğmesine bastıktan sonra telefonunu bir kenara fırlattı. Midesinde soğuk bir yumruk hissetti. Emre’nin sesi geldi mutfaktan, “Her şey yolunda mı aşkım?”

Elif aceleyle madalyonu tekrar ceket cebine koydu, sonra ceketi dolaba astı. “Evet, evet, geliyorum!” diye seslendi.

Balkonda Emre’yle şaraplarını yudumlarken, Elif’in aklı madalyondaydı. Emre’nin her zamanki sıcak gülümsemesi, onun şarap dolu kadehine bakarken bile Elif’in içindeki buz dağı erimiyordu. Belki de yanılıyordu. Belki de Didem’in kolyesi değildi. Belki de Emre’nin anlattığı gibi, bir müşteriye aitti.

Telefonu titredi. Didem’den mesaj gelmişti. Elif, Emre’ye çaktırmadan açtı mesajı.

“Aa, evet! Bu benim eski kolyem! Nereden buldun bunu? Annemin yadigarını kaybetmiştim, çok üzülmüştüm.”

Elif’in kanı çekildi. Demek oydu. Demek Didem’indi. Ama Emre’nin cebinde ne işi vardı? Emre’nin, Didem’le bir ilişkisi mi vardı? Beyni bu fikri reddetmek için direniyordu. Didem, onun en iyi arkadaşıydı. Emre, onun kocasıydı. İkisi de onun hayatının en değerli insanlarıydı. Bu olamazdı.

“Emre,” dedi Elif, sesi duyulur derecede titremişti.

Emre döndü, yüzündeki gülümseme yavaşça soldu. “Ne oldu, Elif? Bir sorun mu var?”

Elif, ne soracağını bilemedi. Madalyonu şimdi soramazdı. Kanıtlar, daha somut olmalıydı. Didem’le bu sabahki konuşması aklına geldi. Kuzeniyle buluşacağını söylemişti, oysa kuzeni yoktu. O hafta sonu Didem onlarda kalmıştı. Ne kadar neşeliydi, ne kadar doğal davranıyordu. Elif, Didem’in kendisine ait olduğunu söylediği kolyenin Emre’nin cebinde ne işi olduğunu çözemiyordu.

“Hayır, bir şey yok,” dedi, kendini toparlamaya çalışarak. “Sadece biraz yorgun hissettim birden.”

“Hadi gel, yatalım o zaman,” dedi Emre, Elif’in elini tutarak.

Elif gece boyu uyuyamadı. Zihninde binlerce senaryo dönüyordu. Emre’nin son zamanlardaki dalgınlığı, telefonla uzun konuşmaları, bazen yarıda kesilen aramalar… Hepsini iş yoğunluğuna yormuştu. Didem’in Emre’ye olan sıcaklığı, şakaları… Onu hep bir “kız kardeş” gibi görmüştü. Ama şimdi, o sıcaklıkta farklı bir ton, o şakalarda ima dolu bir anlam mı vardı? Bu düşünce Elif’in midesini bulandırıyordu.

Sabah Emre uyandıktan sonra, Elif duş almak bahanesiyle banyoya gitti. Oradan Didem’i aradı.

Didem’in sesi uykulu ve telaşlı çıktı. “Elif, ne oldu bu saatte?”

“Didem, o kolye… Emre’nin ceket cebindeydi,” dedi Elif, sesi donuktu.

Karşıdan bir sessizlik geldi. Sanki Didem nefes almayı unutmuş gibiydi.

“N-ne? Ne saçmalıyorsun Elif?” diye kekeledi Didem. “Emre’nin cebinde mi? Yok canım, mutlaka bir yanlışlık vardır. Belki başka bir kolyedir, benimki çok eskidi. Benimki kaybolmuştu diyorum sana.”

“Hayır, Didem. Bana fotoğrafını attığım kolye, aynısı. Ve sen az önce bu benim eski kolyemdin dedin. Annemin yadigarını kaybetmiştim dedin. Şimdi ne oldu da başka kolye demeye başladın?” Elif’in sesi giderek yükseliyordu. “Sana yemin ederim, Emre’nin ceket cebinden çıktı. Dün akşam. Evlilik yıldönümümüzde.”

Didem’in sesi bu kez panik doluydu. “Elif, lütfen sakin ol. Ben sana her şeyi açıklayacağım. Bu… bu çok yanlış bir anlaşılma.”

“Anlaşılma mı?” Elif’in gözleri dolmaya başlamıştı. “Senin annenle aranı düzeltmek için günlerce uğraştığımı hatırlıyor musun? Senin üniversitede notların düşmesin diye sana sabahlara kadar ders çalıştırdığımı? Her derdimi, her sırlarımı sana anlattığımı? Hani sen benim kardeşimdin, hani kocamdan sonraki en yakın dostumdun?”

“Elif, biliyorum, biliyorum… Ben… Ben çok pişmanım,” dedi Didem, sesi hıçkırıklarla kesiliyordu. “Bu çok büyük bir hataydı. Ben de kendime inanamıyorum nasıl oldu. Emre… O da çok pişman.”

Elif’in duyduğu bu cümle, beyninde patlayan bir bomba etkisi yarattı. “Emre de mi?” diye fısıldadı. “Demek ikiniz… İkiniz birlikte miydiniz? Ne zamandan beri, Didem?”

Didem hıçkırarak, “Elif, yalvarırım dinle beni. Ben o kadar yalnızdım ki o dönemlerde. İşsiz kalmıştım, ailemle sorunlarım vardı. Emre… O bana destek oldu. Her şey o kadar masum başlamıştı ki…”

Elif, Didem’in sözlerini dinledikçe beyninde şimşekler çakıyordu. “Masum mu? Bu mu masumiyet? Ne zamandan beri diyorum sana, Didem!”

“Ben… Ben sizin evlenmeden önce de Emre ile birlikteydim…”

Bu söz, Elif’in kulaklarında yankılandı. Nefes alamadığını hissetti. Boğazı kurumuştu. Ellerinden telefon düşmek üzereydi. “Ne?”

“Ben sizi tanıştırmadan önce de…” Didem’in sesi titriyordu. “Ben Emre’yle tanışalı yedi yıl oldu Elif. Senden önce de onunla bir ilişkimiz vardı. Sonra siz… Siz tanıştınız ve ben sizin mutluluğunuzu görünce aradan çekildim. Ama o hep içimde bir yerlerdeydi. Ne zaman seni görsem… Sizin mutluluğunuzu görsem… Onu özlüyordum. Sonra o bu şehre taşındı, ben de iş için geldim buraya. İkimiz de çok yalnızdık. Bir hata yaptık, Elif. Bir hata…”

Elif, artık duyamıyordu. Didem’in kelimeleri anlamsız bir uğultuya dönüşmüştü. Yedi yıldır süren bir ihanet miydi bu? Kendisiyle alay mı edilmişti? En iyi arkadaşının, kocasıyla, kendisinin onları tanıştırmasından bile önce bir ilişkisi olmuştu. Ve bu ilişki, evlilikleri boyunca da devam etmişti. Didem, onun evine gelmiş, onun sofrasında oturmuş, onunla birlikte gülmüş ve ağlamıştı. Ve tüm bu zaman boyunca, arkasında, Elif’in bilmediği bir gerçek vardı. Her şey, bir yalandan ibaret miydi? Tüm o anılar, tüm o dostluklar, tüm o aşklar…

Elif, telefonu yüzüne kapattı. Gözyaşları yanaklarından sessizce akıyordu. Aynadaki görüntüsüne baktı. Yorgun, bitkin, tanıyamadığı bir kadın. O kadın, beş yıldır bir yalana sarılarak yaşamıştı. Bir peri masalı sandığı hayatı, bir tiyatro sahnesinden ibaretmiş. Başrolünde o, Emre ve Didem’in olduğu bir tiyatro. Ama oyunun kurallarını, asıl senaryoyu sadece ikisi biliyormuş.

Banyodan çıktı. Yatak odasında Emre, üzerinde bornozuyla oturuyordu. “Elif, iyi misin? Çok uzun sürdü duşun…”

Elif, Emre’ye doğru yürüdü. Yüzünde soğuk, ifadesiz bir maske vardı. Elinde, dün gece ceketinden çıkardığı madalyon duruyordu. Emre’nin gözleri, madalyonu gördüğünde faltaşı gibi açıldı.

“Bunu Didem’e vermeyi unutmuşsun,” dedi Elif, sesi buz gibiydi. “Hatta, ona hediye ettiğin zamandan beri mi diyelim? Yoksa onunla birleştiğin her özel anın bir simgesi mi bu?”

Emre’nin yüzü bembeyaz oldu. “Elif… Ben… Açıklayabilirim.”

“Neyi açıklayacaksın Emre? Didem her şeyi açıkladı zaten. Seninle evlenmeden önce de birlikte olduğunuzu. Hatta seni bana onun tanıştırmadığını. Bu yalanın yedi yıldır sürdüğünü.” Elif’in sesi sakinleşmişti, bu sakinlik Emre’yi daha da korkuttu. “Benim en yakın arkadaşımın, kocamın sevgilisi olduğunu. Yıllardır. Gözümün içine bakarak, bana yalan söyleyerek.”

Emre dizlerinin üzerine çöktü. “Elif, lütfen! Yalvarırım bana inan. Bu büyük bir hataydı. Pişmanım. Delirdim. Onu sevmiyorum. Seni seviyorum Elif. Sadece seni!”

Elif, ona bakmadı bile. Odadaki tüm eşyalara, tüm anılara, tüm yaşanmışlıklara baktı. Hepsi koca bir yalanın parçasıydı. Gözlerinde ne öfke vardı, ne de hıçkırık. Sadece uçsuz bucaksız bir boşluk.

“Seni mi seviyorsun?” diye fısıldadı Elif, odaya yayılan kırık cam sesleri gibi. “Sevmek bu mu senin için? Sevmek bu mudur?”

Elif, yavaşça dolabına yürüdü. Birkaç parça kıyafet, önemli gördüğü birkaç eşyayı küçük bir seyahat çantasına doldurdu. Emre, çaresizce ona bakıyor, Elif’in omuzlarından tutup onu durdurmaya çalışıyordu.

“Nereye gidiyorsun Elif? Lütfen yapma! Beni bırakma!”

Elif, Emre’ye doğru döndü. Gözlerinin içine baktı. “Artık nereye gideceğimi bile bilmiyorum Emre. Yedi yıldır bir yalanın içinde yaşamışım ben. Her şey, her an, her kelime yeniden sorgulanacak. Nasıl bakacağım bundan sonra insanlara? Nasıl güveneceğim?”

Çantasını kapattı. Kapıya doğru yürüdü. Emre’nin yakarışları boşlukta yankılanıyordu. Evden çıktığında, kapıyı sessizce arkasından kapattı. Asansöre bindi. Aynadaki görüntüsüne bir kez daha baktı. Gözlerinde o tanıdık kadın yerine, sadece yara bere içinde, ama aynı zamanda yeni bir başlangıcın eşiğinde duran, kim olduğunu yeniden keşfetmek zorunda olan bir yabancı vardı.

Sokağa çıktığında, şehrin gürültüsü onu sarıp sarmaladı. Nereye gidecekti? Ne yapacaktı? Bilmiyordu. Ama tek bildiği bir şey vardı: Bir daha asla, biriktirilmiş yalanların üzerine kurulu bir hayat yaşayamayacaktı. Her şeyi geride bırakacaktı. Evini, evliliğini, dostluğunu, anılarını… Hepsini. Adımları, belirsiz bir geleceğe doğru atılıyordu, ama ilk kez kendisi için atılıyordu. Belki de bu, en büyük ihanetin getirdiği tek özgürlüktü.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top