aile dramı

GİZLİ MAVİ

8 dakikalık okuma · 1340 kelime

Elif, parmaklarının ucunda biriken toz taneciklerini izlerken, hayatının da aynı toz gibi yavaşça dağıldığını hissetti. Otuzlu yaşlarının ortasındaydı. Başarılı bir mimardı, Can gibi çalışkan ve iyi bir eşi, Emre gibi pırıl pırıl bir oğlu vardı. Dışarıdan bakıldığında her şey mükemmeldi, tablo gibi. Ama Elif’in ruhu, o tablonun donuk renklerinin ardında bir fısıltı gibi kayboluyordu. Can, işine adanmış, pratik zekalı, iyi niyetli bir adamdı. Onu seviyordu, biliyordu, ama bu sevgi, uzun süredir içindeki o derin, karmaşık boşluğu dolduramıyordu. Hayatları, hesaplı bir rutin içinde akıyordu: iş, ev, oğul, haftalık aile yemekleri. Konuşmalar hep günlük meseleler üzerindeydi; fiyatlar, okul taksitleri, araba bakımı… Elif’in ruhunun derinliklerindeki felsefi sorgulamaları, sanat üzerine hayranlıkları, birikmiş cümleleri hep havada asılı kalıyordu, karşılığını bulamıyordu. Can bu tür konulara ya anlam veremiyor ya da pratik bulmuyordu. “Ne gerek var şimdi bunları düşünmeye Elif? Hayat yeterince karmaşık zaten.” derdi. Bu cümle, Elif’in içindeki ışığı bir fırtınanın ardından sönen mum gibi söndürüyordu.

Bir akşam, şehrin kültür sanat etkinliklerini takip ettiği bir blogda, genç ve yetenekli bir yazarın yeni kitabının tanıtım söyleşisini gördü. Demir Aksoy. Adı tanıdık gelmişti, belki bir dergide görmüştü. Konu, varoluşsal yalnızlık ve modern insanın aidiyet arayışıydı. Elif’in içindeki o uzun süredir susturulmuş ses, aniden yankılanmaya başladı. Can’a söylemeden, oğlunu da anneannesine bırakıp, o söyleşiye gitti. Salon, beklenenden daha kalabalıktı. Demir, sahnedeki kürsüde durmuş, sakin ama etkileyici bir sesle konuşuyordu. Gözleri salondaki kalabalıkta gezinirken, bir an Elif’in gözleriyle buluştu. Kısa, anlık bir bakışmaydı ama Elif’in içinde uzun süredir uyuyan bir şeyin uyandığını hissetti.

Söyleşi bittikten sonra kitap imzalama sırasına girdi. Demir, yorgun ama nazik bir tebessümle imza atarken, Elif’e döndü. “Kitabı okudunuz mu?” diye sordu. Elif başını salladı. “Henüz değil. Ama söyledikleriniz… çok etkilendim.” Demir gülümsedi. “Umarım beğenirsiniz. Biraz ağırdır ama hayatın kendisi de ağır değil mi?” O an, Elif’in içindeki boşluk, sanki küçük bir nefes alışı kadar olsun hafifledi. Adını sordu, Elif de kendi adını söyledi. Demir, kitabın ilk sayfasına “Elif’e, kayıp renkleri bulması dileğiyle…” yazıp imzaladı. “Gizli bir mavi var hepimizin içinde,” dedi gözlerinin içine bakarak. “Bazen onu görmeyi unuturuz.”

O günden sonra Elif, Demir’in kitabını okumaya başladı. Her satırında kendi düşüncelerini, kendi hislerini buluyordu. Demir’in kelimeleri, Elif’in ruhunun bir aynası gibiydi. Blog yazısına yorumlar bırakmaya başladı, Demir de cevap veriyordu. Kısa, entelektüel paslaşmalar. Zamanla yorumlar e-postaya, e-postalar da uzun, kişisel mektuplara dönüştü. İkisi de, evliliklerinin kendilerine yaşattığı o görünmez yalnızlıktan bahsediyorlardı. Demir de, Elif gibi, dışarıdan bakıldığında kusursuz bir hayatı olan bir adamdı. Üniversitede profesördü, eşi Aylin, sosyal çevresi geniş, zarif bir kadındı. Ama Demir’in sözleriyle, “Aylin hayatı bir roman gibi yaşarken, ben sadece bir dipnot gibi hissediyorum.”

Bir gün Demir, Elif’e bir kahve içmeyi teklif etti. “Sadece konuşmak için. Düşüncelerimize bir ses vermek için.” Elif tereddüt etti. Can’a ne söyleyecekti? Ama içindeki o fısıltı, o gizli mavi onu durdurmuyordu. “Toplantım var, geç kalacağım.” dedi Can’a. İlk yalanıydı. İlk kahve, saatlerce süren bir sohbete dönüştü. Parkta oturdular, kitapçılarda kayboldular, şehrin kuytu sokaklarında yürüdüler. İlk kez, biri onu gerçekten anlıyordu. İlk kez, ruhunun çıplaklığını bir başkasının önünde serebiliyordu. Kahveler, öğle yemeklerine, öğle yemekleri de gizli akşam yemeklerine dönüştü. “Ne yapıyoruz biz?” diye sordu Elif bir akşam. “Kaybolmuş ruhlar birbirini buldu sadece,” dedi Demir, elini Elif’in elinin üzerine koyarak. O dokunuş, Elif’in bedeninde yayılan bir ateş gibiydi.

İlişkileri, bir kar topu gibi büyüdü. Gizli randevular, çalınmış öpücükler, fısıltılarla dolu telefon görüşmeleri. Her yeni buluşma, bir öncekinden daha cüretkar, daha ateşliydi. Elif, Can’a iş toplantıları, arkadaş ziyaretleri, hatta gönüllü çalışmalar gibi bahaneler uyduruyordu. Her yalan, dilinin ucunda acı bir tat bırakıyordu ama Demir’le geçirdiği her an, bu acıyı unutturuyordu. Demir’le birlikteyken, hayatı sadece siyah ve beyazdan ibaret değildi artık. Rengarenkti, canlıydı, nefes alıyordu. Ama bu renklerin bedeli büyüktü. Oğluna sarıldığında hissettiği suçluluk, Can’ın yorgun ama güven dolu bakışları, Elif’in yüreğine bir hançer gibi saplanıyordu.

Bir gece, Demir ve Elif, şehrin dışındaki küçük, gizli bir otelde buluştular. Pencerelerden görünen şehrin ışıkları, onların gizli dünyasına tanıklık ediyordu. O gece, yıllardır uykuda olan tüm arzular, tüm tutkular uyanmıştı. Elif, Demir’in kollarında kendini ilk kez tamamen hissettiğini, var olduğunu hissetti. “Sen benim gizli mavimsin,” diye fısıldadı Demir, Elif’in saçlarını okşarken. “Beni tekrar görmeyi öğrettin.” Elif’in gözlerinden yaşlar süzüldü. Mutluluk ve acının, umut ve korkunun iç içe geçtiği gözyaşlarıydı bunlar.

Fakat gizli sırlar, sonsuza dek gizli kalamazdı. Bir Pazar sabahı, Can ve Emre kahvaltı ederken, Elif duş almak için banyoya gitmişti. Tableti mutfak masasında, açık kalmıştı. Can, haberlere bakmak için tableti eline aldığında, Elif’in e-postalarını gördü. Merakla açtı. Demir’den gelen son e-posta, tüm hayatlarını altüst eden bir fırtınanın başlangıcıydı. Kısa, ama imalarla dolu bir metindi: “Dün gece hayatımın en güzel gecesiydi Elif. Gözlerin, ellerin… Seni özlüyorum. Bu gizli mavi, tüm renkleri soluk bırakıyor yanımda. Ne zaman seni yeniden göreceğim?” Can, okudukça beynine kan hücum ettiğini hissetti. Yüzü mosmor kesildi, elleri titremeye başladı. Gözleri tablete kilitlenmişken, banyodan çıkan Elif’i fark etmedi bile.

Elif, Can’ın solgun yüzünü, kaskatı kesilmiş omuzlarını görünce, bir anlığına nefesinin kesildiğini hissetti. Tabletin ekranındaki e-postayı gördüğünde, dünya sanki ayaklarının altından kaydı. Sessizlik, odanın duvarlarını yırtan bir çığlık gibiydi. Can, yavaşça başını kaldırdı, gözlerindeki ifade, Elif’in daha önce hiç görmediği bir acı ve öfke karışımıydı. “Bu ne demek Elif?” sesi boğuk, titrek bir fısıltı gibiydi. “Bana bunu nasıl yaparsın?”

Elif’in boğazı düğümlendi. Savunacak hiçbir şeyi yoktu. Yalan söyleyemezdi, Can’ın gözlerindeki kırgınlık, buna izin vermezdi. “Can…” diyebildi sadece. “Ben…” Can ayağa kalktı, sandalyeyi gürültüyle devirerek. Emre, duyduğu sese uyanmış, odasından çıkmış, koridorda durmuş, korku dolu gözlerle anne ve babasına bakıyordu. Elif, oğlunu görünce yüreğinin sızladığını hissetti. Tüm bu gizli maviler, tüm bu tutku, küçük bir çocuğun masumiyetini parçalayabilirdi.

“Her şey yalanmış,” dedi Can, sesi yükselmeye başlamıştı. “Bizim hayatımız, ailemiz, aşkımız… Hepsi bir yalanmış.” Elif, gözleri dolu dolu, Can’a doğru bir adım attı. “Hayır, Can. Hayır öyle değil. Sen, Emre… Siz benim hayatımsınız. Ama ben… ben kendimi kaybetmiştim.” “Kendini kaybetmek mi?” Can acı bir kahkaha attı. “Sen kendini bulurken, beni ve oğlunu kaybetmeye mi karar verdin?” Emre’nin ağlamaya başlamasıyla Elif’in kalbi paramparça oldu. Koşarak oğluna sarıldı. “Annem, babam neden kavga ediyor?” diye hıçkırıyordu Emre.

O gün, Elif ve Can’ın evliliği, kırılan bir cam gibi paramparça oldu. Can, Elif’ten Demir’le olan ilişkisini bitirmesini ve ona bir daha yaklaşmamasını istedi. “Ya o, ya biz,” dedi kesin bir dille. Elif’in dünyası başına yıkılmıştı. Demir’i aradı, ağlayarak her şeyi anlattı. Demir de aynı karmaşanın içindeydi. Aylin, onun da mesajlarını bulmuş, evde kıyamet kopmuştu. Aylin, çocukları olmamasına rağmen, Demir’i tüm hayatını yıkmakla tehdit etmişti.

Demir ve Elif, bir kafede son bir kez buluştu. Yüzleri yorgun, gözleri uykusuzluktan kızarmıştı. “Ne yapacağız Elif?” diye sordu Demir. “Artık bir seçenek kalmadı. Her şey ortaya çıktı.” Elif’in kalbi, bir savaş alanına dönmüştü. Bir yanda Demir’e duyduğu o derin, yakıcı aşk, diğer yanda Can’a karşı duyduğu sorumluluk ve en önemlisi, Emre’ye olan anne sevgisi vardı. “Emre…” dedi Elif, sesi titreyerek. “Ona bunu yapamam Demir. O masum. Benim hatalarım yüzünden onun dünyasını paramparça edemem.”

Demir’in gözlerinde bir hüzün belirdi. Elif’in ellerini tuttu. “Biliyorum. Ben de seni anlamaya çalışıyorum. Ama biz… biz birbirimizi bulmuşken, şimdi kayıp mı olacağız yine?” Elif’in gözünden tek bir damla yaş süzüldü. “Benim için tek bir yol var Demir. Benim oğlum var. Can belki beni affetmez ama Emre’nin annesine ihtiyacı var. Tüm bu enkazın altında o kalmamalı.”

Demir, bir an durdu, derin bir nefes aldı. “Bunu benden isteme Elif. Ben sana bir hayat sunmak istedim. Gerçek bir hayat.” Elif başını iki yana salladı. “Biliyorum. Ve bu hayatı düşündükçe ruhum kanatlanıyordu. Ama bu hayat, başka hayatları ezip geçerek kurulamazdı.”

Demir, Elif’in ellerini sıktı, sonra yavaşça bıraktı. Gözlerinde derin bir boşluk vardı. “Anlıyorum…” dedi fısıltıyla. “O gizli mavi, benim için de artık sadece bir hatıra olacak.” Ayağa kalktı, Elif’e son bir kez baktı, gözleri veda ediyordu. Elif’in boğazı düğümlendi. “Gitme…” diyemedi. Gitmeliydi. İkisi de gitmeliydi.

Demir, kapıya doğru yürüdü ve arkasına bakmadan çıktı. Elif, masada öylece oturmuş, avuçlarını açıp parmaklarının arasına bakıyordu. Gözlerinde, Can’ın e-postayı okuduğu günkü o toz taneleri vardı. Sadece bu kez, dağılan hayatı değil, kendi kalbini, kendi gizli mavisini hissediyordu. Bu mavi, artık ona neşe değil, sonsuz bir acı veriyordu. Vazgeçtiği aşk, onun için bir ömür boyu taşıyacağı, derin bir yara izi olacaktı. Hayatına geri dönecekti, oğlu için. Ama o Elif asla eskisi gibi olmayacaktı. İçindeki o gizli mavi, artık onunla beraber ölmüştü.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top